Berlin Anıları/Erinnerungen an Berlin


Bu yazı hiç böyle bir amaçları olmasa da Ankara Üniversitesi AB Eğitim Programları Koordinatörlüğü’nün (Erasmus Ofisi) katkı ve yardımları sayesinde yazılmıştır.

2017 senesinde altı ay Berlin’de kaldım (eşim üç ay benimle kalabildi). Ekim’de Türkiye’ye döndükten sonra karşılaştığım tanıdıklar orada kaldığım süre boyunca ne yaptığımı, misal tez konum hakkında çalışıp çalışmadığımı, Almancamı geliştirip geliştirmediğimi, orayı sevip sevmediğimi, Berlin dışında başka yerlere seyahat edip etmediğimi sormuşlardı. Ben de herkes kadar bu tarz sohbetlerin formalite kurallarını az çok bildiğim için soruyu gerçekten yanıtlamayan, nazik bir geçiştirme jestini yakama iliştirmiş, karnımda “Garp illerinde vaktini beklentileri karşılayacak kadar verimli geçirmemiş olmanın mahcubiyeti” kaynaklı hafif bir rahatsızlık hissinin eşliğinde, her seferinde farklı yanıtlar veriyordum:

-zaten süre kısaydı, biz de neredeyse tüm vaktimizi Berlin’i gezip tanımaya ayırdık;
– kütüphanede tezimle ilgili epey araştırma yaptım;
-aslında bizim için de tatil gibi oldu;
İngilizcem gelişsin diye Akdeniz tarihi üzerine bir dersi gayriresmî takip ettim (danke schön Dr. Felicita Tramontana!);

Söylediklerimden sonra çoğunlukla “ikna olmamışlığı” imleyen (anlamı olan, bir şey diyen, göz ardı/kulak arkası edilmemesi gereken, neye bedeutet (Herr Frege) veya denote ettiğinin (Lord Russell) soruşturulması elzem) bir sessizliğin hasıl olduğunu anımsıyorum. Aşırı-yoruma pek lüzum yok, bu sessizlikler (çoğul kullanım uygun mudur “sessizlik” için?) argümanlarımın saf metafiziksel içeriğe sahip olmasından, yukarıda andığım arkadaşlarımın ise istisnasız hepsinin aman vermez birer Wittgenstein’cı olmalarından ziyade sanırım bir nevi hayal kırıklığının göstergesiydi (işte yine tebelleş oldu o baş belası anlamlandırma, signification edimi).

Aslında
Berlin’de epey şey gördüm, gözlemledim, öğrendim, deneyimledim (Erlebnis mi diyor Almanlar?) ama bunlar pek öyle herkesin merak edeceği şeyler değil. Olsun, kendi kendime mırıldanmamın kimseye zararı olmaz, öyle değil mi?

Başkalarının acısına bakmak. Eşimle gündüzleri şehri gezerken geceleri bir ay boyunca yabancı bir ülkede evsiz kalma korkusu yaşadım (yaşadık, ikimiz de birbirimize mümkün olduğunca çaktırmamaya çalışarak). Her gün sokakta kalma korkusunu pasaportumuzun arasına koyup bir yandan da bir aylığına kalacak bir yer bulabildiğimiz ilk semt olan Schöneberg’i tanımaya çalışırken her yerde Nazi döneminde (dritten Reich) Yahudilere uygulanan yasakların yazılı olduğu tabelalar gördük, çok şaşırmıştık: “Yahudiler akşam saat 8’den (yazları saat 9’dan) sonra konutlarını terk edemez” (Juden dürfen nach 8 Uhr abends [im Sommer 9 Uhr] ihre Wohnungen nicht mehr verlassen), “Yahudiler bundan böyle kitap satın alamaz” (Juden dürfen keine Bücher mehr kaufen), “Yahudiler bundan böyle evcil hayvan bakamaz” (Juden dürfen keine Haustiere mehr halten), “Altı yaşından büyük her Yahudi, üzerinde ‘Yahudi’ yazan sarı yıldız takmak zorundadır” (Alle Juden, die älter als 6 Jahre sind, müssen den gelben Stern mit der Aufschrift ‘Jude’ tragen)… Dedim ya, başımızda çok “dert” vardı, zamanında bunun Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları, hatta “Yahudi İsviçresi” olarak adlandırılmış bu nezih semtin tümüne yayılmış, sanatsal bir açık hava enstalasyonu olarak sunulmuş bir anıt, (dikkat, kafiye!) bir ağıt olduğunu çok sonradan, nihayet başımızı sokacak bir yer bulduktan sonra araştırınca öğrenecektik. Evde huzursuzluk iyi bir şey değil…

Çekirge bir sıçrar iki sıçrar… Karşılama töreni henüz sona ermemişti: Sonraki günlerde keşif turlarımıza devam ederken bu kez bir binanın önündeki kaldırımda, birinin üzerinde şunların yazılı olduğu iki sarı plakaya rastladık: “Hier wohnte, Gertrude Kolmar, Geb. Chodziesner, JG. 1894, Deportiert 1943, Ermordet in Auschwitz”. Eve dönünce hemen google’dan baktım. Tesadüf bu ya, ünlü bir şairmiş, üstelik Walter Benjamin’in de kuzeniymiş![1] Herhalde dedik, zavallı kadın biraz tanınmış biri olduğundan dedik, bir zamanlar yaşadığı evin önüne anı olarak koyuldu bu “tökezleme taşları” dedik; meğer böyle adlandırılıyorlarmış (Stolperstein). Bu taşların dolaştığımız her yerde karşımıza bu kadar sık çıkmalarından şüphelenecek, Schöneberg’i, Berlin’i, Almanya’yı geçtim, Avrupa’nın her yerinde, toplama kamplarına götürülüp oralarda katledilmiş her Yahudi’nin anısına binlercesinin kaldırımlarda, zorla sökülüp götürüldükleri son adreslerinin önünde çakılı olduğunu öğrenecektik (sabit ikametgâh adresleri olmadığı için aynı kamplarda katledilmiş ama pek anılmayan “göçebe” Çingenelerin adına bu pirinç plakalardan çakılacak “yer” bulunamamış olması ihtimali aklıma geldi, nitekim yetkililerin de praktischen vernunft’una gelmiş olmalı ki onlar için ünlü Tiergarten sınırları içinde bir anıt yapmışlar, onu da gördük (hay bin kunduz, parkın adına bakınca bu bir tesadüf mü, yoksa (yine!) anlamlı bir lapsus mu? Düşün dur şimdi).

O halde dünya-tarihsel bir soru: Antik Yunancada skandalon “tökezlemek” anlamına gelir (Rene Girard, Günah Keçisi). Yahudi soykırımı Avrupalıların dünya-tarihsel yürüyüşlerindeki pek çok “skandal”dan sadece biri miydi, yoksa bu hadisenin sonucunda artık doğrulamayacakları biçimde yüzükoyun yere mi kapaklandılar?

O halde bir cevap: Elias Canetti’ye göre gamalı haç (Swastika) sembolü hem sözcük hem de gösterge olarak ikili bir etkiye sahiptir: Öncelikle sanki çarmıha germek iyi bir şeymiş gibi Hıristiyan haçının bütün zalim ve kana susamış unsurlarını soğurmuştur. Sözcüğün Almancası olan Hakenkreuz’un ilk kısmı olan haken ise erkek çocukların “çelme takmak” için kullandığı hakenstellen sözcüğünü çağrıştırır, böylelikle pek çok insanın düşeceği kehanetinde bulunur (Ah sayın Edirneli Canetti, lisan bilmek ne güzel şey).[2] Diyebilirim ki işlevleri esasen aynı olan bu tökezletme taşları alttan altta gamalı haçın zalimce simgelediği şeyleri hatırlatmaya devam ederek bir yanıyla da onun karşıt-sembolüne dönüşmüştür. Biraz sınır ihlali yapmak istiyorum: Peki, bu tökezletici taşları, Hegelci Aufhebung’da olduğu gibi, karşıtını içerip aşmış bir kavram olarak da düşünebilir miyiz? Yanıt yine bir soruya nasıl dönüştü, bilmiyorum. Hegelci diyalektiğin cilvesi deyip geçiyorum.

Taşındığımız ikinci dairede (Adres: Chodowiecki Strasse/Prenzlauer Berg, bombalarla dümdüz edilmiş güya yedi tepeli Berlin!) detektif romanları yazan bir yazarımıza ait bir koli dolusu kitap bulduk. Daha önce hep niyetlenmeme rağmen olmamıştı; kutsal Germania topraklarında kısmetmiş ki Thomas Bernhard’ı ilk kez soğuk ve kasvetli bir akşamüstünde, yamulmuş ve ileriki günlerde bizi de yamultacak bir yatağa uzanır haldeyken okudum. Avusturyo-Alman kültürünün bu aksi, hasta, huzursuz yazarına epey yaraşır bir okuma deneyimiydi.

Müze ziyareti. Pergamon Museum’un üst katında o muhteşem Halep Odası’nı gördük. Halep tam da o günlerde bombalarla dümdüz edilmiş olabilir, emin değilim. İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri. Şen→Gaya→Gaya Scienza→Friedrich Nietzsche→Bengi Dönüş→1945→ 2017.

Evrak işleri. Gurbette Türk’ün yüzünü yere indirmemeliydim, ben de belediye binasında ikamet kaydımızı yaptırabilmek için bir gün önceden kafamda basit Almanca cümleler hazırladım (“Guten Morgen, wir sind hier für Anmeldung”), memure hanım çabamdan dolayı gülümseyip bize oldukça yardımsever yaklaştı. Yok, şefkatle Schwarzkopf’umu okşamadı, geh nicht zu weit!

Nerede ne yenir? Bu kısıtlı süre zarfında çok iyi Almanca öğrenemesem de tıka basa et ve fosfat dolu döneri içindekileri döküp saçmadan nasıl kapatıp yiyeceğimi öğrendim. Temelde iki sos seçeneği var, sorarlarsa bizim gibi saf saf bakmayın yüzlerine: acı (Kürt?), yoğurt-sarımsak (Türk?), ha bir de falafel yapan kimi orientalisch restoranlarda (Arap? Sudan? boşverin, afrika işte) fıstık. İpucu: Sipariş verirken sorulan her soruya alles deyip kurtulun, kein Rassismus.

Üniversitenin düzenlediği oryantasyon toplantısında görevliler biz değişim öğrencilerine üniversitelerini tanıtıp gezdirirken bir Çinli öğrenciyle tanıştım. Ayaküstü laflarken Hegel, Schelling vs. çalıştığını söyleyen bu arkadaşa muhabbet olsun diye Zizek’ten bahsettim. Adını hiç duymamış, şaşırdım, ismi cep telefonuna not etmesine yardım ettim. Metroların kapısı kapanırken anons edilen “zurück bleiben, bitte” uyarısını ise kendi başıma anlamayı başarmıştım. Yabancının Fenomenolojisi 101: yabancı, uyarılara karşı hassastır, çoğu zaman tedirgin bir ruh hali içindedir ve dikkat çekmez istemez, sanki başarabilirmiş gibi… Şibbolet evladım, şibbolet

Arbeit macht frei. Almancamı geliştirmek için kursa gitmek yerine kendi başıma çalışmaya karar verdim, bugün Friedrich Dürrenmatt’ın Die Physiker’inin ilk üç sayfasını sizin için sözlüksüz çevirebilirim (iki ciltlik komedilerini üç Euro’ya düşürdüm, şimdi kitaplığımızda ara sıra selamlaşıyoruz). Türkiye’den üç arkadaşım birkaç günlüğüne beni ziyarete geldiğinde Varyemez Amca’nın Alman dilindeki bir çizgi romanıyla cebelleşiyor olduğum da vakidir. Entelektüel yolculuğum vaktizamanında çizgi romanlarla başlamıştı zaten: Başlangıcım sonumdur.

Sachsenhausen Toplama Kampı’nı görmeye gittik. Etrafında, adeta dibinde öyle güzel villalar vardı ki, havada bir mezar.

Tam da vizesi sona erdiği için eşimi Schönefeld Havalimanı’ndan Türkiye’ye uğurladığım gün az kalsın büyük bir fırtınaya yakalanıyorduk. Ertesi gün tüm şehirde gündelik hayat sekteye uğratacak olan fırtına ben eve kendimi atar atmaz şiddetlenmişti. Bir yandan gözüm flightradar’da, sabaha kadar yan dairedeki küçük çocuğu ağlatan, beni yerimden zıplatan (yoksa tersi miydi?) gök gürültülerini dinlerken Sturm und Drang’ın neden orada ortaya çıktığını, hem de hakkında hiçbir şey okumamışken iliklerime kadar anladım. Korku da öğretici olabiliyor. O halde biraz psikososyoloji: Ya Blitzkrieg? “Bu gibi öyküler her ikisi de üstün bir gök-tanrıya inanan ve iktidara yönelik kuvvetli duygular beslemiş halklar olan Romalılar ve Moğollar arasında özellikle yaygındı. Bu halklar yıldırımı doğaüstü bir emir, çarptığı yeri de çarpmaya niyet ettiği yer olarak düşünürlerdi. Yıldırım bir krala çarpmışsa, bu kraldan da kudretli bir yöneticinin eseriydi. Yıldırım cezalandırmanın en hızlı, en ani ve aynı zamanda en açık biçimiydi”. [3] Buradan Hz. Muhammed’in Mi’rac’ına eşlik eden atı Burak, Bârika (Arapça “şimşek”-bârika-i hakikat müsâdeme-i efkârdan çıkar), Bereket, Obamagillerden Barack, şimşeğin toprağa azot-nitrojen vermesi (N), azot döngüsü (N-cycle), azotun doğadaki bereket ve canlılığın kaynağı olmasıyla ilgili bağlantılar şebekesine burada herhangi bir yeri olmadığı için girmiyorum.

Biraz da sosyoloji: Bisiklet yolundan yürümemeyi, dahası en tepesinde bisikletliler olmak üzere Berlin’deki toplumsal hiyerarşi ters-piramidinin yukarıdan aşağı sırasıyla bebek arabası sürenler, yayalar, en altta da “dalit” araba sahipleri yer alacak biçimde kurulduğunu öğrendik (her ne kadar Frankfurter Horkheimer insanlığın ulaşabileceği en üstün aşamanın Amerikan sisteminin az çok yontulmuş bir versiyonu olacağına inansa da benim nazarımda uygarlığın bundan böyle alıp alabileceği en iyi biçim budur: Eine Kultur ohne Karbon, bitte). Berliner Hegel de “American” kelimesinin ilk harfi olmaktan çok çok evvel dilin ve alfabelerin ilk göz ağrısı olan öküz başlı Fenikeli “A”, Mısır piramidinin biçimi ve metafizik hiyerarşi fikri arasındaki ilişkileri gayet güzel anlatır. Size doların üzerindeki, tepesinde bir göz taşıyan piramit ile ABD elitleri arasındaki gizemli ilişkilere dair teorilerimden daha önce bahsetmiş miydim?

Hiç düşünüp ibret almayacak mısınız? II. Dünya Savaşı’nın sonunda ağır bombardıman koşullarında bile Berlin’de posta teşkilatının nasıl işlediğini merhum Bizantolog Semavi Eyice’nin bir televizyon programında anlattığı anılarından kulaktan dolma dinlemiştik ama esas oraya gidince gerçeğe, postanın Almanların hayatında ne kadar önemli olduğuna birinci elden tanık olduk (bir keresinde evde olmayan kapı komşularımın postasını teslim aldım, kendi postamızı ise mahallenin bir ucundaki Nachbarn restauranttan teslim almıştık, şimdi teslimat sistemini anlatmayayım, ha bir de 2017 yılında Berlin’de bir faks dükkanından faks gönderdim). Lacan’ın mecazını düz anlamına iade edersek, orada “her mektup mutlaka alıcısına ulaşır”. Althusser’in bilmediği şey buydu –halbuki nasıl bilmez, savaşta Almanlara esir düşüp esir kampına götürülürken üzerine ailesinin adresini yazdığı mektupları bizzat kendisi trenden bilinmezliğe fırlatmamış mıydı “lütfen üstünde yazan adrese ulaştırın” notuyla? Hoş, Türkiye’ye gönderdiğimiz altı kartpostaldan ikisi ulaşmadı alıcısına; matkaba, alçıya ve betona andolsun ki Ernst Reuter’e rağmen şehirleşmeyi, adres kalıcılığını becerememiş ve korkarım daha uzun süre beceremeyecek bir ülkede bu oran (%66,666666…) elbette başarıdır. Bunda da düşünüp ibret alacaklar için elbette büyük bir ders vardır.

Hegel’in mezarının başında dua ettim (hazır şaka olsun diye fotoğraf çektirmek için zaten ellerimi açmıştım, haklı olarak soracaksınız, peki o zaman şaka nerede? Sizi Gregory Bateson’un hayvanlarda oyunbaz jest ile gerçek kavga arasındaki asgari farkın yarattığı paradoksal mesafeden bahseden “A Theory of Play and Fantasy” [1955] yazısını okumaya davet ediyorum). Fichte’ninkiyle yalnızca fotoğraf çektirdim (sürekli “Ich, Ich” dediği için kendimce intikam mı almıştım? Mümkündür). Brecht’in mezarının yanı başına oturduk (Berliner Ensemble önündeki heykeliyle de diz dize oturduk, fotoğrafımız var), hemen yanı başındaki karısınınkine hüzünle baktık. Sorması ayıp, “Dorothy” Elisabeth Hauptmann nerede gömülü? Nasıl da zor oluyor tam da gözünün önündekini görmek.

Biz Heybeli’de Her Gece. Unter den Linden’de sahiden ıhlamur kokuları altında yürüdük (biraz zorlarsam Auschwitz kurbanı Kurt Grelling’in autological sıfatına bir örnek teşkil eder mi? Bkz. “The logical paradoxes”, Mind, 45, 1936). Bebelplatz’da Nazilerin M.S. 1933’te kitap yaktığı yeri gördük (şalom sana Heinrich Heine). Hemen iki adım ötedeki Humboldt Universität zu Berlin önündeki tezgahlardan kitap satın aldık (ironiyi beğendim).

Göstergenin keyfiliği. Prenzlauer Berg’de kendisine oldukça yakın bir evde yaşadığımız için heybetli bir Lenin heykeline her gün gidip gelirken selam verdik (inanmayanlar internetten bakabilir, altında “Ernst Thalmann” yazdığı için Sovyetler Birliği izlerini kaldırmaktan sorumlu olanların gözünden kaçmış olmalı. Nedense aklıma Rene Magritte’in “Düşlerin Anahtarı” tablosu geldi ). [4]

Yurdavarış. Hısımlara. [5] Çöplerimizi geri dönüşüm için nasıl ayıracağımızı, her binanın yanındaki ayrı renkte kutulara türüne göre nasıl atacağımızı, satın aldığımız, gerekse yollardan topladığımız (biraz utanıyorduk ama daha çok eğleniyorduk) içecek şişelerinin depozitolarının nasıl geri alacağımızı öğrendik. Ne sandınız, wir sind Berliner! (bir keresinde makinelerden birisini bozduk, e barbar Türken ne yapar!) Gezmek için üç günlüğüne Prag’a gittik (merhum Umberto Eco’nun en sevdiği şehirlerden biridir), çok eğlenmemize rağmen dönüşte resmen evimizi özlemiştik. Sahiden Deutschland, über alles’miş(!)

Alman yas oyunları. Susan Sontag aktarıyor: Walter Benjamin Alman Trauerspiel’inin Kökenleri’nde Barok oyun yazarlarının kronolojik hareketi uzamsal bir imge içinde kavradığını söyler. “Tarih dekorla kaynaşmıştır”. Benjamin de Berlin’de geçen çocukluğunu anlattığı yazılarında yaşamını Berlin şehrinin dekoruyla kaynaştırır, kayıp zamanı belirli uzamsal imgelerle raptiyelemeye çalışır. [6] Benzer bir şey deneyimledim. Prenzlauer Berg’de çok hoş bir Wasserturm (Su Kulesi) var. Ara sıra oraya giderdim, güzel bir çimenlik alanı var. İnsanlar okumaya, hava almaya, köpeklerini gezdirmeye geliyorlardı. Kulenin tarihini merak ettim ve internette araştırayım dedim. Meğer burası Nazilerin 1933’te iktidara geldiklerinde o ünlü toplama kamplarının ilk provalarını yaptıkları bir yermiş. Komünistleri, Sosyalistleri, Yahudileri, kendilerince uygunsuz gördükleri başka kişileri burada işkenceden geçiriyor ve öldürüyorlarmış. O andan sonra kule gözümde bütün güzelliğini yitirdi. Katliam dolu tarih dekorla ayrılmazcasına birleşti. Şehir bir metindir, aylak tarafından deşifre edilmesi gerekir, zira geri kalanlar ya çok çalışmak ya da şehrin sunduğu hazların sonuna kadar tadını çıkarmakla meşguldürler.


[1] (Bu dipnot 16 Nisan 2020, perşembe günü yazıldı. Tuhaf bir tesadüfle Benjamin’in aşağıdaki mektubu 17 Nisan 1931, cuma tarihli) Kaldığımız Westarpstrasse, dostu Gerhard Scholem’e yazdığı mektuptan öğrendiğim kadarıyla W. Benjamin’in yaşadığı Wilmersdorf’a yürüme mesafesiydi. Sahiden de Benjamin’in bahsettiği denli bir burjuva bölgesi, hâlâ: “Benim üretim birimimin yeri neresi? Bu konuda da en ufak bir yanılsama içinde değilim; dilersen B. (Batı), B. B. (Batı Batı) Berlin diyelim. En gelişkin medeniyet ve en “modern” kültür yalnızca benim özel konforumun bir parçası olmakla kalmıyor, bunların bir kısmı benim üretim araçlarımı oluşturuyor. Bu, üretim birimimi D. (Doğu) ya da K. (Kuzey) Berlin’e taşımanın benim gücümün dahilinde olmadığı anlamına geliyor. (Kuzey’e ya da Doğu Berlin’e taşınmak elbette benim gücümün dahilindedir ama o zaman burada yaptığımdan başka bir şey yapmam gerekir…[A]ma, belirli nedenlerden ötürü kabullenmek zorunda olduğum bu mahalleden kendimi ayırt etmek yolundaki zorlayıcı ihtiyacımdan ötürü, gerçekten de benim Batı Berlin’in tam ortasındaki yazı fabrikamın faaliyetine çomak mı sokmak, basit bir bez parçasından ibaret olduğunu söyleyerek pencereme bir kızıl bayrak asmamı önlemek mi istiyorsun?” “Üç Mektup”, çev. İskender Savaşır, Defter, Sayı 26, 1996, s. 37-38. Benjamin-Scholem tartışmasının bugün de devam ettiğine dair içimde bir his var.

[2] Elias Canetti, Kitle ve İktidar, çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1998, s. 181.

[3] Canetti, Kitle ve İktidar, s. 282.

[4] İpucu: John Berger’in Görme Biçimleri (Metis Yayınları) kitabının kapak resmi ve Ferdinand de Saussure’ün göstergenin keyfiliği (arbitrariness) kavramı. 30 Haziran 2020 tarihli post-scriptum: Gelsenkirchen kentinde iki metrelik gerçek bir Lenin heykeli dikildiğine dair bir haber okudum. Yaratıcı bir şey buldum derken yaşamın zenginliğinin hayal gücümü boşa çıkarması ilk kez başıma gelmiyor.

[5] Hölderlin’in Heimkunft. An die Verwandten şiiri. Çeviren: Oruç Aruoba. Defter Dergisi, Sayı 25, 1995. https://defterdergisi.wordpress.com/2012/11/07/sayi-25/

[6] Susan Sontag, “Satürn Yıldızı Altında”, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş içinde, haz., Yurdanur Salman-Müge G. Sökmen, Metis Yay., 1998, İstanbul, s. 106.


Ana Görsel: Berlin, Fernsehturm, Bau,Eva Brueggmann, Wikimedia Commons

Önceki İçerikEdward Said’le Söyleşi
Sonraki İçerikMarksist ve Mesih

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Son Yazılar

Kimliksiz Cinsiyet Üzerine: Feminist Siyaset ve Cinsel Fark

Bernadette Grubner ve Isabel Ortiz: Eserinizde, hem Lacancı psikanalizin hem de Marksist kuramın günümüzde feminist mücadeleler için önemine değiniyorsunuz....

Fetüsün Cinsiyeti Hamilelikte COVID-19’a Bağışıklık Yanıtını Etkiliyor

Yeni bir araştırmaya göre, erkek plasentalar dişi plasentalara nazaran daha fazla proinflamatuar molekül ürettiklerinden erkek fetüse sahip hamile kadınlar...

Bir Arzu Olarak Özgürlük (III)

Şiirin Keşfi Öyleyse, özgürlüğün felsefesinin de siyasetinin de teolojisinin de iflas ettiğini varsayalım. Böylesi arayışlardan ümitsizce sıyrılmak isteyen, yaşanılan modern...

Squid Game: Borcun Şiddeti

Beklenen gerçekleşti ve Squid Game, Netflix’in en çok izlenen orijinal yapım dizisi oldu. Yönetmeni Hwang Dong-hyuk tarafından “modern kapitalizmin...

Derin Bir Sessizlik ya da Demos’un Sessizliği 

Demokratik kazanımların gün geçtikçe eridiği, kamusal değerlerin anlamını yitirdiği gündelik hayat deneyiminin bu momentinde ses ve sessizlik üzerine düşünmek...

Tekinsiz Bilimkurgular

Uzak diyarlardan, başka galaksilerden gelen bir tür ile karşılaşmak kolay şey değildir. Akla hemen pek çok soru gelir: ne...

En Çok Okunanlar

Covid-19: Gerekçesiz Bir Acil Durumun Yarattığı İstisna Hali

Varsayımsal bir koronavirüs salgınına karşı alınan hummalı, irrasyonel ve...

Žižek: Koronavirüsü Karar Vermeye Zorluyor: Ya Küresel Komünizm Ya Orman Kanunları

Koronavirüsü paniği yayıldıkça, artık nihai bir seçim yapmamız gerekiyor:...

Yapay Zeka Covid-19 Teşhisinde Kullanılıyor

Zhongnan Hastanesi'nin radyoloji bölümünde yürütülen bir deneyde, personel bir...

Bunları da beğenebilirsinHep güncel
Popüler