Doğaya Kaçış
Eser, Werther’in yaşadığı kentten ayrılırken yakın arkadaşı Wilhelm’e[1] gönderdiği 4 Mayıs 1771 tarihli mektupla açılıyor. Romanın inşasında, anlatımında mektup türünden fazlasıyla yararlanılmış. Baş karakter, şehrini terk edip bir yöreye seyahat ediyor. Yörenin doğasına ise romantik hayallere düşkün bir zihnin duyacağı türden bir tutku beslediği ifadelerinden anlaşılıyor. Daha eserin henüz başında; doğaya kaçmak, kent kalabalığını geride bırakmak, geçmişin dertlerinden ve ruha hastalık veren sıkıntılarından kurtulmak için münzevi ve dingin bir hayatı tercih etmek, baş karakterin aşkınsal bir tavrının oluşu derken dönemin edebiyatı ve düşünce akımlarından alışkın olduğumuz bir tonla hemencecik başlıyoruz: Hayalcilik, idealizm ön planda ve bu durum, dile de yansıyor. Cümleler, ilk fırsatta kavranır türden, kısacık ve doğrudan değil; dolambaçlı, hayalle tımarlanmış ve oldukça idealize.

Werther’in bu idealleştirme çabasının onun fikirlerindeki yankılarını da görüyoruz ilerledikçe. Yazdıkları, düşündükleri ve hayata bakışı itibariyle, iyi bir çevrede büyüdüğü, iyi bir eğitim aldığı ve çok yüksek ihtimalle sanatçı bir çevreden olduğu anlaşılıyor ki, çok geçmiyor, mektuplarında resim çizmekten hoşlandığından bahsediyor. Baş karakter kurallar; insanlar, doğa, çocuklar, deha, resim sanatı ve sanatın geneli gibi şeyler hakkında kuramsal denebilecek, kapsamlı bilgi ve görüşlere sahip. Bu bakımdan karakterin, daha ziyade içe dönük bir doğası olduğu anlaşılıyor: “Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum!”[2]
Buna karşılık, baş karakterin dış dünyaya ilgisi de sınırlı değil, dışarısı dışlanıyor değil. Tersine karakterin tanıştığı insanlarda, köylü olsun üst sınıftan olsun karşılaştığı kişilerde kendi gerçekliğini memnun etmeye alan açacak bir güzellik aramaya oldukça yatkın olduğu gözlemleniyor eserin başlarında. Ancak dış dünyaya bakışına doğrudan realizm değil mitik bir hayal gücü eşlik ediyor. Werther, Homeros okumaktan hoşlanıyor. Seyahatte olduğu yörenin çeşmesi başında neredeyse su perilerini görecek oluyor, Wahlheim (bu mekân ismi, yüksek ihtimalle “Özümsenmiş Anayurt” anlamına gelen Almanca wahlheimat ifadesinden geliyor) denilen yere vardığında oradaki meyhaneden, karşısına çıkan manzaradan, sıradan bir insanın etkileneceğinden çok daha fazla etkileniyor. Bu manzara, bir süredir uzak olduğu, resim sanatına yönlendiriyor üstelik onu tekrardan.
Fakat elbette Werther’imizin bir ressam, bir filozof, bir doğa aşığı olmasından öte bir “aşık” olması da roman kapsamı içinde çok daha fazla dikkate almamız gereken bir unsur. Bir balo davetiyle birlikte tanıştığı, çok iyi geçindiği bir nişanlısı bulunan Matmazel Lottchen (Lotte) ise, protagonistimizi eser boyu peşinden sürükleyecek olan duygu selini doğuracak olan o meşhur kadının ta kendisi.
Romanın Entelektüel Zemini
Genç Werther’in Acıları, “yüce” ve “güzel” gibi kavramların yoğun bir şekilde tartışıldığı ve dönemin düşünce dünyasını, sanatını belirleyen atılımlara temel olduğu zamanlarda, 1774 yılında yayınlanmıştır. Söz gelimi Kant, Kritik der Urteilskraft (Yargı Yetisinin Eleştirisi, 1790) isimli en önemli eserlerinden birinde romanın da merkeze aldığı “güzel” ve “yüce” gibi kavramlar üzerine çalışmıştır. Daha öncesinde, aynı şekilde, Edmund Burke, A Philosophical Enquiry into the Origin of our Ideas of the Sublime and Beautiful (Yüce ve Güzel Kavramlarımızın Kaynağına Dair Felsefi Bir Soruşturma, 1757) isimli yapıtında gerek ‘güzel’i gerek ‘yüce’yi soruşturmuştur.
Dönemin aydınlarına ışık tutmuş bir düşünür olarak özellikle Rousseau, aynı bağlamda zikredilebilir, bilhassa onun Emile (1762) isimli eserinde ortaya koyduğu, kimi feminist eleştirmenlerce kadını belli bir cinsiyet kimliğinde dondurup onun olası yapıcı sosyal rolünü toplumdan ayıklayan, böylece kadın varlığını erkek öznelliği içinde yok eden nizami tavrı, eserdeki kadınlık algısını ve kadın karakterin dünyasını ören entelektüel akla muhakkak sirayet etmiş olmalıdır çünkü anlatıda Lotte’nin bahsinin geçtiği yerlerde “bakire” ve “anne” imajları arasında geçiş yapan veya bu dondurulmuş görüntülerin her ikisini katıştıracak şekilde sahne alan bir kadınlık tasavvuru söz konusudur. Zira romanda, baş karakterin karşılıksız aşk duyduğu karakter olan Lotte, fiili bir kimliği olan bir karakter olmayıp baş kahramanın kendi arzularına yatırım yaptığı ölçüde var olan ikincil bir figürdür.
Benzer şekilde, yazarın Werther’inin de özellikle doğaya karşı geliştirdiği, anlatı içinde dönüşerek neredeyse kendi varlığını tehdit eder hâle gelecek türden bir yücelik arayışı ve üstün bir aşk dürtüsü içinde olduğunu; bunu “erkek aşkı” cinsinden bir şey olarak romantize etmeye yatkın olduğunu görüyoruz. Sonuç olarak, romanın yazarı Goethe, eserinde sunduğu çeşitli motifler ve düşünceler bize gösteriyor ki, döneminin bütün bu estetik ve pedagojik anlayışlarından büyük ölçüde etkilenmiş ve bu “yasak aşk” öyküsünü az önce bahsedilen sosyal ve düşünsel koşullarda meydana getirmiş olmalıdır.[3]
Lukács’ın Görüşü
Werther’in bir de romantik – devrimci tahayyülü ve aydınlanmacı hümanizmi yansıtan bir damarının olduğunu iddia eden eleştirmenler var. Onlara göre eser, bireylik derdi çeken ancak o dönemin yarı feodal Almanya’sında toplumsal ilişkiler bakımından uzlaşmacı davranamayan, düzenin nizami indirgemelerine hizmet eder şekilde davrandığı için aşkını kendisinden sakınan bir kadına aşık olduğu için başarısızlığa uğrayan ancak özünü ortadan kaldıracak kadar yoğun duygulu eğilimi sebebiyle toplumsal düzene karşı isyana varan, bu yönüyle bireylik vurgusu taşıyan bir tavır içinde olan bir baş kahramana sahip olduğu ve bu kahramanın böylece, gelecekteki toplumsal hareketleri müjdeleyen öncü bir figüre dönüştüğü yönünde politik bir yan yoldan ilerleyen görüşler de vardır. Bu tür görüşlere sahip olanların başında Georg Lukács gelmektedir:
“Kuşkusuz genç Goethe devrimci değildi, genç Schiller’in devrimciliği anlamında bile devrimci değildi. Ama geniş ve derin tarihsel anlamda, burjuva devriminin temel sorunlarıyla içsel olarak ilgilenmesi anlamında, genç Goethe’nin eserleri Avrupa Aydınlanması’nın devrimci zirvesini, büyük Fransız Devrimi için ideolojik hazırlığı ifade eder.”[4]
Çehov’un Silahı[5]
Romanın bir yerinde baş karakter, arkadaşı Wilhelm’e yine Lotte’den bahsederken, bazı günler onu görmek zorunda olmadığını kendine vurguladığından ancak sevdiği kadını görme isteğinden kendini alıkoyamadığından bahseder. Sırf bu alıkonulamaz arzuya galip gelebilmek için Lotte’yi ziyaret etmesi ve onun hayalini, tecrübesini kendisine ulaştırması için uşağını görevlendirir. Burada çok can alıcı bir benzetmede bulunur Werther uşak hakkında. Onu Bologna taşına benzetir. Bu taşın en büyük özelliğinin, güneşe çıkarıldığında güneş ışığını emmesi, gece olduğunda ise ışık vermesi olduğuna inanılır. Yani, kahramanımız, uşağını aşık olduğu kadının enerjisini kendine aktaran neredeyse tılsımlı bir vasıta gibi algılar. Burada olan şey, idealize edilmiş hayal gücüdür. Romantik yazımın; bu tarz şeylere başvurduğu, sevgiliyi gerçek bir insan olarak ama daha ziyade yeryüzünde aşkınsal bir kimliğe erişmiş bir idea olarak arzulayan aşıklar yarattıkları görülmedik şey değildir. Sevgili, aşık için gayet gerçek olmakla beraber, tutkuya dayalı bir ideale dönüşür, yer yer tanrısallaşır, ona ulaşamamak keder verdiği kadar aşk ateşini de diri tutar. Burada, Goethe’nin kaleminde de döneminin romantik hayal anlayışını ve dahi klasik sanatın aşk unsurlarını çağıran, kendi sanatına çeken bir aşk anlatısı kurduğunu görmekteyiz.
Bu tip romantik eserlerde güzellik, sadece muhteşem bir albeniden ibaret değildir, bu güzelliğin sebep olduğu bazı handikaplar da vardır ve sıklıkla bu engeller aşılabilir değildir, bu yüzden bir cefaya dönüşürler ve sonuç olarak roman kahramanı, içinden çıkamadığı buhranlı bir özgürlük sancısı duyar ve güzelliğin o erişilmezliği gerçekliğin sıradanlığı ile çatışarak düş gücünü gerçeklik zeminine çeker, gerçeklik zeminine çekilen hayal gücü, buradan memnuniyet duymaz. Ve sıklıkla bunun sonu kötü olur.
Werther, atla bir dağ gezisine çıkmak için hazırlanır ve yola çıkmadan önce Lotte’nin nişanlısı Albert’i ziyaret eder, burada bir şey dikkatini çeker, duvarda asılı tabancalar. Bu silahları alıp alamayacağını ona sorar, o da sorumluluk kabul etmediğini, silahı doldurabilmeyi ve silah denen şeyin tehlikesini baştan kabul ediyorsa, elbette silahları almasının bir sakıncasının olmadığını belirtir. Şiddete, ölüme, kitonyen doğaya[6], parçalanmaya ve ufalanmaya dair romanın başlangıç kısımlarında yer verilen fırtına tasvirinde sunulandan sonra ikinci kuvvetli imge işte bu tabancalardır. Zaten Werther, denemek için silahın birini alır ve namlusunu gözüne doğru doğrultur, şüphe yok ki bu bir özyıkım provasıdır. Eserin balo kısmında nasıl ki fırtına uğursuz bir his bırakır okurda, burada da silah gösteriminin belli belirsiz devreye girmesiyle birlikte eserin karanlığa doğru olan ritminin önü kibarca açılmış olur.
Burada anlarız ki, karakterin bir dönüşümü söz konusudur. Aşkın doğası onu özlem ve hafıza üzerinden yormaktadır, her şeyde aşkına bir delil aramaktan zihni deliliğe yanaşmakta ve buna bir çözüm bulamamakta; bu yüzden aklın değil, şeytani dürtülerin, kasıp kavurucu tutkunun ve elbette rasyonel olmayanın yolunu seçmeye başlamaktadır.
Ana Görsel: Yazara aittir, kendisine teşekkür ediyoruz.
[1] Goethe, romanı yazmakla aslında kendi hayat deneyimini başkalaştırarak aktarmıştır. ‘Charlotte Buff’ isimli nişanlı bir kadına duyduğu tutku dolu ancak ümitsiz aşk, romandaki Lotte karakterini ve bu kadın karakterin baş karakterle aralarındaki karşılıksız aşk denklemini kuran temel biyografik detaydır. Ayrıca kuvvetle muhtemel, eserdeki mektup arkadaşı Wilhelm’e ismini veren; yakın arkadaşı ‘Karl Wilhelm Jerusalem’in hayatı intiharla son bulmuştur. Romancı tüm bunları zihninde sentezleyip özgün bir hikâye kurmuştur.
[2] Goethe, Johann Wolfgang von. Genç Werther’in Acıları (çev. Mahmure Kahraman), Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2023, s. 9.
[3] bkz. Walker, Joyce S. Sex, Suicide, and the Sublime: A Reading of Goethe’s “Werther”, Monatshefte, Vol. 91, No. 2 (Summer, 1999), 208-223.
[4] Lukács, Georg. Goethe ve Çağı (çev. Ferit Burak Aydar), Sel Yayıncılık, 2011, s. 46.
[5] Anton Çehov (1860-1904) tarafından ileri sürülmüş bir anlatı ilkesi bu isimle anılır. Bu ilkeye göre hikâyede bir silah gösterilmişse, o silahın olay örgüsüne muhakkak bir hizmeti olmalıdır ve vakti geldiğinde ateşlenmelidir.
[6] kitonyen. Yeraltıyla, ölüm vb. ile ilgili anlamında, Yunan kökenli bir ifadedir.







