Yakın zamanlarda sürüden ayrılan çok sayıda hayvan hikâyesine tanık oluyoruz. Muhtemelen eskiden de çok sayıda hayvan sürüden kopuyordu ama onların peşine düşecek fazla belgeselci olmadığından çoğu fark edilmiyordu. Tesadüfen kaybolan veya kendi arzusuyla uzaklaşan bu hayvanlar, tüyleri uzamış olarak bir zaman sonra geri döndüğünde başlarından geçenler anlaşılıyordu. Bu kayıt noksanlığına rağmen son zamanlarda böyle vakaların daha da arttığı söylenebilir. Sürüden ayrılıp tekil bir varlık gibi takılma güdüsünü hayvanda yaratan, insan türünün onun yaşam alanlarını ve koşullarını bozması da olabilir. Hayvanın cemiyet hayatı o kadar kesintiye uğrar, mevcut hareket ve sükûn oranlarından öylesine uzaklaşır ki, o da kendisini ihtiyari veya gayriihtiyari biçimde sürünün dışında bulur. Her hayvanın yaşam küresine dâhil olan insan, bireyleşme ilkesini (principum individuationis) diğer türlerin de temel meyli yapmaya kararlı gibi davranıyor. Bunun bir yansıması olarak tabiat belgeselleri insanbiçimci bir dünyanın dili içerisinden hayvanların durumlarını tasvir ediyor. Bu yapımlarda insan gibi düşünen bir hayvanın davranışlarıyla karşılaşırız. Onun şuurlu davranışları, içgüdülere sığmayan, kör olmayan bir iradesi vardır, seçimler yapar durmadan. Sürüde bulunuşu veya yalnız yaşaması da bir kararın neticesi gibi anlatılır. Sürüye uyan herhangi bir hayvan, kurmaca yapımlar bir yana belgeseller için bile çarpıcı bir konu oluşturmaz. İzleyici genellikle o canlıya özgü farkı görmek ister. Böyle bakınca hayvan, kendi genetik havuzuyla idare edemez, epigenetik dinamikler onu da etkiler. Tabiatında içgüdülerin katkısından söz etmek zorlaşır.
Sürübilim şeklinde isim verebileceğimiz bir yaklaşım içerisinden, her canlının az veya çok sahip olduğu tekil ve çoğul dinamiklere bakmayı deneyebiliriz. Herhangi bir canlının kendi başına veya sürünün ortasında kalmasına neden olan değişkenleri anlamaya çalışabiliriz. Bu kapsamda, sözgelimi insan ve koyun arasında bir tabiat ayrımından çok derece farkından söz ederiz. Temel fark, birisinin sürüden kopmasının diğerine göre daha zor veya daha kolay olmasıdır. Birinde bireyleşme ilkesi daha etkindir, diğerinde o kadar değildir. Hatta söz konusu hayvan bir baykuş veya koala gibi yalnız dolaşıp, tek başına hayatını idame etmeye çalışsa da, bir sürünün parçası sayılabilir. Onun ne yapması gerektiğini söyleyen bünyesinde kayıtlı bir sürü bulunur. Yalnız başınayken de sürünün bilgisiyle hareket eder. Bu sebeple çoğul bir yapının parçası olmakla yalnız yaşamak arasında kesintisiz bir ilişki kurulamaz. Diğer türlü bireyleşme ilkesini bir arada duran canlıların kafa sayısıyla bağdaşık saymamız gerekirdi. Öte yandan kalabalık içerisindeki yalnızlık da manasız olurdu. Örneğin kitle insanı, etrafında bir kalabalıkla hareket ederken sürüden ayrılmış görünür. Bir yandan da etrafını saran çoğul yapıdan uzak kalmanın imkânsızlığını işaretler. Tekil, tikel, birey, kitle, çoğul veya sürü gibi kavramların sınırları bu aralıkta karışır. Sürübilim bu sınırlar üzerine düşünmenin yollarını da önermelidir.
Çoğul olana tekilin ve tekile sürünün gölgesi her koşulda düşer. Bu karşılıklı karartmayı aralamak için canlının etrafını tenhalaştıran hareket biçimlerini veya sürüden kopmaya neden olan genetik ve memetik havuzların etkilerini belirlemek gerekir. Bu nedenle sürübilim bir çeşit sinirbilime dönüşemez. Nörolojik ve genetik içerik temel belirleyen olmaktan çıkar; etkenlerden sadece birisi sayılır. Sürübilim hayvan davranışlarını tetkik ve tasnif eden etolojiyle beraber çalışır. Sürübilimci her zaman epigenetik bir ufku işaretler. İlgisi, hayvan ve çevresi arasındaki işaret alışverişine, semiyotik bağlantıya kadar genişler. Genetik olarak benzer bazı canlıların neden sürüden ayrıldığı başka türlü açıklanamaz. Memetik bilgi üreme hücresindeki genetik bilgiyi geçersiz kıldıkça, tekil moment harekete geçer, sürünün kalıtsal sayılan meyilleri, içgüdü modelleri karışır. Zihinsel malzeme bedensel olana egemen olmaya başlar, eidos hyle’nin yeniden şekil almasına neden olur. Hyle değil de eidos söz sahibi olduğu sürece sürüden kopma ihtimali artar. Hyle, beden, cisim veya madde ayrımlardan çok ortak olanı etkin kılar; bir arada olmaktan hoşnut bir sürünün varlık zeminini oluşturur. Eidos, zihinsel, ruhsal veya tinsel biçim bu organik, mekanik, mekânsal zemine zaman şuuru kazandırır. Dolayısıyla toplu halde bir arada duranların yaşam alanlarında can sıkıntısı, endişe, belirsizlik ihtimali artar. Yan yana, alt alta, üst üste olmaktan mesut canlılar, bu zaman şuuruyla birlikte art arda gelmekten memnun olmayabilirler. Zamanın tecrübesiyle birlikte beliren bilinç akışı içinden can sıkıntısı, huzursuzluk belirginleşir. Aynı mekânda dip dibe bir hayattan kurtulmak isteyen tekil canlının sürüden ayrılmaya yönelik devinimlerine tanık oluruz. Böylece yekpare sürü pare pare olmaya başlar.
Ontolojik Tasvir
Her tekil varlığın oluşumunda çoğullaşma dinamiği, diyalektiği veya semiyotiğini bulmak mümkündür. Üst üste yerleşen, toplaşan, öbekleşen hücreler, genler kadar kelimeler, işaretler, memler de bu momentin parçası olabilir. Genler ve memler ortak bir havuzdan örneklem yoluyla birleşir. Zamanda ve mekânda hizaya giren, karışan varlık dizilerini tasvir eden ontoloji de benzer bir dinamiği açıklamak durumunda kalır. Sürüye katılma ve ayrılma en temel varlıkbilimsel devinimler halini alır. Böylesi kökensel eylemlerin ertesinde esas olandan sapma eğilimleri dile gelir. Ontolojiden, daha aksiyolojik katmanlara doğru ilerledikçe, etik ve estetik önermelerin düzleminde artık sürüden kopma işaretlerini ayırt ederiz. Neyin var veya yok olduğu sorusuna muhtemel cevaplar ararken, neyin güzel, iyi veya doğru olduğunu belirleme aşamasında artık tekil bir varlığı betimlemeye başlarız. Bu işlemin çok da analitik bir niteliği olmadığından, spekülasyonlarla karşımıza çıkan aralıkları, boşlukları doldurmaya çalışırız. Çünkü bu varlıkbilimin nesnesinin var olması, doğruluğuna, güzelliğine, iyiliğine karışır. Sürübilimle varlıkbilimin zaman içerisinde ilkeleri bağdaşık gelişir. Varolanların bir araya gelme dinamiklerini betimleyen sürübilim, ontolojiye ilişkisel, performatif boyutlar kazandırır.
Bu gelişim sürecinde ontolojik bir kırılma noktası gibi beliren Baruch Spinoza, varlık tabakaları üzerine yeni bir kat çıkar. Ontolojik yapı üzerine neyin arzu edilir olduğu sualine yönelik arzubilim diye isim verebileceğimiz bir başkasını yerleştirir. Tekilin neyi arzuladığı sorusundan geri dönerek çoğulu anlama girişimi geçerli olmaya başlar. Varlıkbilim bir tümevarım boyutu kazanır; esas olandan, tümden gelmekten ziyade. Varlık tekil bir düşünce içine yerleşmeye başlar. Bu kapsam içerisinde tekil unsur bütünün parçaları gibi anlaşılmaz. Parçaların bütünden ıraksama veya yakınsama dinamikleri temel değişkenler olur. Özün, cevherin, bütünün bölünme, ayrışma momentleri değil de tekil parçaların birleşme ilkeleri daha belirleyici olur. Sürüden kopan ya da onun yörüngesinde buluşan, öbekleşen, toplanan parçalara, tekilliklere ilgimizi daha fazla veririz. Ortaklıklara değil de mutasyonlara, sapmalara veya clinamen’e odaklanırız. Bireyleşme ilkesi devreye girince, nedensellik tümelden, bütünden çok parçadan, tekilden kaynaklanan bir kuvvet gibi açığa çıkar. Bütünün seçtiklerinden ziyade, bireyleşmeye meyilli parçalar öne çıkar. Böylece herhangi bir sahada nedenler ve sonuçlar arasındaki bağlantıların tetkik ilmi olarak etioloji, etolojik bir bağlam edinir. Etimolojik bir başka çalışma sahası onların bir araya gelme koşullarına ilgisini verir. Yani sürübilimin üzerine yerleştiği nedenselliği kavramak için bir hayvanın bünyesinde açılan kayıt düzlemine işlenen simgesel yapıyla ilişki kurmalıdır. Genetik ve memetik bir buluşma yeri olarak bedenin açtığı mekânda dizili genleri memler zaman içerisinde sıraya sokar. Beden, zaman ve mekânın karışımı bir bağlam edinir böylece. Genetik kuvvet onu türüyle, sürüyle uyumlu kılmaya, memetik olan ise onu daha çok farklı kalmaya, ayrışmaya, bireyliğini, tekilliğini ilana telkin eder.
Sürübilimden müteessir olan ontoloji, çoğul ve tekil varolanlar arasındaki bağıntıyı tasvire girişir. Sürübilim bu etkinlik sırasında varlıkbilim, epistemoloji, etik, estetik ve arzubilim katmanlarını kat eder. Felsefe tarihi içinde yalıtılmış ayrı görünen bu tabakaları bağdaşık kılar. Sürüyle tekilin bağlanma ve ayrılma noktalarını tespit eder. Sürübilimci canlılar arasında ortak ve farklı nitelik ve nicelikler arasındaki geçişleri belirler. Bu sırada aynı ve farklı varlıkların bir arada olma koşulları kayıt altına alınır. Sürübilim, varlıkbilimle arzubilim arasındaki devriyesi sırasında tekil varlığın içgüdülerini, metabolik alışkanlıklarını, simgesel çağrışımlarını, ezberlerini, kalıp sözlerini yitirip kazandığını belirler. Organsız bir bedenle, bedensiz, soyut bir varlık arasındaki salınımı takip eder. Memetik ve genetik unsurlar bu seyrüsefer esnasında karşılıklı birbirini baştan çıkarır. Fakat her koşulda epigenetik bir corpus ortaya çıkar. Bu şekilde çözülen veya birleşen yapı bize sonsuz bir semiyotiğin varlığını hatırlatır. Tekile ve çoğula varmak iki farklı kuvvet olarak bu semiyotik ilişkiye takatini verir. Memetik genetiği ayarttıkça tekile, aksi bir durumda ise sürüye meylederiz. Bazen derli toplu bir doğa haline dönüş, bazen de distopik bir dağılma, saçılma manzarasıyla karşılaşırız. Fazla tekilleşme ve çoğullaşma, her koşulda tersine bir diyalektiği veya dinamiği harekete geçirir. Orada hayatı, varoluşu koruyan, adaletli gibi görünen bitimsiz bir semiyotiğin izlerine rastlarız.
Fark, Başkası ve Haecceitas
Principum individuationis öğretisi içinde, özellikle Gilles Deleuze kitaplarında, tekil farkların yoğunlaşmasının sonucu tümel varlıklardan söz edilir. Yani bir farkın kaynağı başka bir farktır; farkların karşılaşması, toplaşması, ayrışmasıdır. Varlıkbilim de böyle tikel momentlerin fizik dünyada çoğalmasını tarif eder. “Bu’luk”, “şu’luk” veya “iştelik” gibi tercüme edilebilecek haecceitas, bu tasvir içerisinde bir şeyi kendisi yapan en temel nitelik sayılabilir. Bu çözümleme seviyesinde bir şeyin esası onun farklı oluşu ve biricikliği gibi kavranır. Bireyleştirici ilke, sözgelimi Duns Scotus için, o şeyin çoğul varlığa dahil olmasını sağlayan bedeni, maddesi, cisminden ayrı bir görüngüdür. Haecceitas onu bir türün, sürünün parçası olmaktan uzaklaştırır; maddeye eklenti olmaktan çıkarır, onun esasını oluşturur. Ne türe ait zorunlu bir vasıf ne de keyfi bir niteliktir; ontolojik bir ilkeden çok unsurdur. Onun katkısıyla madde şu veya bu halini alır. Böylece zamansız bir bedene, maddeye, cisme zaman boyutu eklenir. Böyle bir varlığın ontolojik tasvirinde ortak olandan çok farklı olan dile gelir. Birey ya da tekil unsur, varlıkbilimsel tasvirin ilk cümlelerinde belirir. Aksiyolojik katmanlara başvuruyla tarif edilir. Var veya yokun içinde ayırt edici farklar bulunur. Tekil olan çoğuldan daha kökensel ve eski sayılır. Birey her zaman özden bir sapmadır. Varolmanın koşulu özsel olanın inkârı, ihlalidir bir bakıma. Yani özsel olanın mekâna, bedene, maddeye, cisme yerleşmesi veya kipleşmesinden sonra aynı zemine zaman boyutu eklenmez. Bu betimlemede zaman mekânın âdeta koşulu olmaya başlar. Haecceitas maddeden de önce orada bulunur. Örneğin bedene ruh gibi sonradan üflenmez. Farklı dünyalarda canlanan kişinin ruhu değil bedeni değişir. Bu’luk tüm mümkün dünyalarda ortaktır. Sözgelimi birisindeki çiftçi diğerinde terzi olsa da temel niteliği değişmez.
Haecceitas öğretisine göre tümel tekilin muhtemel yoğunlaşmalarının sonucudur; aynılaşan farkların neticesidir. Tikel varlık, sürüden indirgenmiş özneler gibi anlaşılabilir; devlet ve yurttaş, egemen ve tebaa, toplum ve birey ilişkilerinde olduğu gibi. Her tekil varlık kendine özgülük manasında bu’luk veya şu’luk taşıdığından, cezai ehliyete de sahip sayılır. Tekil özne varoluşu gereği bazı eylemlerde bulunur. Onun suçu veya suçsuzluğu tümüyle sürüye atfedilemez. Türünü bu’luğu gereği aşar. O türün kendisini yerleştireceği bedenden önce tekil yoğunluklardan müteşekkil bir beden ortaya çıkar ve sonrasında tekil canlının gövdesi biçimlenir. Buna göre o bünyedeki bir uzvun fikri kendisinden önce orada mevcut sayılabilir. Uzuvlar, genetik ifadelenme biçimleri gibi bu fikri izlekleri takip eder. Organsız beden böylece sürüdeki diğer tikel varlıklara (tekil değil) benzemeye başlar. Tekilin tikel gibi tümelle bağı kuvvetli değildir.
Tekil olanın karşısında sınırları belirsiz Büyük Öteki bulunur. Bu yüzden tekilin ayna evresi son bulmaz. Ayna evresi veya Oedipus safhası sürüden tekile geçiş için bir aralık gibi tanımlanabilir. Antropolojide erginleşme törenleri de böyle safhalar sayılabilir. Bu törenleri salimen tamamlayan ergen ergin bir varlık sayılır artık. Bu ara dönemlerin çok sürmeden nihayete ermesi gereklidir. Diğer türlü tekilleşme dinamiği son bulmaz. Örneğin Lacan’ın tarif ettiği biçimiyle ayna evresinde küçük çocuk kendi yansısını diğerlerinden ayrı bir varlık olarak tecrübe eder. Kendisini içeriden öyle duymadığından sürekli bu yansısına yakınsamaya, imgesiyle arasındaki farkı kapatmaya çalışır. Ayna evresinin son bulmaması, sağduyulu bir ergin olmak için zorunlu mesut çakışmanın gerçekleşmemesi demektir. Çocuk veya ergen bazı deneylerle bu nihai deneyime ulaşmaya çalışır. Bu yıpratıcı etkinlik sürdükçe özne ve imgesi arasındaki fark kapanacağına daha da açılır. Her aynaya döndüğünde içindeki durumla aynada yansıttığı resmin daha da ayrı düştüğünü fark eder.
Aynadaki imge Lacan için Öteki’nin arzusuyla resimlenen “ideal ben” gibi anlaşılabilir. Çoğul, bu yansısıyla tekile neye benzemesi gerektiğini duyurur, görünür kılar. Onun yapması gereken, şu’luk, bu’luk durumundan uzaklaşarak, herhangi bir ayna düzleminde yansıyan imgesine öykünmesi, kendisini bu ülküsel benliğe benzetmesidir. Bünyevi kusurlarından, baştan çıkarılmasından veya başka kesintilerden, dürtülerden dolayı bu buluşma gerçekleşmediği sürece aynadaki ayartıcı yansı kaybolmaz. Huzursuz bir tekillik hissiyle hayatını sürdürür. Erginleşme törenleri sırasında sürüden belli bir süre için uzaklaştırılan, aşırı eylemlere sürüklenen, bir çeşit dehşeti tecrübe etmesi beklenen fail uzaklardan geri dönemez. Sözgelimi gece boyunca ormanda tek başına hayatta kalması beklenen çocuk yolunu kaybeder, kabilesine dönemez. Oedipus veya ayna safhasının nihayete erdiğinin işareti makul bir ruhsal yapılanma oluşmaz ve tekil deneyim sarpa sarar. Ne tekil bir kahraman ne de sürünün parçası olarak yaşam sürebilir artık. Oysa sürü veya kabile, erginleşme etkinlikleri ertesinde tekil varlığın kendisiyle bağdaşık olmasını bekler. Asap bozucu Oedipus dönemi, ayna evresi veya herhangi bir erginleşme süreci onun kendi başına kalmasının dehşetini de anlatır. Sürüye dâhil olursa yükseklere, derinlere gözünü dikmesi gerekmez. Diğer türlü, çoğulun güvenceye alamadığı Büyük Öteki’nin ne istediğini anlamakla bir ömür geçirir. Aynaya her baktığında benzemesi beklenen farklı bir suretle karşılaşır. Bu telaşı özneyi benzersiz kılsa da ona poetik olmaktan ziyade psikotik nitelikte bir tekillik kazandırır. Kendi benzemezliği ona yük olur. Edebiyatın, sanatın, felsefenin idmanlı olduğu çoğul ve tekilin karşılıklı oyun alanında rahat edemez.
Tarih, Olay ve Alışkanlık
Sürüye katılmak alışkanlıkların, çağrışımların yörüngesinden çıkmamakla olanaklıdır. Diğer yandan daha çok arzusu, izlenimleri peşinden giden tekil parça, şimdiki zaman ve mekânda yer tutar, uzaklara ve geçmişe fazla kapılmaz. Geçmiş bir ezber gibi ona ulaşmaz. Şimdiden geçmiş ve geleceğe doğru genişleyen bir zamanı tecrübe eder. Geçmiş bir oldubitti gibi ona uğramaz. Şimdiden geri döndüğü mazi yeni izlenimleri ve arzularıyla resimlediği bir manzara gibi açılır. Mutlak tekillikte geçmiş bir kaleydoskop ardından izleniyormuş gibi görünür ve şimdiki zamanla karışır. Tekil fail geçmişte neyi görmek istiyorsa, maziyi o hadiselerle yeniden düzenler. Şimdi ve burada başına gelenler geçmişe nüfuz eder. Tarih müspet vakaların bir dizisi gibi değil de beklenmedik olayların zuhur ettiği, olumsal bir zaman parçasına dönüşür. Büyük tarihsel şahsiyetlerin, yapıların, egemenlerin veya kararlı bir öznenin iradesini, eylemlerini yansıtmaktan uzaklaşır. Bugün başıma gelenler ve aklımdan geçenler geçmişte yeniden yapılanır. Böyle bir tarihten ders almak da olanaksızdır. Her hadise kendisine özgü olduğundan, gelecekteki bir başkasını temellendirmez. Tarihe doğrusal bir nedensellik hükmetmez. Şimdiden genişleyerek çatallanan zaman, her güncel izlenimle farklı bir hikâyeye dönüşür. Geçmişten bugüne gelen ve aynı iradeyle geleceğe doğru devinen bir sürünün hareketiyle kurulmaz. Sürüden kopmuş olanda şimdi geçmişi kuşatır.
Diğer yandan egemen, despot bir sürünün hareketi geçmiş, şimdi ve geleceği ele geçirir. Sürünün devinimine tekil sapmalar, clinamen karışmadığında, çoğul düzgün doğrusal bir yol izler. Tarih teleolojik bir bütünlük kazanır. Benzer şekilde sürüden birisinin sohbeti, akıl yürütmesi de böyle nihai bir ereğe doğru ilerler. Aklıselim, sağduyu veya ortak duyu sürünün kapsama alanındaki her olguya tesir eder. Telaffuzun içeriği ne kadar derinlik veya yükseklikten yoksun, yüzeye yakınsa, o kadar harcıalem olur; doğrulanamaz veya yanlışlanamaz bir kanaati bildirir. Böyle bir cümlenin geçerlilik ölçüsü onu telaffuz edenlerin müşterek kuvvetiyle oorantılıdır. Sürüden yankılanan cümle anlaşılır, açıktır. Yoruma pek ihtiyaç duymaz, yan anlamlarından kurtulur. Oysa tekil bir fâilin cümlesini anlamak daha zordur; farklı biçimlerde yorumlanabilir. Kendi dilini, dünya görüşünü aksak da olsa geliştirmiş birisinin söyledikleri olağan bir iletişimin parçası olamaz. Psikotik bir failin ifadesine benzer.
Sağduyu ve psikoz, sürü ve tekil arasındaki sınırlara benzer bir şekilde konumlanır. Nevroz durumu ise sürüyle tekil arasında kararsız bir başkasını ifade eder. Dolayısıyla olağan bir öznenin halini yansıtır. Nevrotik fail, sürüyle ortak yanları yanında kendine özgülükler sergiler. Oysa psikoz tekilliğin ufku sayılabilir. Sınırda bir tekil canlı, zevkleri ve tekrar etmeyen izlenimleriyle baş başa kalır. Cümlesine hazır anlamlar kazandıracak bir sürünün yarattığı anlam bütünlüğü içinden konuşmaz. Lacan’ın sözlüğü içinden değerlendirirsek, Büyük Öteki ile karşı karşıyadır. Bilinçdışı bir genişlikten serbest alıntılar yapar sanki. Her cümlesi bir başka cümlenin gösterenidir. Bu gösterenin görece kalıcı bir anlamda konaklamasını sağlayan bir sağduyu çapasına dayanmaz. Büyük Öteki’nin kendisinden ne istediği tam olarak belli olmadığından, sürekli yeni cümlelerle şansını dener. Her cümlesi bir semptom olarak bilinçdışına işaret eden gösterenler zincirine eklenir. Bu sırada mümkün olan olmayan sayısız cümle kurabilir. Fakat dürtülerine nesne bulamaz, arzu değil keyif (jouissance) akışı içinde dile gelir. Hiçbir cümlesi sürü tarafından kapılmaz; tekil cereyanlar içinde saçılır, savrulur. Sürü onu alışkanlıklar ve çağrışımlarla kurulan cümlelerin kapsamına dahil etmek isterken, o nedeni ve nesnesi belirsiz arzularıyla, izlenimleriyle oradan uzaklaşır. Marcel Proust’un yapıtında hep işler halde gördüğümüz, nevrotik şahsın dinamiği olarak, alışkanlıkla arzu arasındaki dengeyi yakalayamaz. Bu çelişik iki kuvvetten genellikle tekil momente kapılır. Her yeni cümlesindeki gösterenleri, gösterilenler bir yana, başka bir gösterenle de bağını biraz daha kaybeder.







