“Deniz tarihtir.”
Derek Walcott
“Çamur, istiridye ve bedenimin ağırlığı, birbirlerini dinamik biçimde yorumlayarak belirli bir etki üretirler.”
Elizabeth Povinelli, Geontologies
“Bedenler, içkin sınırları ve özellikleri olan nesneler değil, maddi-söylemsel fenomenlerdir.”
Karen Barad, Meeting the Universe Halfway
Beden ve çevre, aynı maddi anlatının parçalarıdır. İçilen su zehre döner, solunan hava kimyasal kalıntıya bulanır, mikroplastikler dağ tepelerinden anne sütüne kadar her yere sızar ve beden ile doğa maddi izlerimizi taşıyan bir kolektif bellek, yaralı bir doku, amansız bir savaş ve mücadelenin sahnesi olarak belirir. Antroposen veya Kapitalosen; zamanımızın manzarası, temel bir sezgiyi pekiştiriyor: doğa ve kültür, insan ve insan olmayan, beden ve çevre arasında kurulan ayrım ve sınırlar sorunlu, geçirgen ve gözeneklidir. Ve Haraway’in de vurguladığı gibi, “maddi-semiyotik” aslında tek bir sözcüktür.[1]
Madde ve anlamın ortak yaşamına kulak kabartmak, açık uçlu, çoğulcu ve hiyerarşik olmayan bir yaklaşımla beden-çevre ilişkilerinin ve eyleyiciliğin sınırlarını yeniden düşünmeyi gerektirir. Geleneksel doğa bilimlerinin yaslandığı doğa-kültür ayrımı ve “toplumsaldan kopuk doğa” fikri bilgi pratiklerini sakatlamış, beşerî ve sosyal bilimlerde sosyo-kültürel bakış öncelik kazanırken maddi olan dışlanmış veya sosyo-kültürel bağlama indirgenmiştir.[2]
Yeni materyalizmin farklı damarları -örneğin nesne-yönelimli ontoloji (OOO), aktör-ağ teorisi (ANT), feminist yeni materyalizm (FNM) gibi yaklaşımlar- bilimsel dünya tasavvurlarımızdaki örtük ontolojik varsayımları sorgulayarak maddenin eyleyiciliğine ve olaylı doğasına eğilir. İnsan bedeni, salt anlamlandırma süreçlerinin ürünü veya söylemsel bir inşa değildir. Madde edilgen değil, maddileşme süreçlerinde etkin bir eyleyicidir. Özne-nesne ayrımı ve insan merkezci ontolojiler sorunludur. Bu çerçevede; ANT ağlara, OOO şeylere, FNM de ilişkilerin ilişkilenenlerden önce geldiği ve onları dönüştürdüğü içkin süreçlere odaklanır.[3]
Söz konusu üretilmiş ikilikler, eyleyicilik ve insan istisnacılığı, böyle bir mercekten sorgulanır. Örneğin, Nancy Tuana, “doğa ile kültür arasında ontolojik ayrımlara dair tüm izlerin terk edilmesiyle feminist teori ve pratiğin dönüştürülmesi” çağrısında bulunur.[4] Bedenler, çevreler ve sosyo-teknik yapılar arasındaki ilişkilerin dinamik, akışkan ve tarihsel-kurgusal niteliği öne çıkarılmalı, dilci ve temsiliyetçi çerçevelerin dışına taşarak maddi-semiyotik oluşa odaklanılmalıdır. Bu bağlamda yeni materyalizm, “bilgi üretimini merkezsizleştirmeye, yerleşik ikilikleri aşmaya ve farklı yaşam biçimlerini örgütleyen iktidar ilişkileri hiyerarşilerini kesen süreçlere odaklanmaya derinden bağlı etiko-politik ve onto-epistemolojik bir dönüş”tür.[5]
FNM, geleneksel yapıların tarihselci, fallo-antropomerkezci (phallo-anthropocentric) ve “sınıflayıcı-sabitleyici”[6] (classifixationist) sınırlarının ötesine geçmekle ilgilenir. Mesele sadece söylem çözümlemesi yapmak değil, bir yandan da bedenlerin nasıl şekillendiği (örneğin nasıl zehirlendiği) ve doğa, iktidar ve direniş ağlarına nasıl dâhil olduklarıdır. Materyalist feminizmler, Alaimo ve Hekman’a göre, her etik konumun eşit derecede geçerli olduğu kabulüyle kültürlerarası yargılarda bulunma yetimizi engelleyen kültürel görelilik çıkmazını aşmak için bir yol sunar.[7] Maddi etik, politik eylemlerimizi donatan ve yönlendiren kararlarımızın ürettiği bizzat deneyimlenen sonuçları karşılaştırmamıza olanak sağlar; odağı soyut etik ilkelerden somut etik pratiklere kaydırarak eylemlerimizin gerçek, maddi etkilerine vurgu yapar.[8]
“Okuryazar, sayısal ve sosyal”[9] olan doğanın dışarıda bir yer olmadığı anlayışı, beden-çevre ilişkilerini, sağlık krizlerini ve ekolojik krizleri, altyapılar ile bedenlerin iç içeliğini kavramak için epistemik temel sunar. Karen Barad, “doğaya karşı eylemler” diye bir şeyin olmadığını söyler çünkü dışında olup da oradan eyleyebileceğimiz bir doğa yoktur: yalnızca ‘doğa eylemleri’ vardır (düşünme ve dil kullanımı da buna dâhildir). Bu, kültürü doğaya indirgemek anlamına gelmez; daha ziyade doğanın (verilmişliği ve anlamsızlığı içinde) kültürü bir tamamlayıcı olarak gerektirdiği fikrini reddetmektir. … Bu yeniden düşünme, insan ve insan olmayanlara yönelik şiddet eylemlerine duyulan ahlaki öfkeye alan açar; buna, onların nasıl farklılaştırıldığının (ve sonra nasıl eşitlendiğinin) maddi(leştirici) etkileri de dahildir.[10]
Barad’ın failî gerçekçiliğine göre maddi ve söylemsel süreçler ve aynı zamanda etik, ontoloji ve epistemoloji birbirinden ayrıştırılamazdır. Sorumluluk almak, bedenler üzerinde nasıl izler bıraktığımızı ve yaptığımız ayrımların (kesmelerin) maddi etkilerini fark etmektir.
Bu çerçevede, Tuana ufuk açıcı Katrina Kasırgası okumasında, felaketi salt bir doğal afet olarak değil doğa-kültür etkileşiminin sahnesi olarak kavrar ve FNM’nin kalbindeki ilişkisel-süreçsel ontolojiyi maddi-semiyotik zeminde somutlaştırır. Tuana’nın “varoluşun temel birimlerinin fiziksel nesneler değil etkileşimlerden doğan fenomenler”[11] olduğunu kabul eden Whiteheadyen süreç metafiziğinden ilhamla benimsediği etkileşimci (interactionist) ontoloji, “feminist olmak ve feminizm yapmak için başat mercek”tir.[12] Doğa ile kültürün ve insan ile insan olmayanın birlikte oluşunu ve dinamik alışverişini önceleyen etkileşimcilik, keskin ayrımları yeniden üretmekten kaçınan holistik bir bakışla, bedenler, varlıklar, sosyo-politik sistemler ve doğa arasındaki bağımlılıkları vurgular. Farklı eyleyiciler, bu ağlarda doğal, kültürel, ekonomik ve politik sonuçları beraber üretirler. Tuana, Katrina Kasırgası’nı okurken feministlerin -hatta tüm teorisyenlerin- neden etkileşimci bir ontolojiyi benimsemeleri gerektiğini bir kez daha açıkça gördüğünü belirtir. Gerçekçilik-toplumsal inşacılık ikiliğine sıkışmak, doğa-kültür ayrımını tekrar üretmekten başka bir sonuç doğurmaz; etkileşimcilik ise bu ikiliği aşmayı ve bizzat tartışmanın terimlerini dönüştürmeyi amaçlar.[13] Bu doğrultuda, doğakültürlerinin (naturecultures) oluşuna ve doğal ile toplumsalın, beden ile çevrenin sınır ilişkilerine öncelik verilmeli, “toplumsalı yeniden maddileştiren ve doğanın eyleyiciliğini ciddiye alan bir ontoloji” benimsenmelidir.”[14]
Bilimsel ve biyolojik çerçevelerin sıklıkla geleneksel doğa-kültür ve insan-insan olmayan gibi ayrımları yeniden üretmesiyle etkileşimsel gerçekliği kavramak zorlaşır. Sorun aslında ayrımların nasıl kurulduğu ve eyleyiciliğin nasıl tanımlandığıdır. Barad gibi Tuana da ayrımların doğallığını, verilmişliğini sorgulamanın epistemik bir sorumluluk olduğunu vurgular.
Sınırların Bulanıklığı: Gözeneklilik ve Geçişkenlik
Bu çerçevede, doğa-kültür ve beden-çevre ilişkilerinin maddi-semiyotik ve etik sonuçlarını kavramaya imkân veren Nancy Tuana’nın “akışmaz gözeneklilik” (viscous porosity) ve Stacy Alaimo’nun “geçişken bedensellik” (trans-corporeality) kavramları bir arada düşünülebilir. Tuana’nın Katrina Kasırgası analizinin yanına konulabilecek, bu temaların belirginleştiği bir diğer örnek de, bu yazıda değinilecek olan Flint Su Krizi’dir. Bu iki kavramsal araç, benzeri fenomenlerin, moleküler, ırksal, sınıfsal ve cinsiyet bazlı adaletsizliğin karmaşık bağlarla ve amansız bir sistemik şiddetle nasıl işlediğini gösterir. Zehir, kirlilik ve yıkım, kemikleşmiş, sorunlu yapılarla, beden ve sistemin düğümlenmiş ilişkileri aracılığıyla dağıtılır ve sürdürülür.
Tuana’nın akışmaz gözeneklilik kavramı doğa-kültür etkileşimlerine dikkat çeker; bedenler ve çevreler arasındaki karşılıklı bağlılığı ve geçirgenliği vurgulayarak, maddi ve toplumsal dinamiklerin dolanıklığını öne çıkarır. Etkileşimlerin gözenekliliği, ayrımların katı sınırlarını sorunlu kılar. Bir yandan da ayrım yapmak, örneğin dağıtımsal adalet noktasında, gerekli bir pratiktir. Bu açıdan Tuana, “akıcılık” değil de “akışmazlık” ifadesini kullanır çünkü “akışmazlık, biçim değiştirmeye direnci vurgulamayı sürdürür; bu yönüyle, açık olasılıklar nosyonunu teşvik eden ve direniş ile karşı koyma alanlarını veya maddi eyleyiciliğin etkileşimlerde nasıl karmaşık biçimlerde devreye girdiğini gözden kaçırma eğilimi taşıyan ‘akıcılık’tan daha işlevsel bir imgedir.”[15] Eyleyiciler, girift etkileşimler ve ilişkisel yapılar aracılığıyla kurulur, biçimlenir. Sınırlar yeniden düzenlenmeye ve tanımlanmaya açık, biçimlenebilir ve kırılgandır. Bu fikir, Tuana’nın Katrina Kasırgası okumasının kalbinde yer alır.
Amerikan tarihinin en yıkıcı doğal afetlerinden biri olan 2005 tarihli Katrina Kasırgası, okyanus suyunun ısınması, deniz seviyesinin yükselmesi ve sulak alan kaybı gibi iklimsel ve çevresel etmenlerin, altyapının iflası ve yetersiz kentsel planlama gibi insan kaynaklı etmenlerle birleşmesi sonucu meydana gelmiştir. Doğal ve antropojenik etmenler birleşip New Orleans’ta dehşet verici bir tahribata neden olmuş, toplumsal ve ırksal eşitsizliğin inatçılığını ifşa etmiştir. Katrina yaklaşık 1.200 kişinin ölümüne ve yaklaşık 108 milyar dolarlık maddi hasara yol açarak kayıtlara geçen en maliyetli fırtına olmuştur.[16] New Orleans kenti ve diğer kıyı toplulukları feci zarar görmüş, felaketi izleyen bir yıl içinde New Orleans nüfusu yarıdan fazla azalmıştır. Katrina’nın ardından ortaya çıkan temel sorunlar, federal yönetimin müdahalesine ilişkin tartışmalar, kentin yıpranan set sistemi, hazırlık eksikliği ve arama kurtarma çalışmalarındaki sorunlar olarak özetlenebilir.[17] Bilhassa feminist akademisyenler ve aktivistler, afet müdahalesinin düşük gelirli Afrikalı Amerikalı toplulukların ve beyaz olmayan kadınların ihtiyaçlarını ihmal ettiğini vurgulayarak daha kapsayıcı adil afet yönetimi politikaları talep etmiştir.[18]
Doğanın eyleyiciliğini kabul etmek ve toplumsalı maddileştirmek, Katrina gibi bir afeti anlamlandırmanın anahtarıdır. Toplumsal, politik ve doğal etkenlerin iç içe geçerek böyle bir fenomeni oluşturduğu fark edildiğinde, durumu çoklu perspektiflerden değerlendirmek ve gerekli adımları atmak mümkün hâle gelir. Tuana şöyle der:
Katrina’ya bakın. Katrina, kısmen insanın toplumsal yapıları ve pratikleri nedeniyle böyle olan bir doğa olayıdır. Katrina’nın gözünden bakmak, doğal ile toplumsal arasında kesin bir ayrım olmadığını gösterir; ikisi de onun saat yönünün tersine dönen hareketinde kusursuzca birbirine karışır. Katrina, bir dizi fenomenin birleşmesiyle oluşmuştur – alçak basınç alanları, sıcak okyanus suları ve o klasik siklon kalıbını oluşturan girdabın içinde ormansızlaşma ve sanayileşmenin fenomenleri de dönmektedir.[19]
Katrina Kasırgası, New Orleans’ın kendine has durumunu da karmaşık bir maddi-semiyotik ağ olarak sergiler. Meksika Körfezi, Mississippi Nehri ve Pontchartrain Gölü ile çevrili olan New Orleans, deniz seviyesinin yaklaşık 1,8 metre altında kurulmuştur; bazı noktalar deniz seviyesinin 3 metreyi aşkın derinliğine kadar iner.[20] Bol sayıdaki kabuklu deniz hayvanından kaynaklanan kabuk yığınları, bataklık bölgelerde yeni bir ekolojik bölgenin oluşmasına yol vermiştir. Bu, bir “maddi-semiyotik etkileşim” örneğidir.[21] Hayli çarpıcı bir maddi-semiyotik seyir içinde, bu kabuk yığınları çok çeşitli bitki türlerinin gelişmesini sağlamış ve 18. yüzyılda Avrupalı kolonicilere cazip gelen yerleşim alanları yaratmıştır. Hatta bu kabuk yığınları temel bir inşaat malzemesi olmuştur.[22]
Bu etkileşimi daha da geriye dönerek izlemek mümkündür. Bölgede ilk yerli toplulukların bıraktığı kabuk yığınlarından bataklıkların biçimlendirilmesi ve setlerin inşasına kadar her bir müdahale, arazide ve onu mesken tutan bedenlerde izler bırakmış, onları şekillendirmiştir. Set sistemi de tortulanma, teknoloji ve hava koşulları gibi çeşitli etkenler ve eyleyiciler arasındaki karmaşık etkileşimi yansıtır. Mississippi Nehri’nden taşınan tortular, yüksekte doğal setler oluşturmuş, New Orleans’ın eski yapıları bu setler üzerine inşa edilmiştir; nüfus artışıyla beraber daha alçakta kalan iç bölgelere evler inşa edilmiş, kullanılabilir arazi yaratmak için bölgedeki su pompalanarak dışarı atılmış, toprak daha da çökmüştür. Dolayısıyla, “setler yerel jeolojiyi ve hidrolojiyi dönüştürür ve bu unsurlar tarafından biçimlendirilmiştir.”[23]
Katrina’nın ardından New Orleans’ı kaplayan “toksik çorba” halk sağlığı krizlerine yol açmıştır. New Orleans ve çevresinde, Katrina’nın yol açtığı taşkınlardan etkilenen beş adet Süperfon toksik atık sahası bulunmaktadır. Ayrıca Louisiana ve Mississippi’de, kasırganın izlediği güzergâh boyunca yer alan başka Süperfon sahaları da mevcuttur. Bu alanlarda farklı türlerde kirleticiler tespit edilmiştir; bunlar arasında kalp, karaciğer ve böbrekler üzerinde ciddi hasara yol açabilen baryum, bağışıklık sistemini zayıflatan ve kanserojen etkileri bulunan polisiklik aromatik hidrokarbonlar ve ayrıca kemik iliğine zarar vererek kansere neden olabilen benzen öne çıkmaktadır.[24]
Zehirli atık sorunu, halihazırda Kanser Sokağı olarak bilinen bölgede Katrina sonrasına has bir mesele değildir. Kanser Sokağı, New Orleans ile Baton Rouge arasında, Mississippi Nehri kıyısı boyunca uzanan yaklaşık 137 kilometrelik bir bölgedir ve burada topluluklar, 200 kadar fosil yakıt ve petrokimya tesisinin yanı başında yaşamaktadır.[25] Bölge sakinleri, söz konusu tesislerin ürettiği kirliliğe maruz kalarak hastalık riskiyle ve ölümle iç içe hayatlar sürmektedir.
Beşinci kategorideki bir kasırgaya karşı yeterli önlem alınmaması ve savunma sistemlerinin ihmal edilmesinin yanı sıra, insan eyleyicinin üstünlüğü inancından kaynaklanan inkâr gibi sosyo-psikolojik etkenler de bu maddi-semiyotik etkileşime katkıda bulunmuştur. Bu kavrayış, dize getirilmiş, edilgen ve pasif bir doğa anlayışının tehlikesini, bedenler ve çevreler arasındaki akışmaz gözenekliliğin fark edilmesinin önemine işaret eder.
Bir Sınır Fenomeni: Plastik Et
Amerikan plastik endüstrisi, ulaşım olanakları, plastik üretiminde ihtiyaç duyulan tuz yataklarının bu bölgede bulunması ve esnek çevre düzenlemeleri gibi sebeplerle güney eyaletlerine, özellikle Louisiana’ya taşınmıştır.[26] Tuana, plastik sorununa eğilerek kamu sağlığını etkileyen maddi-semiyotik etkileşimlerin bir tablosunu sunar. Polivinil klorür (PVC), ucuz ve kolay şekil alabilen bir malzemedir, yaygın bulunur ve bedenleri dönüştürür:
Moleküler düzeyden başlayarak, ftalatların ve vinil klorürün hem insan hem de insan olmayan hayvan bedenlerinde kansere yol açabilecek karmaşık etkileşimlere neden olduğunu biliyoruz. PVC tozunu fabrika işçileri solur; plastikler yakıldığında ise yakma tesislerinin yakınında yaşayanlar bu maddeleri solur. Bedenlerimizin ve PVC’nin akışmaz gözenekliliği, moleküllerin alışverişine olanak tanır; PVC ve ftalatlar, özellikle bağırsaklarımızın ve akciğerlerimizin mukozal zarları olmak üzere, derinin ve dokunun gözeneklerinden geçer. Plastik, ete dönüşür.[27]
“Plastik et”, bir diğer akışmaz gözeneklilik fenomenidir. Bedenin gözenekliliği cazip bir metafor veya estetik bir icat değil, moleküler bir gerçektir: “Moleküler etkileşim bir kere gerçekleştiğinde, doğa/kültür, doğal/yapay ayrımı diye bir şey kalmaz.”[28]
Plastik endüstrilerinin işleyişi, yoksulluk, ırkçılık, sınıfçılık, siyasi yozlaşma, ahlaki iflas, çevresel tehlikeler ve tedaviye erişim eşitsizlikleriyle derinlemesine bağlantılıdır. Mississippi’deki plastik fabrikalarında çalışan işçilerin bedenleri, gevşek çevre politikaları, yozlaşmış siyasetçiler, plastik üretim-tüketim süreçleri, kirlilik, atık bertaraf teknikleri gibi süreçler ve etkileşimlerle dönüşümden geçmiştir. Üretim tesislerinin ekonomik açıdan dezavantajlı bölgelerde yoğunlaşması, çevresel ırkçılık ve sınıfçılığın kesişim noktalarını sergiler. Ciddi kaynaklara sahip olan plastik endüstrisi, etkili lobi faaliyetleri yürütmüştür. Politik müdahalelerin başarısızlığı, plastik fabrikaları ve yakma tesislerinde çalışan sanayi işçileri ile kirlilik kaynaklarının yakınında yaşayan bölge halkı üzerinde orantısız etkiler yaratmıştır. Bu tablo, plastik üretiminin kırılgan topluluklar üzerindeki geniş toplumsal-çevresel etkilerini gözler önüne serer.[29]
Sonuçta, kentin topografyası, toksik yükü ve sosyo-politik yapıları, birbirinden sorunsuzca ayrılıp ilgisiz kategorilermiş gibi incelenemez. Katrina Kasırgası yalnızca sıcak körfez sularının değil, aynı zamanda “bölgenin coğrafi tarihinin, deniz seviyesinin altında yaşamanın getirdiği psikolojinin, kurumsal ırkçılığın ve yoksulluğun, bölgenin ve ülkenin ekonomik yapısının”[30] sonucudur; insan ve insan olmayanın etkileşimlerinin, New Orleans’ın toplumsal, kültürel ve ekonomik koşullarının, sınıfsal ve ırksal ayrımcılığın tarihsel mirasıyla üretilen maddi-semiyotik bir olaydır. İklim değişikliği, ihmal edilmiş altyapı, sorunlu kentsel planlama, sanayi faaliyetleri ve ırksallaştırılmış sınıfsal kırılganlıkların iç içe geçtiği bu süreç, doğal güçlerle toplumsal-maddi yapıların etkileşiminin en çok marjinalleştirilmiş ve kırılgan toplulukları etkilediğini açıkça gösterir. Gözeneklilik simetrik bir olay değildir. Bazı bedenler adaletsizliğe diğerlerinden çok daha fazla maruz kalır.
Geçişken Bedensellik ve Toksik Bedenler
Bedenler dünyayla kurdukları ilişkiler ve maddi etkileşimler aracılığıyla emer, muhafaza eder ve yeniden şekillenir. Eyleyicilerin komplike ilişkileri akışmaz gözeneklilikle süregiderken beden saf değildir, mesafe diye bir şey yoktur.
Stacy Alaimo, geçişken bedenselliği, “insanı maddelerin akışları ve çevrelerin eyleyicilikleri ile daima iç içe geçmiş olarak kavrayan yeni materyalist ve posthümanist bir insan anlayışı”[31] ve “çevreciliği sırf isteğe bağlı dışsal bir uğraş gibi gören aşkınlık ve katılık fantezilerini reddeden bir ekomateryalizm biçimi”[32] olarak tanımlar. Bu çerçevede beden kapalı ve mühürlenmiş bir bütün değil, açık, değişken ve çevresiyle sürekli alışveriş ve etkileşim hâlinde bir yapıdır. İnsan bedeni, yalnızca insana ait özerk bir varlık değil, toksinlerin, mikropların, hormonların ve endüstriyel kalıntıların dolaştığı, biriktiği ve dönüştürdüğü bir ara alandır. Alaimo, geçişken bedenselliği Haraway’in feminist epistemolojisinden ve özneyi söylemsel sistemler matrisine gömülü olarak ele alan Judith Butler’dan ilhamla geliştirir. Geçişken bedensellik, aynı zamanda “öznenin ilişkiselliğe içkin maddi eyleyiciler ağlarından ayrılamayacağını (Karen Barad) ve bu nedenle risk toplumunun sarsıcı epistemolojik açmazlarını görmezden gelemeyeceğini (Ulrich Beck)” ileri sürer.[33] Bu yönüyle kavram, Tuana’nın akışmaz gözenekliliğinde olduğu gibi, bedenler ile çevreler arasındaki etkileşimlerin maddi ve etik sonuçlarına vurgu yapar. Zaten Alaimo’ya göre akışmaz gözeneklilik, geçişken bedenselliğin kavramsal özünü yansıtır çünkü biyolojik, toplumsal ve politiği birbirine bağlayan “geçirgen zarlar”a odaklanan, bilimsel, etik ve politik bağlamlarda maddi etkileşimleri anlamaya imkân veren güçlü bir modeldir.[34]
Alaimo, geçişken bedenselliği Greenpeace’in cıva testine katılmasıyla beraber fark etmiştir.[35] Bir tutam saç kesip Greenpeace’e gönderir ve bedeninde ne kadar cıva bulunduğuna dair bilgiler içeren bir yanıt alır: “Bunu düşünmek ve sonra o cıvanın oraya nasıl geldiğini sorgulamak -hava kirliliği yoluyla mı, çocukken ton balığı yememden dolayı mı; bunun ne anlama geldiğini düşünmek- rahatsız edici bir deneyimdi ve beni kendi bedenimi/benliğimi zaman ve mekân boyunca çözülmüş olarak tasavvur etmeye itti.”[36] Greenpeace’in cıvanın insan sağlığı üzerindeki etkileri, cıva maruziyetinin nasıl azaltılabileceği ve politik önlemler hakkında bir rapor göndermesiyle, Alaimo bilim, beden ve politik eylemlerin birbirine bağlı olduğunu, bu ağların geçişken bedenselliğe yol açtığını gözlemler.
Biyolojik bedeni paranteze alıp izole etmek ve onun evrimsel, tarihsel ve hâlen süren maddi dünya bağlantılarını kesmek, etik, politik ya da teorik olarak arzu edilir olmayabilir. Geçişken bedensellik bu duruma bir alternatif sunar. Beden teorileri, çevre teorileri ve bilim ve teknoloji çalışmalarının üretken biçimlerde kesiştiği teorik bir zemindir. Dahası, insan bedenselliği ile insan olmayan doğa arasındaki hareket, maddi ile söylemsel, doğal ile kültürel, biyolojik ile metinsel olanın iç içe geçmiş coğrafyalarında ilerleyen zengin ve karmaşık analiz biçimleri gerektirir.[37]
Dolayısıyla çevre mutlak bir dışsallık, insan eylemlerinin sabit bir yüzeyi değil de tüm varlıkların birlikte yarattığı maddi etkileşimdeki eyleyiciler ve süreçlerden oluşan bir ağdır. İnsan ayrıcalıklı bir varlık değildir ve merkezi konumundan edilmelidir. “Aydınlanmanın mirası olan insan tasavvurları, maddeyi metaya dönüştüren kapitalist tüketimcilik ve genin izole, denetleyen ve denetlenebilir bir varlık olduğu yönündeki popüler anlayış”[38] terk edilmelidir. Sınırların etik eylem açısından hem sorunlu hem de yaşamsal olduğu düşüncesi burada da önemlidir. Eyleyiciler, bedenler ve varlıklar arasındaki etkileşimler kadar sınırların nasıl çizildiğini de fark etmek, bizi çevresel adalet meselelerine eleştirel yaklaşmaya ve Antroposen’de çevre sorunlarına ve iklim değişikliğine nasıl yaklaştığımızı yeniden düşünmeye yönlendirir. Alaimo’nun da gözlemlediği gibi, hem gündelik yaşamda hem de daha geniş sosyo-politik bağlamlarda insan ve hayvanların maddi eyleyicilikleri giderek daha fazla kabul edilmekte, etkileşimleri görünür hâle gelmektedir ve bu tanıma ve onaylama pratiği, “katı sınırlarla belirlenmiş bireysel tüketiciler ve zararsız, ayrık ürünler” mitini sürdüren küresel kapitalizm ve tıbbî-endüstriyel kompleks gibi güç odaklarına karşı durmaktadır.[39] Geçişken bedensellikte insan bir kategori ve beden olarak kırılgan görüldüğünden, ilişkilerin iç içeliğini merkeze alan geçişken bedenselliğe dayalı bir etik doğar. Alaimo, bedenlerin su, besin, toksin, maddelerin dolaşımıyla ve mekânla kurduğu ilişkileri fark etmenin, eylemlerimizin sonuçları karşısında sorumluluk üstlenmeyi gerektirdiğini söyler. İnsan olmayan eyleyiciliğin tanınması, yaşamın farklı biçimlerinin birlikte var olabileceği alanlara duyulan ihtiyacı belirginleştirir ve insan faaliyetlerinin her zaman daha geniş bir dünyaya gömülü olduğunu hatırlatan etik bir perspektif açar.[40] Bedenin maddelere karşı geçirgenliği, çoğu zaman inkâra, aşkınlık fantezilerine veya hızlı çözümlere götürür. Fakat geçişkenliği fark etmek, karşılıklı bağımlılığı, kolektif bilgiyi ve önleyici pratikleri vurgulayan posthüman bir çevreciliğin ortaya çıkmasına da zemin hazırlayabilir. Maddi eyleyicilerin öngörülemezliği ve denetlenemezliğinin kabulü, ihtiyatlı ve önlem odaklı eylemleri zorunlu kılar.
Beden, çevre ve kültürün birbirine bağlılığı ve dolanıklığı, Alaimo’nun “toksik bedenler” (toxic bodies) kavramıyla pekişir:
Aynı kimyasal madde, onu üreten işçileri, üretimin gerçekleştiği mahalleyi ve en sonunda onu tüketen bitki ve hayvan ağını zehirleyebildiğinden, toksinlerin dolaşımı; çevresel sağlık, işçi sağlığı, emek, çevresel adalet, halk epidemiyolojisi, çevrecilik, ekolojik tıp, engelli hakları, yeşil yaşam, antiküreselleşme, tüketici hakları ve çocuk sağlığı ile refahı gibi çeşitli hareketler arasındaki bağlantıları açığa çıkarır. Toksinlerin dolaşımı, insanların kendi esenliklerinin gezegenin geri kalanınınkinden bağımsız olduğunu ya da “doğa”yı korumanın sadece onu “korunmuş” sayılan ayrı, belirli alanlara hapsetmekle mümkün olduğunu hayal etmelerini neredeyse imkânsızlaştırır. Başka bir deyişle, geçişken bedenselliğin etik mekânı hiçbir zaman başka bir yer değildir; bozulmuş ve sürekli dönüştürücü biçimlerde olsa bile, her zaman hâlihazırda burasıdır.[41]
Toksik bedenler, çevrecilik, insan sağlığı ve sosyal adalet arasındaki içsel bağlantıyı gözler önüne serer; hem insan olmayan yaşam formlarının öngörülemezliğini hem de insan bilgisinin sınırlarını kapsayan epistemolojik çerçeveleri yeniden düşünmeye iter. Bu yeniden düşünme, maddi ve bedensel bir etiği, daha esnek epistemolojileri ve insan topluluklarıyla, insan olmayanla ve ekosistemlerle şefkatli ilişkiler kuran evrimsel bir pratiği besler. Bedenlerin su, hava, atık ve diğer bedenlerle nasıl etkileştiğine dair farkındalığa dayanan bir bedenlerarası etik inşa edilmesi gerektiğini vurgular.
Geçişken bedensellik, Mississippi’deki plastik endüstrilerinde çalışan işçilerin yanı sıra, örneğin “kapitalizm altında pankreas” (pancreas under capitalism) ve “proleter akciğer” (proletarian lung) vakalarında da görülür. Biyoloji ve toplumsal yapıların birbirini karşılıklı biçimlendirdiği bu süreçte işçi bedeni ile sosyo-politik alanın etkileşimleri açıktır. İnsan ekolojisi, toplumların ve sınıf, toplumsal cinsiyet, etnik köken gibi etmenlerin etkileşimleriyle şekillenir; ırkçılık da çevreseldir. “Sosyo-politik güçler insan bedenine sızan çevreler yaratır”: “‘kapitalizm altında pankreas” ve ‘proleter akciğer’, sınıfsal (ve ırksal) baskının bedensel etkilerine tanıklık eder; biyolojik ile toplumsalın ayrı alanlar olarak düşünülemeyeceğini gösterir.”[42] Bu olaylar, sosyo-kültürel koşulların bir insan organını nasıl dönüştürebileceğini, işçinin sistemsel-çevresel etkenlere karşı savunmasızlığını açığa çıkarır ve çevresel adalet sorununa dikkat çeker.
Irkın yeri, toksik bedenler ve yoksulluk etkileşiminde merkezi bir noktadadır. Irk, ABD’de zehirli atık sahalarının konumuna bakıldığında belgelenmiş en önemli etkendir.[43] “New Orleans sakinlerinin %67’si siyah ve yaklaşık yarısı yoksul. 1999 Nüfus Sayımı’na göre, New Orleans’ta insanların %27,9’u yoksulluk sınırının altında, çocukların %38’i yoksulluk içinde yaşarken, bu oran Amerika Birleşik Devletleri genelinde ortalama %17. Bu çocuklar da genellikle siyah. Louisiana’da siyah çocukların %44’ü, beyaz çocukların ise %9’u yoksul ailelerde yaşıyor.”[44]
Irk ve yoksulluk, inatçı maddi-semiyotik yapılar aracılığıyla bedenleri ve psiko-sosyal yapıları kökten biçimlendiren güçlerdir. Tuana şöyle ifade eder, “Yetersiz beslenerek büyümek fizyolojik gelişimini etkiler. Eğitsel kaynaklardan yoksun büyümek bilişsel gelişimini etkiler. Kurumsal ırkçılığın etkileri altında büyümek kurumlara olan güvenini etkiler.”[45] Bu muhakeme açık veya basit görünse de Tuana, Katrina Kasırgası’nın ortaya çıkardığı yoksulluğu gören birçok gözlemcinin nasıl da şok yaşadığını vurgular. İnkâr ve cehalet de sosyo-ekonomik ve ırksal etmenler kadar güçlü olabilir. Dolayısıyla, “cehaletin nasıl maddileştiğini, onun üretimi ve sürdürülmesinde çıkarı olan kurumlar ve güdülerin nasıl işlediğini”[46] fark etmek, bilgi eksikliğimizi sorgulamak, onun hesabını vermek, yoksulluğu insanların yaşamlarında ısrarcı ve içkin kılan maddi-toplumsal etkileşimleri ve işlemekte olan cehalet epistemolojisini ayrıştırabilmek gereklidir.
Flint Su Krizi: Su Borusu ve Kan Dolaşımının Dolanıklığı
Geçişken bedensellik ve akışmaz gözeneklilik, bir diğer örnek olarak, yine çevre, ırk, yoksulluk ve toksik bedenlerin iç içeliğinin görüldüğü Flint Su Krizi’nde de ortaya çıkar. 2014-2019 yılları arasında Michigan’ın Flint şehrinde, belediye su temin sisteminden kaynaklanan ve maliyetleri düşürmeye yönelik alınan önlemlerin yol açtığı kriz, on binlerce Flint sakininin tehlikeli seviyelerde kurşuna maruz kalmasına, can kaybı ve hastalıklara yol açan Lejyoner hastalığı salgınlarına neden olmuştur. Şehir suyunda 13.200 ppb kurşun tespit edilmiş, kriz bilhassa çocuklarda tehlikeli seviyede kurşun birikimine neden olmuş, insanlar gibi hayvanları da etkileyen toksik zincir, test kitleri, şişelenmiş su ve filtreler uğruna uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştır.[47] Borulardan evlere kurşun akarken, halka aylar boyunca suyun güvenli olduğu söylenmiştir.[48]
“Su” hem bir doğal kaynak hem de bir düşünsel mesele olarak hayli karmaşıktır. Bir su kütlesi ya da akışı, daima kesişen girift güçlerce şekillendirilen ve içkin olarak kompleks bir maddi-semiyotik olaydır. Su, bedendir, tarihtir, anlatıdır. Astrida Neimanis’in dediği gibi, sudan bedenler olarak bizler, her zaman onun sürecine dâhilizdir;[49] Su akıntıları, “toksisite, kuirlik, sömürgecilik, cinsel fark, küresel kapitalizm, hayal gücü, arzu ve çoktürlü toplulukların da akıntılarıdır. Suyun geçişleri ne mutlaka iyicil ne de mutlaka tehlikelidir. Bu geçişler, çokkatmanlı marjinalleştirilme ve aidiyet biçimlerimizin maddi haritalarıdır.”[50] Suyun akışı nötr bir olay değildir; bazı bedenlere hayat taşırken, bazılarına zehir, ölüm, acı taşır.
Flint’in maddi-semiyotik ağında belirleyici rol oynayan bir olay, “Flint Su Krizi Feminist Bir Meseledir” başlıklı blog yazısında aktarıldığı gibi, otomotiv endüstrisinin bölgeden çekilmesiyle beraber yükselen yoksulluk oranıdır.[51] Neredeyse yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan ve yarısından çoğu siyah olan Flint sakinleri arasında yoksulluktan orantısız etkilenenler, beyaz olmayan kadınlar, bekar anneler ve yalnız yaşayan yaşlı kadınlardır. Kriz aynı zamanda Flint’te yaşayan bin kadar belgesiz göçmeni de etkilemiştir. Yaklaşık 9.000, 10.000 çocuk ve binlerce hamile kadın zehirli suya maruz kalmıştır. Düşük yapan kadınların sayısının artması ve hamileliğe bağlı başka sağlık sorunlarına yol açmıştır. Neticede kriz, ekonomik, ırksal, çevresel sorunlar ile göçmen adaleti, kadın ve üreme sağlığı sorunlarının bir araya gelip karmaşıklaştırdığı adalet sorununu ortaya çıkarır.
Flint Su Krizi’ne Alaimo’nun sunduğu kavramsal mercekle baktığımızda, onu toksik bedenselliğin alanı olarak görürüz. Kurşun zehirler, beyin gelişimini değiştirir, hormonları bozar. Toksik beden, çevresel şiddet ve ihmalkârlığın sahnesidir. Tuana’nın sunduğu mercekten baktığımızda, Flint Su Krizi akışmaz gözenekliliğin işleyişini örnekler. Krizde maddi-semiyotik süreklilik açığa çıkmış, su borusu ile kan dolaşımı arasındaki kırılgan sınır resmen çökmüştür.
Toksik Yükün Külfeti
Katrina Kasırgası, Flint Su Krizi, plastik et, toksik bedenler, “proleter akciğer” ve “kapitalizm altındaki pankreas” gibi örneklerde akışmaz gözenekliliği ve geçişken bedenselliği fark etmek, ırk ve sınıfın bedensel, maddi ve söylemsel gerçeklikleri nasıl biçimlendirdiğini görmeyi sağlar. Bu fenomenlerde, yoksullar, yerli halklar ve beyaz olmayanlara orantısız bir toksik yük bırakılmıştır.[52]
Zaten maruziyet eşit dağıtılan bir şey değildir. Yoksulların, engellilerin, ırksallaştırılmış ve coğrafi olarak dışlanmış toplulukların, örneğin, atık yakma tesislerinin yakınında yaşaması, yüksek riskli işlerde çalışması, temiz su ve havaya erişimden yoksun kalması daha olasıdır. Çevresel adaletsizlik tesadüf veya kaza değil, bilfiil üretilen, sistemik, inatçı bir gerçektir.
Maruziyet, çoğu zaman bilinçli bir cehaletle dağıtılıp sürdürülür; tekrarlamak gerekirse, “cehalet maddileşir.”[53] Yani risk ve zarar, sindirilene, iyice yerleşip kök salana kadar sistemlere, bürokrasiye, politikalara işlenir, mağduriyeti ispat ve onunla başa çıkma yükü de hâlihazırda bu olayların korkunç yüzüne maruz kalmış olanların omuzlarına bırakılır.
Alaimo da “kapitalizm altında pankreas” ve “proleter akciğer” fenomenlerinden bahsederken, yüzyıllara yayılan emek sömürüsüne, toksik maruziyete ve ırksallaştırılmış ihmal kaynaklı fizyolojik krize işaret eder.[54] Tuana’nın Kanser Sokağı bölgesi analizi, ırksallaştırılmış coğrafyaların maddi açıdan da ölümcül olduğunu gösterir; hava, toprak ve su, bazı toplulukların gözden çıkarılabilirliğine dayalı politikaları yansıtır. Aynı zamanda, çevresel adaletsizlik, sadece kimin nerede yaşadığıyla değil, zararın herkes adına hangi bedenlere yüklendiğiyle ilgili bir meseledir.
Etkileşimci yaklaşım, geleneksel onto-epistemolojinin terk edilmesi gerektiğini gösterir. Dünya pasif doğa ve aktif toplumun sahnesi değil, bedenler, çevreler, olaylar ve tarihlerin etkileşimiyle, maddi-söylemsel süreçlerle örülen fenomenlerin süregiden eseridir, İklim değişiminden pandemilere kadar her doğal kriz aynı zamanda kültürel, bedensel, altyapısal, ekonomik, politiktir.
Alaimo, bizi gözenekli varoluşumuzun verdiği rahatsızlıkla baş başa kalmaya çağırır. Kapanmış, mühürlenmiş özne fantezisi sırf sorunlu değil, tehlikelidir de. Maddilikten yola çıkıp, toksinlerin hareketini izlediğimizde, bilimsel, ekonomik, politik ve etik boyutları birleştiren disiplinlerarası bir yaklaşımın vazgeçilmezliğini görürüz. Kapsayıcı bir bakış, insan, hayvan, sağlık, tıp, iş sağlığı ve güvenliği, engelli hakları, çevresel adalet ve vahşi yaşamın korunması odaklı çevrecilik gibi, genelde birbirinden yalıtılmış olarak ele alınan meseleleri ve grupları bir arada ve etkileşim halinde görür.[55]
Neticede, bir dahil olma etiği vurgulanır. Sakatlayıcı bir suçluluk veya utançtansa her an zaten işin içinde olduğumuzun derinlemesine kabulü, küresel ekolojik çöküş karşısında inkârın ve cehaletin lüksünü reddetmekle ilgili bir meseledir. Paylaşılan kırılganlıklardan başlayan ama orada sonlanmayan dayanışma biçimleri geliştirmenin önemini gösterir.
Bu kabul veya anlayış, neden bazı bedenlerin daha fazla hasta olduğunu, neden bazı çevrelerin daha fazla hasar gördüğünü, neden bazı canlıların daha fazla gözden çıkarıldığını anlamakla ilgili bir düşünsel emektir. Krizin yukarısında veya ötesinde değil de krizin içinden konuşmak için bir dil, disiplinler, ölçekler ve türler arasında gidip gelerek düşünmek için bir araçtır. Etin, altyapının, iktidarın dağınık, kompleks, üretilmiş gerçekliklerine karşı konumlu bir etiği teşvik eder. Neticede, iç ve dış arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği bir dünyada, Haraway’in dediği gibi, belayla kalmak[56] ve onun içinden nefes almayı, düşünmeyi, eylemeyi öğrenmek, anlamak gerekir.
[1] Donna Haraway, “Morphing in the Order: Flexible Strategies, Feminist Science Studies, and Primate Revisions,” The Haraway Reader, der. Donna Haraway (New York: Routledge, 2004), 201.
[2] Nancy Tuana, “Viscous Porosity: Witnessing Katrina,” Material Feminisms, der. Stacy Alaimo ve Susan Hekman (Bloomington: Indiana University Press, 2008), 208.
[3] Tanja Kubes, “New Materialist Perspectives on Sex Robots: A Feminist Dystopia/Utopia?,” Feminist New Materialisms: Activating Ethico-Politics Through Genealogies in Social Sciences, der. Beatriz Revelles Benavente, Monika Rogowska-Stangret ve Waltraud Ernst (Basel: MDPI, 2018), 106.
[4] Tuana, “Viscous Porosity,” 209.
[5] Beatriz Revelles-Benavente, Waltraud Ernst ve Monika Rogowska-Stangret, der., Feminist New Materialisms: Activating Ethico-Politics through Genealogies in Social Sciences (Basel: MDPI, 2018), 2.
[6] Iris van der Tuin, Generational Feminism (Lanham, MD: Lexington Books, 2015).
[7] Stacy Alaimo ve Susan Hekman, der., Material Feminisms (Bloomington: Indiana University Press, 2008), 7–9.
[8] Stacy Alaimo ve Susan Hekman, der., Material Feminisms.
[9] Vicki Kirby, der., “Matter Out of Place: ‘New Materialism’ in Review,” What If Culture Was Nature All Along? (Edinburgh: Edinburgh University Press, 2017), ix.
[10] Karen Barad, “Nature’s Queer Performativity,” Kvinder, Køn & Forskning 1–2 (2012): 47.
[11] Tuana, “Viscous Porosity,” 190.
[12] Tuana, “Viscous Porosity,” 190.
[13] Tuana, “Viscous Porosity,” 190.
[14] Tuana, “Viscous Porosity,” 188.
[15] Tuana, “Viscous Porosity,” 194.
[16] Sarah Gibbens, “Here’s What Made Hurricane Katrina One of the Worst Storms in U.S. History,” National Geographic, 16 Ocak 2019, https://www.nationalgeographic.com/environment/article/hurricane-katrina
[17] Gibbens, “Here’s What Made Hurricane Katrina One of the Worst Storms in U.S. History.”
[18] Rachel Luft, “Beyond Disaster Exceptionalism: Social Movement Developments in New Orleans after Hurricane Katrina,” American Quarterly 61, no. 3 (2009): 499–527; Robert D. Bullard ve Beverly Wright, der., Race, Place, and Environmental Justice After Hurricane Katrina (New York: Routledge, 2009).
[19] Tuana, “Viscous Porosity,” 192.
[20] Tuana, “Viscous Porosity,” 194.
[21] Tuana, “Viscous Porosity,” 195.
[22] Tuana, “Viscous Porosity,” 195-196.
[23] Tuana, “Viscous Porosity,” 195.
[24] Tuana, “Viscous Porosity,” 198.
[25] Human Rights Watch, “US: Louisiana’s ‘Cancer Alley’ Dire Health Crisis from Government Failure to Rein in Fossil Fuels,” 25 Ocak 2024, https://www.hrw.org/news/2024/01/25/us-louisianas-cancer-alley
[26] Tuana, “Viscous Porosity,” 199.
[27] Tuana, “Viscous Porosity,” 209.
[28] Tuana, “Viscous Porosity,” 202.
[29] Tuana, “Viscous Porosity,” 200.
[30] Rebecca Tillman, “Toward a New Materialism: Matter as Dynamic,” Center for Humans & Nature, 2015, https://humansandnature.org/toward-a-new-materialism-matter-as-dynamic/
[31] Stacy Alaimo, Exposed: Environmental Politics and Pleasures in Posthuman Times (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2016), 112.
[32] Alaimo, Exposed, 113.
[33] Alaimo, Exposed, 112–113.
[34] Stacy Alaimo, Bodily Natures: Science, Environment, and the Material Self (Bloomington: Indiana University Press, 2010), 15.
[35] Julia Kuznetski, “Transcorporeality: An Interview with Stacy Alaimo,” Ecozon@ 11, no. 2 (2020): 139, https://ecozona.eu/article/view/3478
[36] Kuznetski, “An Interview with Stacy Alaimo.”
[37] Alaimo, Bodily Natures, 3.
[38] Alaimo, Bodily Natures, 147.
[39] Alaimo, Exposed, 112.
[40] Alaimo, Bodily Natures, 157.
[41] Alaimo, Bodily Natures, 18.
[42] Alaimo, Bodily Natures, 28.
[43] Alaimo, Bodily Natures, 29.
[44] Tuana, “Viscous Porosity,” 205.
[45] Tuana, “Viscous Porosity,” 203.
[46] Tuana, “Viscous Porosity,” 208.
[47] Michael Ray, “Flint Water Crisis,” Encyclopaedia Britannica, 2024.
[48] Ray, “Flint Water Crisis”; National Women’s Law Center, “The Flint Water Crisis Is a Feminist Issue,” 2016, https://nwlc.org/the-flint-water-crisis-is-a-feminist-issue/
[49] Astrida Neimanis, Bodies of Water: Posthuman Feminist Phenomenology (London: Bloomsbury, 2017), 38.
[50] Neimanis, Bodies of Water, 15.
[51] National Women’s Law Center, “The Flint Water Crisis Is a Feminist Issue,” 2016.
[52] Alaimo ve Hekman, Material Feminisms, 9.
[53] Tuana, “Viscous Porosity,” 203.
[54] Alaimo, Bodily Natures, 28.
[55] Alaimo ve Hekman, Material Feminisms, 9.
[56] Haraway, Staying With The Trouble’da şöyle yazar: “Belayla kalmak, gerçekten şimdide olmayı öğrenmeyi gerektirir; korkunç ya da cennetsi geçmişler ile kıyametsel ya da kurtarıcı gelecekler arasında kaybolan bir geçiş noktası olarak değil, yerlerin, zamanların, maddelerin ve anlamların sayısız natamam düzenlenişleri içinde birbirine dolanmış ölümlü yaratıklar olarak.”
Kaynakça
Alaimo, Stacy. “Trans-corporeal Feminisms and the Ethical Space of Nature.” Material Feminisms. Derleyen Stacy Alaimo ve Susan Hekman, 237–265. Bloomington: Indiana University Press, 2008.
Alaimo, Stacy. Bodily Natures: Science, Environment, and the Material Self. Bloomington: Indiana University Press, 2010.
Alaimo, Stacy. Exposed: Environmental Politics and Pleasures in Posthuman Times. Minneapolis: University of Minnesota Press, 2016.
Alaimo, Stacy, ve Susan Hekman, der. Material Feminisms. Bloomington: Indiana University Press, 2008.
Barad, Karen. “Posthumanist Performativity: Toward an Understanding of How Matter Comes to Matter.” Signs: Journal of Women in Culture and Society 28, no. 3 (2003): 801–831. https://doi.org/10.1086/345321.
Barad, Karen. Meeting the Universe Halfway: Quantum Physics and the Entanglement of Matter and Meaning. Durham, NC: Duke University Press, 2007.
Barad, Karen. “Nature’s Queer Performativity.” Kvinder, Køn & Forskning 1–2 (2012): 47–57. https://doi.org/10.7146/kkf.v0i1-2.28067.
Bullard, Robert D., ve Beverly Wright, der. Race, Place, and Environmental Justice After Hurricane Katrina: Struggles to Reclaim, Rebuild, and Revitalize New Orleans and the Gulf Coast. New York: Routledge, 2009.
Gibbens, Sarah. “Here’s What Made Hurricane Katrina One of the Worst Storms in U.S. History.” National Geographic, 16 Ocak 2019. https://www.nationalgeographic.com/environment/article/hurricane-katrina.
Haraway, Donna. “Situated Knowledges: The Science Question in Feminism and the Privilege of Partial Perspective.” Feminist Studies 14, no. 3 (1988): 575–599. https://www.jstor.org/stable/3178066.
Haraway, Donna. “Morphing in the Order: Flexible Strategies, Feminist Science Studies, and Primate Revisions.” The Haraway Reader. Derleyen Donna Haraway, xx–xx. New York: Routledge, 2004.
Haraway, Donna. Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene. Durham, NC: Duke University Press, 2016.
Human Rights Watch. “US: Louisiana’s ‘Cancer Alley’ Dire Health Crisis from Government Failure to Rein in Fossil Fuels.” 25 Ocak 2024. https://www.hrw.org/news/2024/01/25/us-louisianas-cancer-alley.
Kirby, Vicki, der. “Matter Out of Place: ‘New Materialism’ in Review.” What If Culture Was Nature All Along?, 1–26. Edinburgh: Edinburgh University Press, 2017.
Kuznetski, Julia. “Transcorporeality: An Interview with Stacy Alaimo.” Ecozon@ 11, no. 2 (2020). https://doi.org/10.37536/ecozona.2020.11.2.3478.
Luft, Rachel. “Beyond Disaster Exceptionalism: Social Movement Developments in New Orleans after Hurricane Katrina.” American Quarterly 61, no. 3 (2009): 499–527. https://doi.org/10.1353/aq.0.0100.
National Women’s Law Center. “The Flint Water Crisis Is a Feminist Issue.” 2016. https://nwlc.org/the-flint-water-crisis-is-a-feminist-issue/.
Neimanis, Astrida. Bodies of Water: Posthuman Feminist Phenomenology. London: Bloomsbury, 2017.
Ray, Michael. “Flint Water Crisis.” Encyclopaedia Britannica, 2024. https://www.britannica.com/event/Flint-water-crisis.
Kubes, Tanja. “New Materialist Perspectives on Sex Robots: A Feminist Dystopia/Utopia?” Feminist New Materialisms: Activating Ethico-Politics Through Genealogies in Social Sciences, der. Beatriz Revelles Benavente, Monika Rogowska-Stangret ve Waltraud Ernst, 92-105. Basel: MDPI, 2018.
Revelles-Benavente, Beatriz, Wolfram Ernst ve Magdalena Rogowska-Stangret. “Feminist New Materialisms: Activating Ethico-Politics through Genealogies in Social Sciences.” Social Sciences 8, no. 11 (2019): 296. https://doi.org/10.3390/socsci8110296.
Tillman, Rebecca. “Toward a New Materialism: Matter as Dynamic.” Center for Humans & Nature, 2015. https://humansandnature.org/toward-a-new-materialism-matter-as-dynamic/.
Tuana, Nancy. “Viscous Porosity: Witnessing Katrina.” Material Feminisms. Derleyen Stacy Alaimo ve Susan Hekman, 188–214. Bloomington: Indiana University Press, 2008.
Van der Tuin, Iris. “New Feminist Materialisms.” Women’s Studies International Forum 34, no. 4 (2011): 271–277. https://doi.org/10.1016/j.wsif.2011.04.002.
Van der Tuin, Iris. Generational Feminism. Lanham, MD: Lexington Books, 2015.








Beden–çevre ayrımının ne kadar geçirgen olduğunu bir kez daha fark etmemi sağladı, bu sürekli unuttuğumuz bir şey. Dünyadan gerçek örnekler de teoriyi canlı kılıyor. Teşekkürler.