2026 başladı. Bu yıl veya bir sonraki ne getirecek, yeryüzünde hiç kimse tam olarak bilmiyor. Krizlerin ortasında, çöküşün ve direncin aynı anda mümkün olabileceği zamanlardayız.
Küresel bir direnci ortaya çıkaracak şey de şüphesiz yaratıcı bir fikir olacaktır. Başka türlü bir hal, hiç duyulmamış bir hayal, reddedilemeyecek bir hedef! Bu mümkün mü gerçekten? İnsan türünün tıkandığı bu medeniyet durağını aşmamıza yardımcı olabilecek yaratıcı fikirler neden bir türlü gelmiyor?
Oysa medeniyetimizi kurma yolculuğumuzda birçok yaratım anı bizi bugünlere getirmişti. Karanlık yanlarımızı akla gelmeyecek vahşet örnekleriyle ortaya koyduktan sonra ehlileşmek, bir arada daha dengeli yaşamak istedik. Bizi diğer canlı türlerinden ayıran sırrımız, en az iki benzemezi yan yana getirerek beklenmedik bir “şey” yaratabilme yeteneğimizdi. Biz de kognitif bir içgüdüyle bu yeteneğimizi bilimde, felsefede, matematikte, sanatta, tıpta, toplum bilimlerinde harika fikirler yaratmak için kullandık. Sanatsal görümüzü yücelttik, üretmeyi sistemleştirdik, toplumsal sözleşmeler yarattık, doğuştan gelen haklarımızı keşfettik, sınırları aşan ticari ilişkiler geliştirdik.
Bunların hepsini sayısız yaratıcı fikirle mümkün kıldık. Ama bunları yaparken de zamanla hepsi için ayrı ayrı sektörler yarattık. Zihinsel emeğimizi, özellikle son birkaç yüzyıldır dönüştürerek, bugünkü piyasalaşmış haline getirdik. Yaratıcı enerjimiz işte buradan sonra belirsizleşmeye, tökezlemeye başladı; bir eksen kaymasına uğradı.
İtalyan anarşist filozof Franco “Bifo” Berardi, neoliberalleşmenin azametli başlangıç zamanlarında, yeni bir emekçi sınıfını şöyle tanımlıyor: Emeğini bedeniyle değil zihniyle üreten; yaratıcı potansiyelini özgürce kullanmak yerine, piyasaların ritmine, algoritmaların hızına ve sürekli üretim baskısına tabi kılan bir kesim. Bürolarda, plazalarda, köşe ofislerde, açık ofislerde, ev-ofislerde; sabit şekilde duran ve zihniyle birçok şeyin yürütülmesini sağlayan bireysel üniteler. Bu sınıfa mimarlar da dahildir, sigortacılar da; akademisyenler, reklamcılar ya da psikologlar da.
Zihinsel emek özellikle 1980’lerden itibaren, serbest piyasa ve neoliberal küreselcilik trendinde başlı başına bir üretim aracı ve meta olur, aynı anda: Ölçülür, paketlenir, hızlandırılır ve nihayetinde bugün, markalı içerik rejimi içinde dolaşıma sokulur.
2026’ya geldiğimizde artık yaratıcılık teknolojik bir tehdit altında gibi görünüyor ya da yaratıcıları tedirgin eden bir “yapay hayal gücü” hızla üzerimize geliyor. Zihinsel faaliyetleri birer veri akışına dönüşen Kognitarya sınıfının bir kısmı, çoğu ve belki de bir zaman geldiğinde tamamı bu yapay zekalarla ikame edilecek. Hele ki yaratıcı sektörler… Herkes yapay olanın eserleri ve hızıyla dehşete düşmüş durumda. Oysa halihazırda içinde debelendiğimiz yaratıcılık çukurunun son hali sanki kimseyi ilgilendirmiyor. Zaten sentetik, zaten sınırlı, çoktandır özgür ve özgün değil.
Yaratıcı Emeğin Çöküşü
Öyle bir dehşet ki adını koyabilmek için yeni kavramlar türetiyoruz. Bifo’nun “Kognitarya”sına, Braidotti’nin “Wetware”i[1] eşlik etsin.
İnsan sonrası duruma odaklanmış feminist teorisyen ve filozof Rosi Braidotti’ye göre Wetware “Canlıyı sibernetik bir organizma olarak gören bilişselliğin türettiği bir kavram. Bu kavramda canlı bedeni, bilgisayarın işleyişiyle benzerlikler taşır. Software, hardware, wetware.”
Bugünün dijital varoluşlar dünyasında “ağ”a bağlı herkes birer biyo-donanım, birer wetware. İnsan-merkezli bir medeniyet, dikkat odaklı algoritmik bir sürüncemeye dönüşmüş durumda. Kavramlar bitmiyor, elimizde sadece işin teorisini çatallaştırmak mı kaldı? Madem öyle biraz da çarpıştıralım kavramları… Berardi’nin Kognitarya / Bilişsel emek sınıfı olarak tanımladığı kesim bir bakıma Varoukofis’in Vassal’larına karşılık geliyor. Ve bu sınıfın tamamı da wetware işleviyle “dünya ağı”na sımsıkı bağlı.
20.yüzyılının kas gücünü sömüren kapitalizminden sonra, 21.yüzyılın zihinsel yaratıcılığı sömüren hiper-kapitalizmine hoş geldik. Şimdi metası “yaratıcı fikir” olan sektörlerde çalışan milyonlarca yazar, yönetmen, mimar, müzisyen, ressam, akademisyen, düşünür, tasarımcı olarak, Neoliberal kültür endüstrisinin bir parçasıyız. Bu çağın kültürünü de dominasyon ve manipülasyonla şekillendiriyoruz. Özgün değil, brief’liyiz; özgür değil, bağımlıyız.
Zihinlerini yaratıcı sektörlerde yeni fikirler bulmak için çalıştıran “Vassal kognitarya sınıfı”nın canlı donanımları, üretken bilginin taşıyıcı gücü olarak sisteme bağlanmış halde. İnternetin hızla küreselleştiği ve piyasalaştığı senelerde yazdığı “Sanat Komplosu”nda[2] Baudrillard, sanatın ve dolayısıyla da yaratıcılığın ikonkırıcı hale geldiğini faş ediyor: “Modern ikonkırıcılık artık imgeleri yok etmekten değil, imge imal etmekten, görülecek hiçbir şeyin olmadığı bir imge bolluğu imal etmekten oluşuyor.”
Vassal’ların yarattığı her yeni fikir, paketleniyor; paylaşılabilir, ölçülebilir, kategorize edilebilir hale getiriliyor. Sahici üretim, yerini performatif üretime bırakıyor. Yeni ekonomiyi var eden Vassal’lar, dolaşımdaki her türlü “içeriğin” yaratılmasından, pazarlamasından sorumlu zihinler. Bu pisliğe bulaşmamış olduğunu varsayanlar da tekno-feodal ağaların türlü “aklama” projelerinin ulvi yaratıcıları ya da paydaşları olarak öne çıkıyor. Ya da “Serf”ler böyle sanıyor.
Yanis Varoufakis’in Technofeudalism: What Killed Capitalism[3] kitabında metaforlaştırdığı bu yeni feodal düzenin hiyerarşisinde, en alttaki kesim Serfler. Yaratıcı “ürünlerine” sosyal medya üzerinden dokunabildiğine inanan, bu metaları tüketen, gönüllü pazarlayan, içerikleştirilme sürecine katkı sağlayan, veri yaratan, izleyen, kaydeden kitle. Tabii ki Serf’ler de wetware.
Bu yeni muğlak sistemde tüm sınıfsal yapılar internete bağlandıkça, tıkladıkça, izledikçe, paylaştıkça artı değer yani veriler yaratıyor; bu verilerin satın alınması ve işlenmesi sayesinde yaratılan dezenformasyonla da manipüle ediliyor.
Buradan Kaçış Yok
Müjdelerine devam ediyor Baudrillard[4]: “Ekranların yüzeysel sanallığında, temsilin sonuna, estetiğin sonuna, bizatihi imgenin sonuna vardık.”
Hem de elbirliğiyle, en “yaratıcı” biçimlerde. Bir zamanlar “gösteri” diye tanımlanan şey çoktan kendini aştı, anlamsızca kitleselleşti ve yok edildi. Böylece çokça övündüğümüz medeniyetimize gömülmüş, yönsüz, hayalsiz, tuhaf bir bilinç hâline düşmüş olduk. Neoliberal ekonominin en rafine biçimlerini her gün, hep birlikte, yeniden üretiyoruz. Yaratıcılığımız, bireysel özgürlükle değil, kurumların ve iktidarların, fonların ve artık yeni platform ekonomisinin izin verdiği kadarıyla var olabilir.
Bu bir kriz ve insan yaratıcılığının karşı karşıya kaldığı içgüdüsel eğilimin altını bir de Agamben[5] çiziyor: “Kriz koşullarında “performans”ın ve sanatçıların yaratıcı ya da konsept oluşturma içerikli faaliyetlerinin, “eser” olarak görmeye alıştığımız şeyin yerini alma eğiliminin giderek güçlendiğini biliyoruz.”
Kriz her günün rutini olunca yapılacak tek şey kendi yoluna bakmak gibi duruyor. Kognitarya, yaratma becerisini, en tepedeki Lordlar ve onları temsil eden türlü kurumlara satıyor. Yaratıcıların patronlarını, hamilerini, ödüllendiricileri, kısıtlayanları, yeşille-sanatla-sosyal sorumlulukla aklayanları hepimiz yakından tanıyoruz. Onlar için çalışıyor, onları görmezden geliyor, onlara kattığımız gücü önemsemiyoruz. Başka türlü bir ilerlemeyi mümkün kılabilecek tüm yaratıcı güç, içerik partikülleri şeklinde Lord’ların etek uçlarına serpilmiş.
Yaratıcılıkta Anlam Krizi
“Henüz her şeyi yitirdiklerinin bilincinde değiller ve bir tür batıl inançla kendileriyle barışık olmayı başarıyorlar.”
Jean Baudrillard, Sanat Komplosu
Tüm bu içerikleri üreten yaratıcı zihinler, yani Vassal’lar için yaratıcılık; network ilişkilerine, platformlara, rekabete tabi. Sanatçılar, yönetmenler, yazarlar, mimarlar, müzisyenler, uygulama geliştiriciler, tasarımcılar bu şartlar altında üretmek durumunda ve “piyasa” dinamiklerine uygun sınırlar içinde, geçinebilmek için çalışıyor. Yeni besteleri, mimari projeleri, reklam jingle’larını, dizi senaryolarını ya da bir heykeli hayal etmekle meşguller.
Yaratıcı endüstrilerde üretilen her şey: Anlık. Tepkisel. Promosyonel. Biz yaratıcılar tüm bunları, dört bir koldan, 5-6 saniyeye inmiş bir dikkat aralığına hitap edebilmek ve mümkünse “etkileşim” alabilmek için yapıyoruz.
Sanatın, yaratıcı düşüncenin ve sezginin yerini ölçümlenebilir etkileşim alıyor; her yaratıcı edim, bir deneyim olmaktan çıkıp veri ekonomisinin nesnesi haline geliyor. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yalnızca yaratıcı beceriyle değil, “network” ve sponsorluk ilişkileriyle tanımlanan endüstriyel başarı normları, bugün ayrıca platform politikalarına ve algoritmik düzenlemelere uygun konumlanmayla da doğrudan bağlantılı.
Bu kafeste çırpınan, sistemin araçları ve kurumlarıyla tamamen sınırlandırılmış insan yaratıcılığıdır… Koca bir gezegen, yaratıcı yeteneklerini piyasalara teslim etmiş görünüyor. Koca bir yaratıcı sınıf, tıpkı Orta çağ’da lordun toprağını işleyen ama gelirinin büyük kısmını “kira” olarak ödeyen vassallar gibi, gelirinin önemli bir kısmını platform sahiplerine bulut-rant adı verilen kesintilerle vermek zorunda. Ortaya koyduğu tüm eserlerin itibarını ise elbette Lord’lar sahipleniyor.
Bu çok açık ki yaratıcıların bağımsızlığı her geçen gün daralıyor.
Küçük üreticiler, bağımsız sanatçılar, marjinal topluluklar zaten sistem dışında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Diğerleri ise onaylanma, dolaşımda kalma ve itibarlarını koruma uğruna sistemin işleyişine eklemleniyor.
Sinematografisi oldukça politik filmlerle dolu olan Wim Wenders’in düştüğü durum bu açıdan ibretlik. Bu yılın Berlinale Jüri Başkanı olan yönetmen, son yıllarda açıkça İsrail destekçisi olan bir etkinlikte bulunmanın sunduğu rahatlık alanından savurduğu “Politikadan uzak durmalıyız” öğüdüyle yaratıcı zihinlere biçilmiş rolün sınırlarını bir kez de kendisi çizmiş oldu. Festivalin en tartışmalı senelerinden biri olan bu yıl Wim Wenders tek skandal değildi. Filistinli yönetmen Abdallah Al-Khatib’in ödül konuşması festivalin ana destekçisi olan Alman hükümetini oldukça kızdırdı. Festival Direktörü Tricia Tuttle, Filistinli film ekibiyle çektirdiği fotoğraf yüzünden Alman basını tarafından Anti-Semitist ilan edilerek hedef gösterildi. Şimdiyse Tuttle direktör olarak kalabilmek için Alman Kültür Bakanlığı’nın festivale getirmek istediği yeni danışma kurulunu ve tüm katılımcıların imzalamasının mecbur olacağı “Anti-Semitizm Davranış Kuralları’nı” kabul etmek zorunda kalacak. Peki yaratıcılığa karşı tüm bu sansür ve zorbalık, yaratıcı bir boykota sebep olacak mı, muamma.
Aksine, bu tip sansür ve gözetim mekanizmalarını eleştirmek, yeni bir içerik türüne bile dönüşebilir. Kendi eleştirisini dahi pazarlayabilir. En aykırı fikirlerin bile konferanslaştırıldığı, makaleleştiği, jingle’laştığı, biçim ve deklarasyona sıkıştırılarak sönümlendiği bir imha mekanizması bu.
Debord’un tarif ettiği gibi: “Gösteri, kendi kendini düzeltme hakkına sahip tek sistem.” Kendi eleştirisini bile içerikleştirir. Kendi yıkımını bile tıklanabilir hale getirir.
Tekno-Feodalizmin Yaratıcılarıyız!
En sağlam mücadele elbette sert bir yüzleşmeyle başlayacak. Kendimizle, yarattıklarımızla, sebep olduklarımız ve kaçırdıklarımızla yüzleşerek…
Trump’ın 2025’teki yemin törenini hatırlayın. Yanında yükselen isimleri de: Musk, Bezos, Zuckerberg, Cook, Altman… Her biri, dikkat, zaman ve emeğin küresel lordları.
Milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca dolar servetleri, küresel hakimiyete varan güçleri, saçmalık derecesinde çocukça niyetleri var. Yine de tartışmasız yaratıcı endüstrilerin “yeni nesil hamileri” onlar. Bu hamiliğin tartışmaya açık bir yanı yok henüz.
Gerçeklik şoku, bizi teoriden uzaklaştırıp başka şeylere mecbur bırakabilecek hızda sıkıştırıyor son zamanlarda. Şubat başında ifşa edilen Epstein yazışmaları da artık başımızı öte yana çeviremeyeceğimiz kadar sert bir gerçekliği çarpıyor yüzümüze.
Epstein’e ait e-postalara ve kamuoyuna yansıyan ilişki ağlarına bakınca yaratıcı endüstrilerin zaten özerk olmadığını, küresel elit ağların organik bir parçası olduğunu görüyoruz. Mağdurların içinde sanat eğitimi bursu almayı hayal edenler olduğu gibi Epstein’in çevresi de mimarlar, sanatçılar, küratörler, koleksiyonerler, yönetmenler ve oyuncularla çevrili. Finans, akademi, medya, siyaset ve yaratıcı endüstrinin “benim” diyenleri, aynı ayrıcalıklı ağlarda dolaşıyor. Müzeler, vakıflar ve kültür kurumları tartışmalı sermaye figürleri için bir tür itibar üretim alanına dönüşüyor. Epstein tüm bu ilişkilerin güven alanında en sapkın karnavallarını düzenliyor.
Bu ilişki ağları, pedofil bir adamın bireysel ahlaki çöküşünden çok, yapısal bir çarpıklığı yeniden gösteriyor bize: Yaratıcı sektörler finansmana ihtiyaç duyuyor, finansman ise giderek yoğunlaşmış güç merkezlerinden geliyor. Böylece sanatın eleştirel dili ile onu fonlayan sermayenin çıkarları arasında derin gerilim yumuşacık oluyor. Veri, finans ve kültür aynı kapalı elit ağlar içinde dolaşırken yaratıcı emek, özerk bir kamusal alan üretmek yerine çoğu zaman bu ağların meşruiyetini yeniden üreten bir araçtan ibaret kalıyor.
Şu an sadece cinsel sapkınlıkları algoritmik dolaşıma giren Epstein’in çevresindeki karanlık elit ağlar ise gölgede kalmaya devam ediyor.
“Hipergörünürlük, bakmayı yürürlükten kaldırmanın bir yoludur. Ne yanılsama sunar ne de hakikat.”[6]
Yaratıcı endüstrilerin tüm bileşenleri, sağlam bir alıcının çıkması fikriyle yetinebilen ünitelere indirgendi. Berisinin sorgulanması, ötesinin tahayyülü imkansız.
Hepimiz Tanrılaşırken Neye “Ol!” diyeceğiz?
1987 yılında Teksas Austin’de müzik festivali olarak başlayan South by Southwest (SXSW), zamanla filmden teknolojiye, medyadan yaratıcı endüstrilere uzanan çok katmanlı bir küresel platforma dönüşen bir yaratıcılık şenliği. Özellikle “Interactive” ayağıyla dijital kültürün, platform ekonomisinin ve yeni teknolojilerin kültürel sonuçlarının tartışıldığı bir fikir laboratuvarı işlevi görüyor. Artık yalnızca bir festival değil, yaratıcı ekonominin yönünü belirleyen bir tartışma zemini olan SXSW’in bu yılki Londra ayağında teknolojinin toplumla ilişkisi sorgulanacak. Öne çıkan temalardan biri de Tekno-feodalizm: Festivalde bu yıl veri mülkiyeti, dijital altyapı tekelleri ve algoritmik denetim üzerinden görünürlük, dağıtım ve gelir modellerinin dijital “lord”lar tarafından belirlenmesi durumu tartışmaya açılıyor.

Yaratıcı emeğin özerkliği ve kültür endüstrilerinin geleceği üzerine kritik bir çerçeve sunan etkinlikler serisi konuyu hangi bağlamlarda tartışmaya açacağı merak uyandırıyor. Çünkü teknolojinin potansiyellerinde buluşabilen yaratıcı zihinlerin, çoktan başlayan insan-sonrası çağı nasıl hayal edecekleri birçok şeyi belirleyecek.
Yapay zekâlar, biyo-hibritler, post-insanlar… Hepimiz tanrılaşabileceğimiz bir eşiğe ilerliyoruz. Ama o an geldiğinde kim neye “OL!” diyecek? Ve hangi yaratıcı edim, bu sözün sorumluluğunu üstlenecek? Mühendisler, yazılımcılar, ekonomistler, hukukçular, bürokratlar mı geleceğimizi şekillendirecek? Yoksa yeni teknolojileri ve belirsiz bir geleceği anlamaya çalışan yaratıcılar mı? Üzerimize doğrultulmuş, yaratıcı zihinlerimizi zapturapt altına almış tüm silahları tersine çevirmenin yolu yine bu platformlardan mı geçecek?
Tekno-feodalizm kabusunu beslemeyen, ölçülmeyen, paylaşılmayan yaratım biçimleri… Disipline edilemez, istatistiğe sığmaz, merkezsiz hayaller… Topluluk temelli, özyinelemeli, doğayla uyumlu… Gerçekten “bizim” olanı yeniden üretme kapasitemize sahip çıkabilecek miyiz?
[1] Braidotti, Rosi. İnsan Sonrası. Kolektif Kitap. 1.Baskı, 2015
[2] Baudrillard, Jean. Sanat Komplosu, Yeni Sanat Düzeni ve Çağdaş Estetik 1. İletişim Yayınları. 1.Baskı, 2010. Syf: 35
[3] Varoufakis, Yanis. Technofeudalism: What Killed Capitalism. Vintage Publishing, 2024.
[4] Baudrillard, Jean. Sanat Komplosu, Yeni Sanat Düzeni ve Çağdaş Estetik 1. İletişim Yayınları. 1.Baskı, 2010. Syf: 37
[5] Agamben, Giorgio. Yaratım ve Anarşi. Ketebe Yayınları. 1. Baskı, 2024. Syf: 11
[6] Baudrillard, Jean. Sanat Komplosu, Yeni Sanat Düzeni ve Çağdaş Estetik 1. İletişim Yayınları. 1.Baskı, 2010. Syf: 74







