Bir Arzu Olarak Özgürlük (I)

Özgürlüğün Tanımı

Özgürlük dediğimizde; genelde neyin özgürlük kapsamına gireceğini tartışmaya açan bir tavır takınır, ardından özgürlüğün küme elemanlarını belirlediğimiz bir topos yaratırız. Dışarda tutulması gereken nedir: mesela bazı siyaseten özgürlük tanımlarında radikal dincilik küme dışıdır. Bazılarında katoliklik.[1] Başka bazılarında sol milliyetçilik, fazla demode ve kendi politik figürlerini kültleştirici bulunur. Öte yandan, bir başka siyasal paradigmanın gözünde; dine karşı radikal karşıtlık özgürlüğü kısıtlayıcı bulunurken, sekülerizme karşı köktenci tepkiler vermekse özgürleşme kapsamına girer. Bir tanıma göre kendine küresel bir yatak bulan sermaye özgürleştiricidir fakat bir başka tanıma göre bu ahlaken çirkinliğe kadar çıkan, neredeyse iğrenç bir sömürü biçimi olarak algılanır. Kimi evrensellik tanımları, yönetici sınıfların işgal planlarının suyunu ısıttığı için tehlikeli yani kolonyal; kimileri ise aydınlanmacı, modern veya ilerici olarak algılanır. Hatta evrensellik söz konusu olduğunda da fikirler başka başkadır: bir sağ evrensellik mi yani muhafazakâr bir ideoloji ekseninde toplanmış uluslar birliği mi yoksa sol; yani uluslar, kimlikler ötesi hassasiyetlere sahip bir evrensellik mi?

Özgürlüğün figürleri konusunda da tartışmalar uzar gider. Kimi için, konjonktürel anlamından soyutlanıp tarihsel kimliğinden ayıklanıp ululanmış bu kimseler, mitik kurtarıcı rolüne sahiptirler. Kimilerinin kutsadığı; yasanın, ahlakın ve fiziksel sınırların teminatı olmuş bu kişiler, kimilerince kabus saçan varlıklar olarak algılanırlar: Bu politik kültler, bir tarafın tarihsel tasavvurunu aydınlığa kavuşturmuştur belki ama öteki tarafı karanlığa boğmamak konusunda pek merhametli davranmamıştır.

Bu tip tartışmalarda, uzlaştırılamaz bir çelişki durumu söz konusudur. Karşıt bir kültür, itiraz ettiği; egemen varsaydığı kültürün ağıtlarına gözyaşı dökmez; bunu yapmamaya ant içmiş gibidir. Meseleler her defasında yalnızca tarihe konu olan şeyler olmadığı için, taraflar bir noktada kavuşmak, yönetenler sınıfının açtığı muzır yaraları kendilerinden saymamak konusunda da başarılı değillerdir. Hatta bu uzlaşımsız, yaslı bölgelerden siyasetin ve sanatın retoriğine nesne kılınan söylemler fışkırmaya başlar. Savaş enstrumanlarının muhkem acımasızlığına karşılık söylem enstrumanları sofistikedir. Çelişkiler, üzerine düşünüldüğünde, bizleri zihnin genel yanılgılarına kadar götürür ki yanılgılar, aklın sağlığını bir bakıma korumaları bakımından faydalıdırlar.[2] Karşıt kültür, egemen saydığı kültürün bulanık özgürlük anlayışına karşı bir isyan retoriği geliştirdiği an, egemenlik söyleminin ağına kaçınılmaz olarak düşecektir. Fakat yanılgısı şudur: O söylem, onda haklılık kazanmışken, diğerinde yani egemende haksız ve hatta lümpen bir portre sunacaktır.

Oysa haklılık sanrısı egemenin, kendi kişiliğindeki kılçıkları ve pürüzleri görünmez kılan bir fantezisidir; kendini haklı saymak, egemence bir tavırdır. Fakat bu fantezinin eksik olduğu, hiç olmadığı bir dünyanın kurgusunu da çıkaramayız. Eğer öyle olsaydı yani herhangi bir kimse, egemen varsaydığı birinin, kendi üzerinde bir baskı aracına dönüştüğünü öne sürerek, ona karşıt bir özgürlük söylemi geliştirmemiş olsaydı, kültür dünyamızın en renkli unsurlarına sosyal yaşamda değil ancak rüyalarımızda tanıklık edebilirdik -tabii rahat bir uyku mümkünse. Haklılık sanrısı da itiraz kültürü de bu bakımdan, ister yıpratıcı ister yapıcı olsun, düşüncenin gelişimi açısından gereklidir. Ancak ne kadar itiraz edilirse edilsin, en erdem halesiyle kuşanmış reddiyelerin bile egemenlik koltuğunda kanı çekilmeye başlayacaktır. İsterse müthiş, saygıdeğer bir politikacı olsun egemen, bir topluluğu; insan varlığını vb.ni yönetmeye, idare etmeye talip olabilmesi yani acının veya sevincin gerçekliği ıskalamaktan kaçamayan ‘siyaseten’ anlamlarına gönül indirmesiyle; toplumsal hakikati büyük ölçüde kaybetmiştir zaten. Fakat bu dediğim, onun zorluklarını tümden bir kenara atmak gerektiği anlamına gelmiyor. Sürtüşme, diyalektik gelişim için gereklidir. Sürtüşmenin, uzlaşmaz zıtlığın yitirilmesi ise bağnazlığa gebedir. Benim tüm yapacağım; kendini konumlandırdıkları yuvarlar farklı olmasına rağmen, her nasılsa egemenlik tasavvurunda veya isteminde birleşebilen bu siyasi düşünce kürelerini cılız bir fırça darbesiyle işaretlemekten ibarettir. 

‘Söylem’den ‘Siyasal Söylem’e

Söylem, gerçekliğin ıskalanması üzerine kuruludur. Milliyetçi yuva mitlerinde ulusa bir kök değer atfeden yaklaşım, o ulusun içinde azınlık hüviyetinde yaşayan kişi için ‘çoğunluğun gaddarlığına’ dönüşecektir. Ancak bir öteki, noksanlığından kurtulmak için, bir egemenin söylemini sırtlanmadan nasıl var olabilsin? Eğer var olamazsa onun yazgısı, bir merhamet retoriğine sıkışmış demektir. Milliyetçi söylem, azınlığın gerçekliğini ıskalar; ancak, azınlığa dair geliştirilmiş merhamet söylemi de o azınlık kimliğini paylaşanın realitesini es geçer ve aslında bakarsanız böyle davranmakla, onu yani azınlığı, büyük bir kültür makinesinin işlemesini sağlayan bir siyasal çıkar nesnesine dönüştürmekten doğal olarak kendini kurtaramaz ve yine tam bu aralıkta, politik kümelerin; elemanlarını nerelerden devşirdiğine dair bir kuşkuculuk doğar zihnimizde: hangi azınlık, seküler-sol bir azınlık mı, anayurdunda barınamamış muhalif bir entelelejansiya mı, milliyetçi mi yoksa enternasyonel kimliklere sahip işçi azınlıklar mı, söylem iktidarını kuvvetlendiren unsurlar olarak siyasal retoriğe eklemlenen; dinsel azınlıklar mı; tam olarak hangisi?

Söylemlerin ıskalayıcı doğaları düşünülecek olursa, mülteciler hakkında söylenegelmiş en insani söz bile, bir gündüze yabancısı olunan bir göç yolunda nasıl uyanıldığının duygusunu idrak etmeye yetmez. Ve acımak, egemence bir duygudur: Acınacak bir konumda olmanın sefaletini, bu eğer bizim başımıza gelseydi, kendimize yakıştırabilecek miydik?

Söylemler işlevsel bakımdan bağlayıcıdır. Yönetenler grubunun siyasal kurnazlıkları, söylemsel ifadelerin pelerini altında görünmezlik kazanır ve bu bakımdan bağlayıcı bir söylem, siyaset makinesinin devindirici, dile dayalı bir ögesidir. Tasarlanmış bir şey olması bakımından da bir entelektüel icattır denebilir ve bu bakımdan hegemoniktir, her toplumsal sınıf, bu kurucu ve devindirici bilginin tohumuna erişemez. Bu açıdan, bir ayrıcalık kazanmış ve bir söylem tarafından içerilmiş bir bilgi, manipülasyona da açıktır, denebilir.

Her toplumsal sınıf, kendi içinde bazı davranış kodları taşır. Bu bakımdan söylenebilir ki çoğu tepki, tasarlanmıştır ve özgür değildir. Bu sınıflar, sadece soyut yapılar değillerdir, sadece düşüncenin nesnesi kılınan; organik olmayan şeyler değillerdir: bir yaşantının içinden titizlikle yakalanmış toplumsal fragmanları, inşaları, düşünce öbeklerini ve alışkanlıkları derlememize yarar. Sınıflara göre sosyal reaksiyonlar da özgürlük anlayışları da değişir. Egemenlerin söylemlerinin veya egemen söylemlerin yaşayan gövdeler olarak şekil kazanmış halleri işte bu sınıflardır, egemenliğe karşıt bir üslup geliştiren grupların muhalif tarzları, egemence bir söylem birliği geliştirmiş oldukları realitesine halel getirmez.

‘Damit Brüssel nicht zu Babylon wird’ yani Brüksel’in Babil olmaması için. 2019 Avrupa Parlamentosu seçimleri için AfD tarafından hazırlanmış, Brueghel’in Babil Kulesi’ni tema olarak kullanan bir poster; Avrupa Birliği’nin merkezi olan Brüksel’e karşı radikal euroseptik bir tarzın kullanıldığı posterin üzeri karalanmış ve Rassismus tötet yani ‘Irkçılık öldürür’ yazılmış.[3]
Bir toplumsal tabaka veya bir coğrafya için yaygın hale gelmiş, belki de bir özgürlük tipini yansıtan şey, öteki tabaka veya değerler grubu nezdinde dehşet verici bulunabilir: AfD’nin[4] mülteci karşıtlığına endeksli, yer yer absürtün tonlarını da taşıyan; Jean-Léon Gérôme’dan Pieter Brueghel’e; oradan Giuseppe Arcimboldo’ya kadar bir dizi önemli ressamın tablosunu sanat tarihinin estetik planından çıkarıp kendi popülist mesajlarına temellük eden seçim posterleri, tuhaf neolojizmi (bkz. AB karşıtlığına çıkan, mülteci düşmanlığı yapan bir posterlerinde; Avrupa’nın bozulduğunu ve Araplaştığını düşündükleri Hristiyan kimliğini tiye alan ‘Eurabia’ terimi) ve gebeliğe teşvike kadar çıkan propagandif söylemi; işini mültecilerin baskın varlığı yüzünden kaybettiğini düşünen bir cenahın kârına olabilirken Brüksel değerlerine bağlı, sosyal demokrat bir tabakaya mensup birisi tarafından ahlaki yanlışa çıkan bir ayrımcılık olarak okunacaktır. Bir Fransız milliyetçisi Le Pen’in ulusalcı retoriğinden etkilenebilir ancak bir Fransız Komünist Partisi üyesi için bu tür bir söylem, ezilenlerin çıkarını gözetmeyen; büyük ölçüde patavatsızca bir çıkış olarak algılanabilir. Yahut Batı Avrupa’nın liberal sol değerleri ile Doğu ve Orta Avrupa’nın aile merkezci değerlerini mümkün mertebe çarpıştıran Macar başbakanı Viktor Orbán ve benzerlerinin müslüman mültecileri Avrupa’nın Hıristiyan köklerine radikal birer tehdit olarak gören söylemi, bir Marksist için etnik merkeziyetçiliğe dayalı bir algı yanlışı düzeyinde ele alınabilirken; benzeri muhafazakâr sözceler, bir sağcının ütopyalarını doyurabilir.

Toplum dediğimiz yapılarda; kültürel coğrafyalarda, belli değerler ekseninde birleşmiş toplumsal ağlardaki tüm bu farklılık arz eden reaksiyonların, farklı farklı tabakalara yayıldığı oldukça karışık, tek sesli olmayan bir bütünlükleri vardır ki bahsedilen bütünlük de siyaseten varsayılan, olgusal olarak tam karşılığı olmayan bir durum ifade eder. Bu sosyal düzene yaklaşmaya çalışan karmakarışık toplumsal hatlar kördüğümü,  parlamentolarda ciddi kimlikler kazanmış olur. Siyaset; insanın ölüme ve yaşama dayalı dürtülerinin dengesinin denetlendiği, onun günlük, minik ölçekli reaksiyonlarının genelleştirilip ifadeye (siyasi diskura) dayalı dev bir yapı makinesinin kumaşına dikildiği, oyunlu bir alan olması bakımından kısıtlayıcıdır ve bizlerde estetik bir anlağın inşası için tek başına yeterli değildir.


Ana Görsel: Braquehais, Bruno. Devrilmiş bir Napoléon statüsü. Paris Komünü yıllarından. Kaynak: https://www.photo.rmn.fr/CS.aspx?VP3=SearchResult&IID=2C6NU0227RO8&PN=1&LANGSWI=1&LANG=English (Yazarın notu)


[1] Asad Haider’in aktardığına göre, John Milton, Katolikliğin konuşmayı baskıladığı için bizzat kendisinin baskılanması gerektiğini düşünür. bkz. Sosyal Medyanın Kederli Tutkuları (çev. Öznur Karakaş)

[2] Lacanyen psikanalitik kurama odaklanan Mutluhan İzmir, psikanalizin işlev ve hedefinin ne olduğu sorusunu ‘’nevroza yol açan yanılsamalardan kurtulmak ama sağlıklı olmamıza yardımcı olan yanılsamaların güçlenmesini sağlamak’’ şeklinde yanıtlıyor. Yanılsamaların yapıcı işlevlerine eğilen bu tür ifadelerin, onların faydacı gerekliliklerini ifşa eden bir tarzı vardır.

[3] Çeviri için sevgili İlteriş Özgöz’e teşekkür ederim. Fotoğrafın kaynağı: https://commons.wikimedia.org/wiki/Category:Alternative_für_Deutschland

[4] Alternative für Deutschland (Almanya için Alternatif). Aşırı sağ/ alternatif sağ propagandalara sahip bir Alman siyasi partisi. Özellikle, artan mülteci krizinin beraberinde getirdiği kültür problemlerini tema olarak kullanan bazı propaganda afişlerinde yer verdikleri radikal tepkilerle dikkati çekiyorlar.

Tevfik Kanoğlu
1995, Ankara doğumlu. Hacettepe Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’ne kaydolduysa da devam etmedi. Halen Ankara’da yaşıyor. Birikim Güncel, K24, Arsız Sanat gibi yayın organlarında daha çok inceleme ve portre yazılarına odaklanan denemeleri yayımlandı. Etilen, Manifold, e-skop’da birkaç metniyle; Bant Mag.’in Evcilik Günleri seçkisinde de bir yazısıyla yer aldı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Son Yazılar

Kimliksiz Cinsiyet Üzerine: Feminist Siyaset ve Cinsel Fark

Bernadette Grubner ve Isabel Ortiz: Eserinizde, hem Lacancı psikanalizin hem de Marksist kuramın günümüzde feminist mücadeleler için önemine değiniyorsunuz....

Fetüsün Cinsiyeti Hamilelikte COVID-19’a Bağışıklık Yanıtını Etkiliyor

Yeni bir araştırmaya göre, erkek plasentalar dişi plasentalara nazaran daha fazla proinflamatuar molekül ürettiklerinden erkek fetüse sahip hamile kadınlar...

Bir Arzu Olarak Özgürlük (III)

Şiirin Keşfi Öyleyse, özgürlüğün felsefesinin de siyasetinin de teolojisinin de iflas ettiğini varsayalım. Böylesi arayışlardan ümitsizce sıyrılmak isteyen, yaşanılan modern...

Squid Game: Borcun Şiddeti

Beklenen gerçekleşti ve Squid Game, Netflix’in en çok izlenen orijinal yapım dizisi oldu. Yönetmeni Hwang Dong-hyuk tarafından “modern kapitalizmin...

Derin Bir Sessizlik ya da Demos’un Sessizliği 

Demokratik kazanımların gün geçtikçe eridiği, kamusal değerlerin anlamını yitirdiği gündelik hayat deneyiminin bu momentinde ses ve sessizlik üzerine düşünmek...

Tekinsiz Bilimkurgular

Uzak diyarlardan, başka galaksilerden gelen bir tür ile karşılaşmak kolay şey değildir. Akla hemen pek çok soru gelir: ne...

En Çok Okunanlar

Covid-19: Gerekçesiz Bir Acil Durumun Yarattığı İstisna Hali

Varsayımsal bir koronavirüs salgınına karşı alınan hummalı, irrasyonel ve...

Žižek: Koronavirüsü Karar Vermeye Zorluyor: Ya Küresel Komünizm Ya Orman Kanunları

Koronavirüsü paniği yayıldıkça, artık nihai bir seçim yapmamız gerekiyor:...

Yapay Zeka Covid-19 Teşhisinde Kullanılıyor

Zhongnan Hastanesi'nin radyoloji bölümünde yürütülen bir deneyde, personel bir...

Bunları da beğenebilirsinHep güncel
Popüler