Yakın zamanda kaybettiğimiz Macar yönetmen Béla Tarr’ın, sinemasına veda niteliği taşıyan Torino Atı (2011) filmi üzerine gerçekleştirdiği bu röportajı, Selim Karlıtekin’in çevirisiyle sunuyoruz
Nietzsche anekdotunda sizi cezbeden neydi?
1985 yılıydı [ilk duyduğumda] ve nihayetinde Nietzsche ve at hakkındaki bu hikâye beni çağırmıştı. Ama biz bu soruyu ekledik — ata ne oldu, ata ne olabilirdi. Friedrich Nietzsche’ye ne olduğunu biliyoruz ama ata ne olduğunu bilmiyoruz ama at benim için çok önemliydi.
Neden bu ata odaklandınız? Bu atı nasıl seçtiniz?
Çünkü asıl mesele bu — at ana karakterlerden biri. Biz bu at olmadan ne yapıyoruz ki?
Neden uzun planlar kullanmayı tercih ediyorsunuz?
Uzun planlar yaptığınızda her şeyi kamerada yapıyorsunuz, kurguyu kamerada yapıyorsunuz. Sadece kesmiyorsunuz, çünkü zamanın gerilimi, hareketin gerilimi, oyuncular arasındaki ve oyuncularla kamera arasındaki durumun gerilimi ve tüm bunlar bir arada, bunu elde edebilirsiniz ve herkes durumun içinde olmak zorunda – kaçamazlar. Eğer kısa planlar yaparsanız, 15 ya da 20 saniye sürer ve sonra kesilir. O zaman zavallı oyuncunun durumun içinde olma şansı yok ve bu sevdiğimiz ve benim çok sevdiğim bir şey.
Gerçek derken ne demek istiyorsunuz?
Ahvale kulak vermelisiniz, insanlara gerçekten neler olduğunu, masanın altında neler döndüğünü, herkesin neyi sakladığını dinlemelisiniz ve sonunda, bilirsiniz, bir şekilde anlamalıyız, hepsi çok ama çok yavaş bir şekilde dağılıp kayboluyor.
Filmleriniz gerçek hayatı göstermeye çok önem veriyor — İzleyiciler için gerçek ve yapay olan arasındaki çizgiyi nasıl çiziyorsunuz?
Her zaman sınırları aştığımı biliyorum. Sınır çizgisini aşıyorum. Eğer bir kavramınız varsa bu bir şekilde yapaydır — her kavram yapaydır. Filmi yaptığınızda bu bir yüzleşmedir. Kavramınız, [eğer] gerçekse, bir şey elde edebilirsiniz.
Bu hikayeyi anlatmak için önemli bulduğunuz tekrarla ilgili şey neydi?
Çok küçük şeyler yapıyoruz ama her gün aynı şeyleri yapıyoruz — gittikçe zayıflıyorsunuz, enerjiniz gittikçe azalıyor ve yaşlanıyorsunuz. Hayatınızda hiçbir şeyle yaşayamazsınız, aynı şeyi yapabilirsiniz ama farklı bir şekilde ve ne yazık ki siz düşüyorsunuz, ben düşüyorum ve her şey düşüyor.
Neden profesyonel olmayan oyuncularla çalışıyorsunuz?
Oyuncu seçimini ben yapıyorum ve her zaman karakterlerin kişiliklerini, oyuncuların gerçek kişiliklerini, nasıl olduklarını dinliyorum. Sadece insanları dinliyorum. Ve birinin profesyonel olup olmaması umurumda değil, bu tür şeyler umurumda değil, sadece mevcudiyetlerini dinliyorum.
Filmin manzarasının ne olacağını nasıl belirlediniz?
Manzaranın bir yüzü var. Manzara aynı zamanda ana karakterlerden biri. Oyuncuların yüzü ya da müzikle aynı öneme sahip – ki o da çok önemli, o da ana karakterlerden biri.
Bu filmde Tanrı’nın rolü nedir?
Tanrı bu lanet şeyi, sahip olduğumuz şeyi yarattı. Biz sadece nasıl yok olduğumuzu göstermek istedik ve tanrının kim olduğunu bilmiyorum. Ama hatırlarsanız, Nietzsche “Tanrı öldü” demişti. Açıklanamayan nedenlerle işler ters gitmeye başlar, ta ki sonunda lamba bile yanmaz ve köz sönene kadar – burada neler oluyor? Hayatta da durum aynıdır. Bir şekilde her şey mahvoluyor ve ölüyor. Sadece bazı şeyler, küçük şeyler, ama onlar da azalıyor. Görmüyor musunuz, bence dünya böyle.
Bir röportajınızda “Benim bütün filmlerim komedidir! “Torino Atı hariç” demişsiniz — Neden?
Diğerlerine göre daha az gülebiliyorsunuz.
Bu neden son filminiz?
Çünkü 34 yıl boyunca istediğim, size göstermek istediğim her şeyi yaptım, bitti.
Huffpost‘tan Selim Karlıtekin çevirdi.







