Sanayi çağının disiplinci kurgusu, tahakkümünü mekânın katı, fiziksel sınırları üzerinden inşa etmişti. Ağır fabrika kapıları ya da metropolün göğü yaran plaza kuleleri, ne denli hiyerarşik, gözetimci ve yabancılaştırıcı olursa olsun, geride çalışan lehine radikal bir ontolojik eşik bırakıyordu. Kart basılıp o turnikeden dışarı adım atıldığı anda emek mekânda kalıyor; mesai saatinin tükenişiyle beraber gündelik hayatın, biyolojik ritmin ve sükûnetin görece özerk sığınağına —eve— geçiliyordu. İki dünya arasında, zihinsel mesafeyi kuran o otobüs yolculuğu, akşam serinliğinde yürünerek aşılan caddeler, vitrinlerin önünden akıp giden adımlar ya da vapur esintisi gibi korunaklı bir tampon bölge vardı. Mekânın fiziksel katılığı, zamanın da kendi içinde kompartımanlara ayrılmasını sağlıyordu. Zaman ile mekân birbirine mühürlüydü; mesainin nerede başlayıp nerede bittiği, bedenin hangi koordinatta durduğuyla açıkça ölçülebiliyordu. Bugün ise iletişimsel kapitalizmin bilişsel emekçiye bahşedilmiş en büyük özgürlük gibi sunduğu “esneklik” ve “mekândan bağımsızlık” anlatısı, bu iki alan arasındaki son somut eşiği de gürültüsüzce buharlaştırdı.
Artık çevrim içi ile çevrim dışının, yani yeryüzünün maddi dokusu ile verinin akışkanlığının birbirine teğet geçtiği değil; tam anlamıyla birbirine dolandığı, birbirinden ayrıştırılması imkânsız bir ara-alandayız. Terrabayt’ın altını çizdiği o dolanıklık düğümünün tam ortasında, yer ile baytın kesişim noktasında konumlanıyoruz. Fiziksel ofislerin tasfiyesi emeği özgürleştirmek şöyle dursun, fabrikanın üretim bandını mutfak masasına, yatak ucuna ve oturma odasının mahrem sessizliğine sızdırdı. İş artık fiziken sabah gidilen ve akşam terk edilen bir yer olmaktan bütünüyle çıktı; dizüstü bilgisayarın kapağının aralandığı her koordinatı anında bir mesai hücresine dönüştüren sıvı, yapışkan bir forma kavuştu. Mekânsızlaşma, sanıldığı gibi bir kurtuluş değil, emeğin her yere yayılması ve dolayısıyla hiçbir yerin emekten azade kalamaması anlamına geliyor.
Byung-Chul Han’ın işaret ettiği, özgürlük kisvesi altında yürütülen o sinsi öz-sömürü tam da bu sınırsızlığın ve geçirgenliğin zemininde serpiliyor. Dışsal bir şefin buyurgan bakışından kurtulduğunu, kendi çalışma saatlerini kendi belirlediğini sanan bilişsel özne, arayüzün başında kendi gardiyanına, performans metriğinin en amansız denetçisine dönüşüyor. Kendi evinde, kendi koltuğunda otururken bile sermayenin en sadık ve en tavizsiz temsilcisi olarak bizzat kendi boğazına yapışan bir fail var karşımızda. “Yapmalısın” buyruğuyla çalışan klasik disiplin toplumu, yerini “yapabilirsin” vaadiyle işleyen başarı toplumuna terk ettiğinde, sınırları çizen dışsal bir otoriteye ihtiyaç kalmaz; çünkü insan, hiçbir dış zorlamanın ulaşamayacağı bir hırsla ve suçlulukla kendi kendini sömürmeye başlar.

Bu yeni varoluş rejiminde panoptikonun mimarisi de köklü bir mutasyona uğradı. Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve Michel Foucault’nun kurumsallaşmış iktidarın zirvesi olarak gördüğü merkezi gözetleme kulesi, artık bir avlunun ortasında taş ve harçla yükselmiyor. O kule bütünüyle parçalandı, ufalandı; yazılım kodlarına, mikro hareket sensörlerine, arayüz piksellerine ve arka planda çalışan komut dosyalarına yedirildi. Tepemizde dikilen fiziksel bir amir yok belki; fakat fare hareketsiz kaldığında birkaç dakika içinde sarıya dönen durum ikonları, klavye vuruşlarının sıklığını kaydeden arka plan izleyicileri ve gelen anlık iletilere verilen yanıt sürelerini saniyeler üzerinden puanlayan görünmez algoritmik mekanizmalar var. Denetim, dışsal bir tehdit ya da cezalandırma ihtimali olmaktan sıyrılıp, çalışanın kendi sinir sistemine uyguladığı sürekli bir oto-sansüre, içselleştirilmiş bir teyakkuz hâline evriliyor.
Ekranın sağ alt köşesinde yanan o küçük yeşil nokta, salt teknik bir ağ bağlantısını imlemiyor; sistem içindeki varoluşun meşruiyetini, “o an kaytarmıyor oluşun” tek somut biyopolitik kanıtını temsil ediyor. Masadan kalkıp bir bardak su almanın, balkondan dışarı bakmanın, birkaç dakika gözleri dinlendirmenin ya da sadece düşüncelere dalmanın getirdiği o tekinsiz, rasyonel olmayan suçluluk duygusu, kuleyi doğrudan zihnimizin içine inşa ettiğimizin en yalın itirafı. Gözetlenme korkusu yerini tuhaf bir biçimde gözetlendiğini hissettirme arzusuna bırakıyor; yeşil ışığı canlı tutmak adına ekranda açılan yapay sekmeler, oynatılan imleçler, klavyeye ara ara basılan anlamsız tuşlar, görünürlük fetişizminin acınası ritüelleri hâline geliyor. Algoritma karşısında insan, canlılığını ve uyanıklığını sürekli ispatlamak zorunda kalan bir organizmaya indirgeniyor.
Bu aralıksız uyanıklık hâli, nihayetinde sığındığımız maddi mekânın dokusunu da derinden aşındırıyor. Pazarın vahşi rekabetine, dış dünyanın gürültüsüne ve sermayenin taleplerine karşı tarihsel olarak korunaklı bir kale, mahrem bir sığınak sayılan ev; kapılarını ardına kadar açarak sermayenin en ucuz üretim birimine dönüştü. Shoshana Zuboff’un dikkat çektiği gözetim kapitalizmi mantığı, yalnızca internetteki tüketim alışkanlıklarımızı değil, evin fiziksel ve mekânsal sınırlarını da birer davranış madenciliği sahasına çeviriyor. Video konferans pencerelerindeki “arka planı bulanıklaştırma” özelliği, bu işgalin trajikomik bir görsel semptomundan başka bir şey değil. Oturma odasının gündelik dağınıklığını, duvardaki kişisel bir resmi, mutfakta biriken bulaşıkları ya da arkada asılı duran kuruyan çamaşırları yapay zekânın ürettiği dijital bir sis perdesiyle gizlemeye çalışırken aslında bir gerçeği açık ediyoruz: Ev artık bize ait bir sığınak değil; kurumsal dünyanın röntgenciliğine açılmış, kirası, elektriği, interneti ve ısınması çalışana fatura edilmiş dağıtık bir üretim sahnesi.

Yemek masası sabah mesainin başladığı bir operasyon merkezine, gece yarısı ise ekrana düşen ani bir bildirime bakılan tedirgin bir bekleme salonuna dönüşüyor. Mekânsal bir kapanışın mümkün olmadığı yerde, zihinsel bir kapanış da imkânsızlaşıyor; kapısı hiçbir zaman kilitlenemeyen, duvarları şeffaf bir ofiste uyumaya çabalıyoruz. Yatak ile çalışma masası arasındaki mesafenin birkaç adıma inmesi, dinlenmenin kendisini de sürekli bir teyakkuzun gölgesinde bırakıyor. Evin nesneleri —koltuk, sehpa, kettle, lamba— kendi masum kullanım değerlerini kaybedip şirket envanterinin görünmez uzantıları hâline geliyor. Mekânın bu şekilde sömürgeleştirilmesi, insanın kendi evinde kiracı, kendi odasında misafir gibi hissettiği garip bir yabancılaşma türü doğuruyor.
Franco “Bifo” Berardi’nin hatırlattığı gibi, bilişsel kapitalizm artık yalnızca kas gücümüzü, bedensel dayanıklılığımızı ya da mekanik hareketlerimizi değil; dikkatimizi, duyusal kapasitemizi, dil yetimizi, empati kabiliyetimizi ve nihayetinde ruhumuzu seferber ediyor. Fabrika işçisinin vardiya bitiminde fabrikanın kapısında bırakabildiği zihinsel enerji, bilişsel emekçide yedi gün yirmi dört saat alarm durumunda tutuluyor. Sermaye artık kasların yorulmasıyla sınırlanmıyor; doğrudan sinir sistemimizin taşıma kapasitesini hedef alıyor. İletişim araçlarının cebimize, bileğimize ve yastık altımıza kadar girmesiyle birlikte zaman, “hücreleştirilmiş” parçalara bölünüyor. Jonathan Crary’nin 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu kitabında resmettiği gibi, kesintisiz işleyen bir pazar düzeneği karşısında insanın uyku ihtiyacı bile sermayenin önündeki son pürüzsüz engel gibi görülmeye başlanıyor. Her an bir bildirimle bölünebilen, kesintili, parçalı ve sürekli bir akışkanlık içinde eriyen zaman kırıntılarıyla yaşıyoruz. Kesintisiz bağlantı hâli, derin düşünmenin, bir konuya uzun uzadıya odaklanmanın ya da hiçbir şey yapmadan durmanın imkânını yok ediyor.
Bu yüzden tükenmişlik (burnout), sistemin iddia ettiği gibi bireyin “stres yönetimi beceriksizliği”, yetersiz beslenmesi ya da psikolojik bir uyumsuzluğu değil; kesintisiz çevrim içi kalma mantığının kaçınılmaz, yapısal bir patolojisi. Bireye sürekli “kendini güncellemesi”, “daha çevik olması”, “fırsatları kaçırmaması” ve “uyumlu kalması” salık verilirken, tükenmişlik sanki kişisel bir zayıflıkmış gibi medikalize ediliyor; yoga seansları, nefes egzersizleri ve verimlilik uygulamalarıyla sistem içi bir tamirata tabi tutulmak isteniyor. Oysa tükenen şey bireyin enerjisi değil, insanın sınırları olan biyolojik ve zihinsel bir varlık olduğu gerçeğinin bizzat kendisidir. Disiplin toplumunun kuralcı katılığını aratacak düzeyde bir içsel zorlama üreten bu düzen, bireyi kendi kendini tüketen bir yanma odasına çeviriyor. Hafta sonunda bile zihni kurcalayan yarım bir e-posta taslağı, yatmadan önce refleksif bir biçimde kontrol edilen son mesaj akışı, emeğin saate değil doğrudan ömre ve bilince ipotek edildiğini belgeliyor.

Ekranın diğer ucunda inşa edilen bu görünmez fabrika düzeni, teknolojiyi toptan reddeden naif ve romantik bir Luddizmle aşılamaz elbette. İnternet kablolarını kesmek ya da dağ başına çekilmek, sorunun yapısal doğasını çözmeye yetmez. Asıl mesele, dijital araçların nötr, masum ve teknik birer kolaylık gereci olmadığını; tersine zamanı, mekânı ve bedeni asimetrik güç ilişkileri doğrultusunda yeniden üreten ideolojik aygıtlar olduğunu görebilmekte yatıyor. Teknoloji, sermayenin elinde emeği görünmez kılmanın ve onu hayatın her gözeneğine sızdırmanın en mükemmel taşıyıcısına dönüşmüş durumda.
Bugün hem politik hem de felsefi bir talep olarak yükselen “bağlantıyı kesme hakkı” (right to disconnect), tam da bu yüzden bürokratik bir mevzuat maddesinden ya da birkaç maddelik bir iş kanunu ekinden çok daha fazlasını imliyor. Bu talep, sermayenin sınırsızca genişleyen, uykuyu ve mahremiyeti yutmaya çalışan iştahına karşı, yaşamın, sükûnetin ve insan zihninin sınırlarına yeniden çit çekme, yeniden bir sınır koyma iradesidir. İletişimsel kapitalizmin yeşil ışık fetişizmine, aralıksız görünürlük dayatmasına ve her an ulaşılabilir olma baskısına karşı ulaşılamaz olmayı, sessizliği, yavaşlığı ve çevrim dışı kalabilmeyi temel bir varoluş ve emek hakkı olarak savunmak gerekiyor. Çünkü ekranın diğer ucunda bizi bekleyen asıl dünya, ancak o kapağı kapatma ve bağlantıyı koparma cüretini gösterdiğimizde görünür hâle gelecektir: Yaşamın metalaşmamış, henüz algoritmaya tercüme edilmemiş, hiçbir sunucuda depolanamayacak o kırılgan, sahici ve insani tortusu.






