Tahmin Piyasaları, Felaket Anlatıları ve Epistemik Bir Çatışma Üzerine
“Bu bakımdan roman, tarihten daha doğrudur;
çünkü kanıtlarla sınırlı değildir. Hepimiz kendi deneyimlerimizden biliriz:
Yaşamda kanıtların ötesine taşan bir şey vardır.”
M. Forster, Roman Sanatı, s. 104
Kurmaca neden daha gerçektir?
Romancılar, roman sanatına iki temel değer yüklemiştir ve romanı, genellikle bu değerlerle savunurlar. İlk savunu Henry James’ten gelmiştir: Roman Sanatı’nın çevirmeni Ünal Aytür, James’in; bilimkurgu türünün (bilimin; toplumu, insan psikolojisini ve türümüzün evrimini nasıl değiştireceğiyle sorularıyla buluşturması açısından) babası H. G. Wells’le giriştiği tartışmadaki konumunu şöyle özetler: Roman yaşamdan daha gerçektir; çünkü romana aktarılmış bulunan yaşam, seçme ve düzenleme yoluyla belli bir bakış açısından sunulmuş, kendi içinde bütünlüğü ve anlamı bulunan bir yaşamdır” (s. 19). İkinci savunu da Forster’ın kendisine aittir; “roman tarihten daha doğrudur, çünkü kanıtlarla sınırlı değildir, yaşamda kanıtların ötesine taşan bir şey vardır (s.104) Ben de bu yazıda, bu iki savunuya üçüncü bir savunu ekleme çabasını göstereceğim; roman, içinde yaşadığımız bir atmosfer olan kapitalizmden de daha gerçektir.
Somutlaştırmaya başlayalım. Kalshi platformunda bir kullanıcı şu soruyu (piyasa jargonuyla söylersek) satın alabilir; “Bu yıl Atlantik Okyanusu’nda 5. kategoriden bir kasırga oluşur mu?” Evet ya da Hayır. Sözleşmenin vadesi dolduğunda fiyat ya sıfıra iner ya da bire çıkar. (1) Bu arada da başka biri, Mahsa Mohebali’nin Acil Durumda adlı romanını okumaktadır: Tahran’da, art arda yaşanan deprem sarsıntılarının yaşandığı tek bir gün; zengin ve eğitimli bir aileden gelen, müzik kulağı olan ancak hayattan tamamen iğrenmiş, kronik bir afyon/eroin bağımlısı bir kadın olan Şadi, dışarıdaki devasa depremler ile bedenindeki uyuşturucu yoksunluğu krizinin eşzamanlı olarak şiddetlendiği bir durumdadır. Mohebali böylece kusursuz bir gerilim hattı kurar. Tahran, fiziksel olarak paramparça oluyordur; köprüler yıkılıyor, binalar çöküyordur. Bu jeolojik kıyamet sırasında, İran’ın orta ve üst sınıf beyaz yakalıları, arabalarına doluşarak şehirden kaçmaya çalışıyor ve açık kalması gereken yolları kilitliyordur. “Saygın” ve düzenli vatandaşlar panik halinde şehri terk ederken, kentin yeraltı sakinleri; kaykaycı gençler, uyuşturucu bağımlıları, “güzel çocuklar” ve isyankârlar, sokağa dökülerek terk edilmiş, harabeye dönmüş başkenti sahipleniyordur. Yıkılan sadece tuğlalar ve betonlar değil; İran devletinin otoritesi, aile yapısı, dini kurumlar, kapitalist düzen ve ataerkil ahlaktır. Şadi de şiddetli ikili sarsıntılarına rağmen Tahran’ı terk etmeyi reddeder.
İki “felaket sorusu” arasındaki mesafe, sadece biçimsel, anlatısal değil epistemik ve ahlaki bir uçurumdur. Bu yazı, o uçurumu üç edebi metnin yordamıyla incelemeye, anlamaya çalışacak. Mohebali’nin eşsiz anlatısı, Melville’in “Kâtip Bartleby”si ve yine İranlı bir filozof olan, “teori-anlatı” diye adlandırılan yeni bir anlatı türünde yazan Reza Negarestani’nin Cyclonopedia’sı.
Tahmin piyasaları felaketleri finansal enstrümanlara dönüştürür: olasılıkları fiyatlandırırken, belirsizlikleri sözleşme, karmaşıklıkları da ikili sonuçlar haline getirir. Felaket anlatılarıysa felaketi tam ters yönden işler: yaşanan felaketi, çokkatmanlı bir zamana; beden, bellek, sınıf ilişkilerine, kuşaklar arası çatışmaya ve ahlaki hesap sorma sorgulamasına açar. Bu noktada, bu çatışma artık “estetik bir tercih” meselesi olmaktan çıkarak, toplumun yaşanan felaketi nasıl karşıladığı, felaketin karşısında hangi davranışları gösterdiği ve en önemlisi de kime “hesap soracağını” doğru saptayıp saptayamadığı tartışmalarına açar. Edebi temsil bir bilgi biçimidir ve tahmin piyasaları da öyle. Şimdi sorumuz şudur; hangi bilgi biçimi felaketi daha doğru, daha adil ve daha insani anlatır ve gösterir?
Piyasanın felaketi anlamlandırması: İndirgeme, kontrol yanılsaması, edimsel ısınma
Felaketin piyasalaştırılmasının bir tarihi var. On dokuzuncu yüzyılın hava durumu bahisleri ve yağmur sigortalarından 20. yüzyılın “cat bond” denilen felaket tahvillerine ve 21. yüzyılımızda kripto para tabanlı “olay sözleşmelerine” varan bir tarih… (2) Bu sürecin bütün aşamalarından işlem aynıdır: yaşanan felaket; tek, ölçülebilir ve vadesi belli olan bir “olaya” indirgenir. “Kasırga oluşur mu” sorusu, kasırganın neden oluştuğunu, kimin hazırlıksız yakalandığını, kimlerin yapılarının (evlerinin) dayanıksız inşa edildiğini ve kimlerin “kaçamayacağını” sormaz; çünkü bu sorular ve yanıtları sözleşmenin fiyatını etkilemez.
Bu indirgeme; sözde masum bir soyutlamadır, oysa epistemik olarak büyük bir çarptırma ve zemin kaydırmadır. Afet bilimi üzerinde çalışan bilim insanları onlarca yıldır bize şunu anlatıyor: hiçbir felaket yalnızca “doğal” değildir. Kasırga, sel, deprem vb. felaketlerin yıkımları, uzun süreli inşaat politikalarının, sınıfsal yerleşim örüntülerinin, altyapı yatırımlarının; politikacıların tercihlerinin, beceriksizliklerinin, ihmallerinin üst üste binmesiyle toplumsal olarak büyür, katlanır. Tahmin piyasaları bu zemini görünmez kılar. İran örneği bu açıdan oldukça öğreticidir. (3) Urmiye Gölü’nün neredeyse yok edilmesi, Zağros Havzası’ndaki barajların çöküşü, Huzistan’da halkın su isyanları… Bunların hepsi tek bir felaket değildir; hepsinin, on yılların merkezi tarım desteklerinin, verimsiz sulama politikalarının ve üstüne eklenen iklim değişikliğinin birleşmiş bir sonucudur. “2026’da Huzistan’da su kıtlığı olacak mı?” sorusu, bütün bu toplumsal sürecin tamamını tek bir ikili yanıta indirger: “evet” kazanırsa, bu bilgi afeti önlemeyecektir, ama birilerinin cebine paralar akacaktır.
Kontrol yanılsaması ve riskin bireyselleştirilmesi
Tahmin piyasalarının bilgisayar ekranındaki çalışma arayüzü, psikolojinin iyi anlaşılmış bulgularından biriyle örtüşüyor: kontrol yanılsaması.(4) Fiyatların seyrini anlık gösteren grafikler, portföy dağılımları, alabileceğiniz pozisyonu yönetmenizi sağlayan menüler; kullanıcıya felaketlerin akışını izleyebildiği, hatta biraz daha ileri durumda “kontrol ettiği” hissini yaratmakta mahirdir. Oysa, artık bildiğimiz gibi kullanıcı, felaketi değil, yaşanan felakete ilişkin bir finans kararını yönetmeye çalışmaktadır. Bu ayırım görünürde tekniktir, ama aslında son derece ahlakidir. Toplumsal, tarihsel, jeopolitik, politik ve siyasi bir birikimin sonucu olan afet, bireysel ve finansal bir “risk” olarak yeniden tanımlanır. Felaket, insani dayanışma, sorumluluk alma, seferberlik meselesi olmaktan çıkarak “portföy” yönetimi meselesine dönüşür. COVID-19 salgını sırasında tanıklık ettiğimiz “bireyselci başına buyrukluk” da buradan beslenmiştir; herkes kendi kontrol paneliyle baş başa kalacaktır; ama öyle mi; felaket “ortak ve toplumsal” olduğu için “felaket” değil midir?
Felaket kapitalizmi tanımlanması da burada devreye girer: kriz zamanları, piyasanın yeniden yapılanma hamleleri biçimde tamamen işgal edilir (5). Tahmin piyasaları, bu mantığı içselleştirmiştir; afet daha yaşanmadan sermaye hareketlerinin emtiasına dönüşmüştür. Üstelik bu piyasalar bildiğimiz temsil düzeyinde de işlemez; blok zinciri altyapıları, kripto madenciliği, veri merkezleri aracılığıyla risk olarak satın aldıkları iklim krizlerine de fiilen katkı koyarlar. Kısacası, tahmin ettikleri felaketlerin birçoğuna devasa enerji tüketimleriyle katkıda bulunan bir kehanet biçimi, edimsel bir totolojidir bu.
Mohebali: Felaketin çoğul zamanı, sınıf ve Tajriş dersi
Deprem bir olay değildir…
Mohebali’nin romanı (6) tek bir depremle değil, art arda gelen sarsıntılarla başlar. Şadi ilk sarsıntıyı afyonun etkisi altında yatağında yatarken hisseder: “Yatak bir dalga yakaladığında daha da yükseldim. Bir tekne gibi ya da belki bir beşik gibi. Hayır, bir tabut gibi.” (s.5)
İkinci sarsıntıda annesi üstüne atlar, üçüncüdeyse herkes kaçmaya başlar. Her sarsıntı; farklı bir ilişkiyi, farklı bir sınıfsal konumu, farklı bir tarihsel boyutu açığa çıkaracaktır. Bu katmanlı yapı, tahmin piyasalarının yapısının tam karşıtıdır. Piyasa şöyle sorar: Bugün Tahran’da 5.0+ büyüklüğünde deprem olacak mı?” Romansa bize şunları gösterir; annenin gerilla geçmişi ve Nike eşofmanı arasında sıkışmasıdır, büyük anne Nana Moluk’un şehirde kaybolmasıdır, Albay’ın kiracılarını gözetlerken pencereden düşüşüdür… Şadi’nin bir sonraki dozu bulmak için kalabalığa karışmasıdır. İşte romanın yaptığı budur; felaketi “olay”dan arındırıp çokboyutlu ilişki ağına dönüştürür.
Zamanın tersinmezliği…
Tahmin piyasalarının sözleşmelerinin “zamansal boyutu” tersinirdir. Önce pozisyon açılır, sonra kapanır, sonra kayıp kaydedilir ve bir sonraki “felakete ya da pozisyona” geçilir. Romanın zamanıysa tersinmezdir. Şadi, annesinin geçmişini ve Paris’ten getirilen balo elbiselerini aynı anda taşır, Nana Moluk’un unutkan gözleri şehrin altındaki faylarla örtüşür ve Albay’ın kanı, Che Guevara posterinin üzerinden süzülmesi çokkatmanlı bir tarihin anda sıkışmış imgesidir. Bu imgeler “fiyatlanamaz.” Her biri, “öngörülemeyen” değil birikimsel bir tarihin temsilidir. Mohebali’nin İran’ı; su krizinin, kuşak çatışmasının, ideolojik ve siyasi takatsizliğin, sınıfsal kaçışın (ve bugün emperyalist bir saldırının) aynı anda yaşandığı bir mekândır. Deprem, bütün bu fayları çatlatan bir hızlandırıcıdır sadece yaratıcısı değil. Tahmin piyasalarıysa bu “hızlandırıcı anı” fiyatlandırır, ötesini görmez.
Kalabalık ile topluluk; Tajriş dersi…
Tahmin piyasaları “kalabalığın bilgeliği” ideolojisine dayanır: herkesin beklentisi fiyatı belirler, anonimlerin toplamında bilgi kristalleşir. “Kalabalık içinde insanlar, sayılabilir birimlerdir, topluluk içindeyse değiştirilmez bireysellikleriyle var olurlar”(7). Kimliğin, anonim yığınlar (kalabalık) içinde kaybolması bu piyasaların örgütlenme temelidir (8).
Mohebali’nin anlatısı bu ayırımı tam isabetle sahneye koyar. Tajriş Meydanı’nda kalabalık vardır; yağma, isyan, “Bizim şehir, bizim şehir, geri alamazsınız”(s. 35). Romanın gerçek dayanışma sahnesiyse başkadır ve hiçbir slogan yoktur; Şadi, intihara kalkışan Aşkan’ı duşun altında çıkararak kusturur. Sokakta terk edilmiş bir yabancı bebeği kucağına alır ve sokak köpeği Crassus’u yanından ayırmaz. Kendi krizinin ortasında, bu bağımlı, alaycı, zeki ve “sorumsuz” kadın felaketin görünmez dayanışma ağını örmektedir. Topluluk kalabalığın “gürültüsünde” değil; bu küçük, adlandırılamaz, fiyatlanamaz jestlerdedir. Şadi’nin en sarsıcı jestiyse en pasif görünenidir; sarsıntının ortasında yere uzanır:
“Uzanıyorum. Kollarımı açıyorum. Gökyüzü ileri geri sallanıyor ve ben yerde çarmıha gerilmiş durumdayım. Yer sarsılıyor ve sarsıntılar bedenimde dalgalanıyor. (…) Titreşimlerin bedenim boyunca sürünmesine izin vermek istiyorum. Durmalarını istemiyorum.” (s.22)
Piyasanın öznesi felaketi uzaktan gözlemleyen, pozisyon hesaplayan, parasal riskini hesaplayan bireydir. Şadi, felakete bedensel olarak teslim olur, onunla sarsılır, onun ritmini emer, ondan ayrılmak istemez. Bu bilinçli bir siyasi seçim değildir, ama çok derin bir hakikati gösterir: felaketi yaşayan beden onu fiyatlayan zihnin soyutlamasını reddedip isyan eder.
Bartleby: Reddin ontolojisi ve sahipsiz mektuplar
Tercih etmemeyi tercih etmek…
Herman Melville’in Kâtip Bartleby’si, Wall Street’in kalbinde, bir avukatlık bürosunda geçer. Yazman Bartleby günün birinde kopyalamayı reddeder. “Yapmamayı tercih ederim” (s.5). Bu reddin gerekçesi yoktur; ama tutarsız değildir, saldırgan da değildir; mutlak anlamda bir tercihsizliktir. Tahmin piyasalarının temel varsayımı, “rasyonel” bir tercih yapabilecek bireylerin varlığıdır; olasılıkları hesaplayan, beklenen değeri yükselten, “pozisyon açan” biri, birileri… Bartleby’nin eylemsizliğiyle yaptığı, bu bireyin ifşasıdır aslında. Ne biriktirir ne dağıtır, ne kazanır ne kaybeder, hiçbir sözleşmeye taraf olmaz, hiçbir “fiyatlamaya katılmaz.” Melville’in anlatıcısı bunu tek cümlede anlatır: “Bartleby, varsayımların değil tercihlerin adamıydı” (s.30). Piyasaysa tam tersidir; tercihlerin değil, varsayımların yapılanmasıdır; her fiyat bir varsayımdır. Bartleby, tahmin piyasalarının kâbusu olabilecek bir bireyin cisimleşmiş halidir adeta.
Ahlaki tehlike (moral hazard) ve avukatın taşınması…
Avukat, Bartleby karşısında ahlaki bir kriz yaşayacaktır ve bu krizi çözmek yerine ondan kaçmak için ofisini taşır (s.35). Kısacası; sorunun kaynağını ortadan kaldırmamış, yerini değiştirerek onu “görünmez” kılmaya çalışmıştır. Bu “ahlaki tehlike”nin (Bundan sonra moral hazard… N.A) tam bir örneğidir; zarar veren birey değil, zararı görmezden gelme “pozisyonunu” satın alan birey. Tahmin piyasalarında moral hazard daha ince, ama yapısal olarak aynı görülür. Diyelim ki, Florida’da yaşayan, evini kaybedecek biri, kasırga sözleşmesine yatırım yaptığında, kendi yaşayacağı felaket bir yıkım değil, potansiyel bir kazanç kaynağıdır ve sistem bunu “rasyonel davranış” olarak kavramlaştırır. Bartleby’nin yanıtı bu sistemi sabote eder; “Buradan ayrılmamayı tercih ederim” (s.32). Bu tercih, felaketten “kazanma” mekanizmasına katılmayı tercih etmek anlamına gelir.
Sahipsiz mektuplar ve askıya alınmış zaman…
Bartleby’nin zamanı ne geçmiştir ne gelecek, boşaltılmış bir büroda “yıkılmış bir tapınağın ayakta kalan son sütunu” gibi dikilir (s.30); sonunda hapishanenin avlusunda, duvara dönük, sözleşmesiz bir şekilde ölür. Melville, öyküyü bir söylentiyle bitirir: Bartleby bir zamanlar Washington’daki Sahipsiz Mektuplar Bürosu’nda çalışmıştır. Anlatıcı ürperir; “Sahipsiz Mektuplar! Ölmüş insanlar gibi gelmiyor mu kulağa?” (s.43) Hiçbir alıcıya ulaşmamış, arabalar dolusu yakılan mektuplar… Çaresizce gönderilmiş yüzükler, artık gereksinimi kalmamışlara gönderilmiş paralar…. Sahipsiz mektuplar bürosu, fiyatlanamayan kayıpların arşividir sanki; hiçbir vadesi bulunmayan, hiçbir portföye girmemiş kayıpların arşivi… Ve öykünün son sözü: “Ah Bartleby! Ah insanlık” (s.43). Sözleşmelerin asla kontrol altına alamayacağı bir hesaplaşma…
Negarestani: Yerin altı; petrol, kehriz ve derin zaman
Aynı yılda iki İran…
2008 yılında Tahran’da iki kitap yayımlanır. Biri Mohebali’nin romanıdır; sokağın sismik kaydı… Öteki, İranlı filozof Reza Negarestani’nin Cyclonopedia: Complicity with Anonymous Materials’i; yeraltının sismik ölçeri (9). Cylconopedia geleneksel anlamda bir roman değildir; “teori-anlatı” diye adlandırılan melez türün “kurucu” metinleri arasında sayılmaktadır. Çerçevesi; gotik, buluntu-metin kurgusuyla çatılır. Amerikalı bir kadın, internette tanıştığı gizemli biriyle buluşmak için İstanbul’a gelir; adam gelmez. Sultanahmet’te bir otel odasında bir elyazması bulur (s.11). Elyazması, Tahran Üniversitesi’nden uzaklaştırılmış, (kurgusal) arkeolog Hamid Parsani’nin dağınık notlarından oluşturulmuş, sahte-akademik bir dosyadır. Kitabın açılışında yer alan bir anekdot bütün yapıyı özetler: Hicri 783 yılında bir kervan; gece, ilerideki şehri lagün sanarak yön değiştirir; oysa gördükleri, yağmalanan kentten kalan on binlerce kafatasından örülmüş, meşalelerin aydınlığında parlayan bir piramittir (s.22). Felaketin bilgisi, bir yanlış okumayla elde edilmiştir; Negarestani’nin biçimi, bu yanlış okunabilirliği ciddiye alan tek bilgi biçimidir. Tahmin piyasaları tek katmanlı bir önerme üretir; Cyclonopedia, felaketin bilgisinin ancak katman katman, güvenilmez, öngörülemez, tamamlanmamış bir biçimde üretilebileceğini savunur.
Petrol: Fiyatlanan değil, fiyatlayan
Kitabın kuramsal merkezini petrol oluşturur, ama pasif, sıradan bir hammadde olarak değil, bütün dünyada yaşanan olayların aktörü olarak. “Petrol bütün anlatıların dip akıntısıdır. (…) Tellürik bir kayganlaştırıcı olarak petrol, şeyleri yalnızca ileri doğru kaydırır.” (s.30) Parsani şöyle itiraf eder: “Metinlerimin dip çizgisi petroldedir” (s. 48). Bu tersine çevirme, tahmin piyasaları eleştirisi için yaşamsal önemde; çünkü petrol vadeli işlemleri bugünkü felaket sözleşmelerinin tarihsel atasıdır; Kalshi’nin kasırgasının soyu ve petrolün vadeli kontratlarının soyundan gelir. Negarestani’yse bu soyun kurulduğu epistemolojiyi, yani fiyatlandıranın fiyatlandırılanın dışında olduğu varsayımını yıkar ve kitabın adının alt başlığını oluşturan “Anonim Materyallerle Suç Ortaklığı” bunu ifade eder: İnsan, “petropolitik” süreçlerin gözlemcisi değil, içindeki suç ortağıdır. İçinde olduğun şeye bahis oynayamazsın, sadece oynadığını sanırsın. Bahisçi, “dışındalık” yanılsamasıyla yaşar. Negarestani “teori-anlatısı”nda bir dışarısı olamayacağını gösterir. Kontrol yanılsaması bu aşamada artık davranışsal bir nitelik olmaktan çıkıp varlığını tehdit eden bir yanılgıya dönüşür.
Negarestani’nin “solar kapitalizm” kavramı, Klein’in felaket kapitalizmine kozmolojik bir boyut ekler; birikim, parlaklık, görünürlük ve anlık fiyatlama, Güneş İmparatorluğu’nun araçlarıdır. Petrol de güneş enerjisinin milyonlarca yıllık süreçle yerin altında birikimi ve Güneş’e karşı, karanlık ve fermente isyandır. Spekülatif piyasa, Güneş ekonomisinin en parlak yüzüdür; çünkü anlık fiyat onu parlatır, felaketin gerçek boyutuysa yerin altında birikmiş akışkandır, ışığa çıktığında fiyata gelmez.
Kareez’gar: Kuyuların teolojisi ve kuruyan kehrizler
Parsani’nin en özgün kavramı; Farsça Yaradan anlamına gelen ‘kerdegar’ın kareez’le birleşmesinden türettiği yeni kavramdır (s.49). İngilizceye “( ) hole complex” diye çevrilir: hem whole (bütün) hem hole (kuyu/boşluk) olarak… Parantezin içi boştur; çünkü “tüm-tamlık” makamı boşaltılmıştır. Ortadoğu’yu, aslında “tüm-tanrı” değil “kuyu-tanrı” var etmiştir. Burada, kimsenin kolay kolay kuramayacağı bir bağlantı kuruluyor: kareez, kehrizdir. İran’ın binlerce yıllık yeraltı su kanalı sistemi. Negarestani’nin ‘kuyu’sunun etimolojik kökünde İran’ın su altyapısı yatıyor. Bugünün İran’ının kuruyan kehrizleri “Kareezgar”ın (kuyunun) tıkanması diye okunabilir. Parsani’nin yaptığı çağrı, arkeolojik olmakla kalmaz güncel bir boyut da kazanır: “Yer kendi mitine inandı. Artık onu açıp içine bakmanın zamanı geldi” (s.48).
Kuyulu mekân, “katı” ile “boşluk” ikiliğini de bozup genişletir; yer, ne doludur ne de boş; gözeneklidir, sızıntılıdır ve altı oyulmuştur. Tahmin sözleşmesi, olayın yüzeyi için yapılır; olay oldu ya da olmadı; “() hole-complex” ise “olay” denilen yaşananların, yerin altında on yıllardır süren sızıntının yüzeye çıktığı an olduğunu söyler. Şadi’nin sarsıntılar arasında kulağını asfalta dayamasını şimdi “Kareezgar’ı dinlemek için” diye yorumlayabiliriz. Negarestani aynı modeli belleğe de uygular. Bellek boşlukları, bireyin kendisinin erişemediği yerler değil, “başka bir yerden erişmek için var olan” kanallardır: “Bellek boşlukları, onların eve dönüşünün araçlarıdır.” (Excursus II, s.82) Nana Moluk’un Alzheimer’ı, annenin saklı gerilla geçmişi; Mohebali’nin kuşaklar arası belleğinin kuyuları, Negarestani’nin deyimiyle kapanmamış kanallardır. Tahmin sözleşmesinin zamanındaysa “bellek kuyuları -boşlukları-” yoktur, vade dolunca bütün veri silinir.
Pazuzu sarmalı ve derin zaman
Kitabın “Toz İnfazcısı” bölümü, Sümer-Asur salgın cini Pazuzu’yu kullanarak bir “toz teorisi” inşa eder (s.129). Pazuzu yeryüzünün katmanlı yapısını toz ederek salgın, kuraklık, toz fırtınaları haline çevirir. Burada önemli olan şey, bütün bunları önlemek için “temizlik ve sağlık endüstrisi” ne kadar çok “savunma” üretirse salgının direncinin artması, hatta hızlanmasıdır. Bu, “moral hazard”ın jeolojik biçimidir aslında. Riske karşı geliştirilen her koruma aracının riski yeniden üretmesiyle, hızlandırmasıyla sonuçlanan sistemik bir sarmal. Sigorta ve tahmin piyasalarının geri besleme döngüsünün arkaik modeli. Pazuzu’nun; sıska, kıtlıkta çökmüş bedeni, çöl rüzgârları ve toz fırtınalarıyla ve bugün Huzistan’ın kuruyan göl yataklarından kalkan toz fırtınaları arasındaki bağlam… Kısacası Pazuzu artık bir metafor değildir.
Sonunda “zamana” vardık. Kitabın bir bölümünün başlığı “Beş Milyar Yıllık Cehennem Mühendisliği” adını taşır (s. 205). Cehennem bir yer değil bir süreçtir. Yerin çekirdeğinden yüzeye, jeolojinin sabrıyla süren ısı, basınç ve tortulaşma. Böylece makalemizin de zamanı üç katmanda birleşiyor; sözleşmelerin zamanı (üç ay, beş yıl…), anlatı zamanı (Mohebali’nin kuşakları, Bartleby’nin askıya alması) ve tellürik zaman (beş milyar yıl). Kalshi’in “olay penceresi”, jeolojik cehennem mühendisliğinin yanında ölçeğe bile gelemez. Yine şu kaydı düşmekte yarar görüyorum; Cyclonopedia olgusal bir kaynak değildir. Parsani kurgudur, kitabın bilimsel açıdan söyledikleri kasıtlı olarak çarptırılmıştır; ama onun katkısı Ortadoğu hakkında bilimsel, akademik bilgi vermek değil “felaket bilgisinin” hangi farklı biçimlerde üretilebileceğini de göstermektir (10).
Üç metnin ortak söylemi: Biçim siyasettir
Zamanı uzatmak, ağı görünür kılmak
Mohebali, Melville ve Negarestani farklı yüzyıllarda, farklı coğrafyalarda, hatta farklı türlerde yazmışlardır; ama üçü de “felaket anlatısı”nda ortaklaşan bir biçimsel tercih yapar; zamanı uzatmak, ilişki ağını görünür kılmak ve ahlaki hesabı ertelemeden sormak. Bu siyasi bir tercihtir. Tahmin piyasası da siyasi tercihtir: zamanı kısaltmak, ilişki ağını görünmez kılmak, ahlaki hesabı fiyata dönüştürmek. Bu iki biçim arasındaki çatışma; felaketlere kimin maruz kaldığını, kimin hesap vereceğini ve kimin kazanacağını belirleyen bir çatışmadır. Roman olayı açar: Mohebali’nin depremi; aile tarihine, su krizine, bağımlılık katmanlarına uzanır. Bartleby’nin reddi Wall Street’in ahlaki yapısını sorgular, Negarestani’nin petrolü, fiyat biçtiğini sananı fiyatlar. Piyasa da felaketi şu şekilde bağlar: Olasılık hesaplanır, sözleşmeler imzalanır ve sonuç beklenir. Bu biçim epistemik bir şiddettir.
Kimlerin kayıpları fiyatlanmaz
Son sorumuz şudur: tahmin piyasası hangi kayıpları fiyatlar, hangilerini fiyatlamaz? Şiddetli bir kasırganın maddi hasarı fiyatlanabilir; ama o kasırgadan kaçamayan yoksul insanların kayıpları fiyatlanmaz; çünkü bu kayıpların çoğu, “sözleşme vadesi”nde değil, on yıl sonra; eğitim fırsatlarının ellerinden alınmasında, ruhsal krizlerde, hastanelerinin özelleştirilmesinde, mülklerine-arazilerine el konulmasında yaşanır. Mohebali’nin Bayan Gelin’i; deprem gününde herkes kaçarken bohçasıyla merdivenlerin başına oturup kaybolmuş hanımını Azerice sayıklayan “(Hardadi Hanım?” s.9) yaşlı hizmetkâr, hiçbir sözleşmenin maddesine girmez. Bartleby’nin sahipsiz mektupları hiçbir alıcıya, yani fiyata ulaşamaz. Negarestani’nin “anonim materyalleri” adları bile olmayan kayıplardır. İşte bu “fiyatlanmayanlardır” ki felaketlerin asıl kaybedenleri, felaket anlatılarının da kahramanlarıdır. Ve romanlar ki, sahipsiz mektupların en sonunda birilerine ulaşıp, okunduğu yerler değil midir?
“Evet/Hayır”ın ötesinde…
Tahmin piyasaları, felaket bilgisini “demokratikleştirdiği” iddiasındadır ve olgusal belirsizlikleri “fiyatlamanın” çözümünde işe yaradığını da söyler; ama gelin görün, felaket “olgusal bir belirsizlik” değildir. Felaket; bir toplumun kırılganlıklarının, bir devletin ihmallerinin, ekonominin eşitsizliklerinin birikerek patlamasıdır. Bu birikimi bir sözleşmeye sığdırmak, felaketi anlamak değil, onu finansal bir nesneye dönüştürmektir. Negarestani’nin anlatısına adını veren paleontoloji terimi bunu adlandırır: incognitum hactenus, şimdiye kadar bilinmeyen, henüz sınıflandırılmamış olan… Piyasa, incognitum hactenus’a tahammül edemez; bütün belirsizlikleri fiyatlanabilir bir olasılığa çevirmek zorundadır. Romanlarsa bununla yaşamayı bilir; çünkü felaketle ilişkimiz, henüz adlandıramadığımız bir şeyle suç ortaklığıdır.
Forster’a dönerek bitireyim; yaşamda kanıtların ötesine taşan bir şey vardır ve roman yazarı, “bu fazlalığı doğru olarak yakalayamamış bile olsa, en azından yakalamaya çalışmıştır.” (s.104)
Felaket de kanıtlardan ibaret değildir. Kanıt, olayın yüzeyidir; kurmaca, yüzeyin altındaki geçirgen, tortul, kuşaklar boyu biriken fazlalığa iner. Mohebali’nin Şadi’si, Melville’in Bartleby’si, Negarestani’nin adsız faillerinin bize verdiği ders şudur: Felaketi anlamak için onunla aynı zeminde durmanız gerekir, “Tercih etmemeyi tercih ediyorum”, demeniz gerekir, kapitalizm denen gürültünün içinde uzanıp kulağımızı yere dayamak ve şu satırları duymak gerekir:
“Sokaklar konuşuyor. Asfaltın çatladığını duyabiliyorum. Uzun bir günün ardından mafsallarını çıtlatıyor. Yorgun. Yorgun. Yorgun.” (s.36)
Roman bu sesi duyduğumuz yerdir… Ve bu yüzden, içinde yaşadığımız kapitalizmden daha “gerçektir.”
Notlar ve Kaynakça
- Kalshi (2021’de ABD Emtia Vadeli İşlemler Ticaret Komisyonu onayını alan) ve Polymarket (blok zinciri tabanlı), siyasi olaylardan doğal afetlere uzanan yelpazede ikili olay sözleşmeleri sunan tahmin piyasalarıdır; gerçek zamanlı fiyat hareketleri “kalabalığın bilgeliği”nin kanıtı olarak pazarlanır.
- Bu tarihsel hattın ve buradaki eleştirinin bir bölümünün hareket noktası, Aeon dergisinde yayımlanan “What Is the Real Cost of Betting on Weather Catastrophes?” başlıklı makaledir; makale, felaket piyasalarının riski bireyselleştirdiğini ve kripto altyapıları yoluyla fiyatladıkları iklime fiilen katkıda bulunduklarını ileri sürer.
- İran’ın su krizi, yalnızca iklim değişikliğinin değil, onlarca yıllık merkezi tarım politikalarının, sübvansiyonlu ve verimsiz sulamanın ve yönetim zaaflarının birikimli sonucudur: Urmiye Gölü’nün yüzölçümünün büyük bölümünü yitirmesi, 2021 Huzistan su protestoları, binlerce yıllık kehriz (qanat) sisteminin kuruması bu örüntünün halkalarıdır. 2025’te Tahran’ın barajları tarihi düşük seviyelere indi; yetkililer su tayınlamasını, hatta kuraklık sürerse başkentin kısmen tahliyesini açıkça tartıştı. Haziran 2025’teki İsrail/ABD-İran savaşıysa altyapıyı vurdu ve sistematik veri toplamayı sekteye uğrattı. Sorulması gereken soru şudur: onlarca yılın birikimiyle zaten kırılganlaşmış bu su düzenini, savaş kim bilir ne hale getirdi? Hiçbir tahmin sözleşmesi bu sorunun muhatabı değildir.
- Kontrol yanılsaması ve aşırı güven bulguları için bkz. Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow. Farrar, Straus and Giroux. Daniel Kahneman, Thinking, Fast and Slow kitabında, “tahmin piyasaları”nın nasıl var olabildiğini ve rasyonel olduğunu iddia eden insanların neden bu finansal kurgulara bel bağladığını evrimsel ve bilişsel bir zeminle açıklar. Özetle; Kahneman, insan zihnini felsefi bir tiyatro sahnesindeki iki aktöre ayırır: Sistem 1 (hızlı, sezgisel, evrimsel olarak çok eski, otomatik tepki veren) ve Sistem 2 (yavaş, analitik, çaba ve enerji gerektiren). Aşırı güven ve kontrol yanılsaması, bizi vahşi doğada hayatta tutmak için evrimleşmiş o aceleci Sistem 1’in, günümüzün çok katmanlı ve karmaşık modern dünyasındaki arızalarından doğar.
- Klein, N. (2007). The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism. Metropolitan Books. Klein’ın tezini bu kadar sarsıcı kılan şey, kapitalizmin yeniden yapılanma stratejisini salt iktisat üzerinden değil; psikoloji, fiziksel ve toplumsal yıkımı örnekleyerek, tabiri caizse bir “toplumsal elektroşok” metaforuyla açıklamasıdır. Klein; kitabına, 1950’lerde CIA tarafından fonlanan psikiyatr Dr. Ewen Cameron’ın hastalar üzerindeki duyusal yoksunlaştırma ve aşırı elektroşok deneylerini anlatarak başlar. Cameron’ın amacı, hastanın mevcut kişiliğini, anılarını ve direncini ağır şoklarla tamamen silmek (tabula rasa yaratmak) ve bu “temizlenmiş” zihne yeni bir kişilik inşa etmekti. Klein, bu bireysel psikolojik şiddetin tam olarak makro ölçekte toplumlara uygulandığını iddia ediyor. Bir deprem, tsunami, terör saldırısı veya askeri darbe, toplumun sinir sistemine verilen devasa bir elektroşoktur. Toplum travma geçirip yönünü kaybettiğinde, tıpkı Cameron’ın hastaları gibi savunmasız kalır. Direnç kırılmıştır ve “eski bellek” geçici bir amneziye uğramıştır. İşte pazarın yeniden inşası tam bu felç anında başlar.
Klein tezini şu örneklerini vererek kanıtlar.
Kasırganın Sildiği Sınırlar (New Orleans, 2005): Katrina Kasırgası şehri yerle bir ettiğinde, Friedman (o sırada 93 yaşındadır) Wall Street Journal’a bir makale yazar ve okulların yıkılmasını “eğitim sistemini kökten değiştirmek için bir trajedi fırsatı” olarak tanımlar. Gerçekten de devlet okulları yıkılır ve yerine hızla özel, kâr amaçlı okullar (charter schools) inşa edilir. Yoksulların yıkılan sosyal konutlarının arazilerine ise lüks siteler dikilir. Felaket, coğrafyayı “temizlemiş” ve sermaye için yeni bir emlak/eğitim piyasası açmıştır.
Tsunaminin Kıyıları Yutması (Sri Lanka, 2004): Asya Tsunamisi balıkçı kasabalarını haritadan sildiğinde, devlet “güvenlik” gerekçesiyle balıkçıların kıyıya dönmesini ve evlerini yeniden inşa etmesini yasaklar. Ancak aynı kıyılar devasa uluslararası otel zincirlerine ve turizm şirketlerine tahsis edilir. Doğanın yıkımı, yerel halkın mülksüzleştirilmesi için bir “arazi açma” işlemine dönüştürülür.
Siyasi Şok (Şili, 1973): Pinochet darbesi sadece siyasi bir olay değil, tankların ve infazların yarattığı dehşet ortamında, Chicago Boys (Friedman’ın öğrencileri) tarafından yazılan vahşi bir serbest piyasa anayasasının topluma şırınga edilmesidir.
Ve savaşlar… Suriye’ye gelen “barış”tan sonra yaşanan “imar” tartışmalarını anımsayın… Gazze’de yaratılan yıkımın ardından, sağlanacak bir “barış” zamanında sahil boyunca açılacak otel zincirlerinin, kumarhanelerin, lüks evlerin planlarını düşünün ve bu planın ABD Başkanı Trump tarafından nasıl bir reklamla ilan edildiğini… Peki yapılan soykırım?.. O, romancılarını arıyor…
6. Mohebali’nin romanı 2008’de Tahran’da yayımlandı ve Hoşang Gulşiri Edebiyat Ödülü’nü kazandı; Mariam Rahmani’nin İngilizce çevirisi 2021’de Feminist Press tarafından basıldı. Romanın Türkçe çevirisi henüz yoktur.
7. Arendt, H. (1958). The Human Condition (İnsanlık Durumu). University of Chicago Press. Çoğulluk (plurality), eylem ve sözün birbirinden ayrı ve eşsiz özneleri gerektirir.
Biraz açmak gerekiyor: Arendt’e göre çoğulluğun paradoksal bir yapısı vardır. İnsanlar aynı anda hem “eşit” hem de “eşsizdir”. Eğer eşit olmasaydık, birbirimizi anlayamaz, ortak bir dil veya dünya kuramazdık; ama eğer farklı/eşsiz olmasaydık, birbirimize söyleyecek hiçbir yeni sözümüz, yapacak hiçbir yeni eylemimiz olmazdı. Sadece işaretleşen karıncalar veya algoritmalar gibi olurduk. Dolayısıyla eylem ve söz, insanın dünyaya sadece fiziksel olarak değil, felsefi olarak doğduğu, kendi “Kim”liğini (ne olduğunu değil, kim olduğunu) açıkladığı tek alandır.
Arendt, modern çağın insanı salt tüketen ve hayatta kalmaya çalışan bir “hayvan”a (animal laborans) indirgediğinden şikâyet eder. Kalabalık (kitle), eylemin değil, davranışın alanıdır. Davranışlar öngörülebilirdir, istatistiğe vurulabilir. Tahmin piyasalarının var olabilmesi, insanların eşsiz failler olarak değil, “sayılabilir, istatistiksel, öngörülebilir birimler” olarak kalabalıklaşmasına bağlıdır. Kalabalıkta yüzler silinir, sadece eğilimler kalır. “Topluluktaysa” istatistik çalışmaz. Topluluktan biri; bir felaketin ortasında, Tajriş Meydanı’nda sahipsiz bir köpeği yanına aldığında istatistiksel bir “davranış” sergilemez; eşsiz bir “eylem” ortaya koyar. Bu eylem onları birbiriyle değiştirilemez kılar. Birim olmaktan çıkıp, “birey/özne” olurlar.
8. Anonimlik koşullarında kimlik ve sorumluluk erozyonu için bkz. Suler, J. (2004). The Online Disinhibition Effect. CyberPsychology & Behavior, 7(3), 321–326. Aslında John Suler; bu makalesinde doğrudan tahmin piyasalarını ele almaz, daha çok siber uzayın psikolojik mimarisini anlatır. İnsanların dijital ortamda yüz yüze dünyada yapmayacakları şeyleri yapmalarına ve daha pervasız davranmalarına neden olan ‘çevrimiçi ketvurmanın kalkması etkisi’ni inceler. Suler’e göre bu anonimleşme süreci, ahlaki kısıtlamaların askıya alındığı bölünmüş bir benlik yaratarak kişilerin eylemlerinin sorumluluğunu almaktan kaçınmalarını sağlar. Kalshi veya Polymarket gibi tahmin piyasaları da bütünüyle bu siber uzay üzerinde var olan dijital arayüzler olduğundan, kimlik ekranda silindikçe başkasının felaketi üzerinden hiçbir ahlaki yük duymadan risksiz pozisyon alan yeni “bölünmüş benlik” kusursuzca ortaya çıkar.
9. Negarestani, R. (2008). Cyclonopedia: Complicity with Anonymous Materials. Melbourne: re.press. Kitap, İranlı bir yazarın Mohebali’yle aynı yıl yayımlanan metni olarak bu yazıdaki İran örneğini tamamlıyor. Cyclonopedia’nın Ortadoğu’yu karanlık, okült ve akışkan bir varlık olarak kuran estetiği, bilinçli bir “öz-oryantalizm” stratejisi olarak okunmuştur; eleştirmenler bu stratejinin oryantalist imgeyi bozguna mı uğrattığı yoksa yeniden mi ürettiği konusunda bölünmüştür. Bu yazıda kitap, Ortadoğu hakkında olgusal bir iddia kaynağı olarak değil, felaket bilgisinin biçimi üzerine bir deney olarak kullanılmıştır.
10. Çeviri notu: Aksi belirtilmedikçe İngilizce metinlerden yapılan çeviriler yazara aittir. In Case of Emergency alıntıları, romanın Mariam Rahmani İngilizce çevirisinden (Feminist Press, 2021) yazar tarafından Türkçeleştirilmiştir; sayfa numaraları bu baskıdan yapılan e-kitaba göredir. Kâtip Bartleby alıntıları İlknur Özdemir çevirisindendir (Kırmızı Kedi, 2014; sayfa numaraları e-kitap baskısına göredir). Cyclonopedia alıntıları re.press 2008 baskısından yazar çevirisidir.
Kaynakça
Arendt, H. (1958). The Human Condition. University of Chicago Press.
Forster, E. M. (1927). Roman Sanatı, çev. Ünal Aytür. Adam Yayınları, İkinci Basım Aralık 1985
Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow. Farrar, Straus and Giroux.
Klein, N. (2007). The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism. Metropolitan Books.
Melville, H. (1853). Kâtip Bartleby: Bir Wall Street Hikâyesi, çev. İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi, 2014.
Mohebali, M. (2008). Çev. Rahmani, M. (2021). In Case of Emergency. Feminist Press.
Negarestani, R. (2008). Cyclonopedia: Complicity with Anonymous Materials. Melbourne: re.press.
Suler, J. (2004). The Online Disinhibition Effect. CyberPsychology & Behavior, 7(3), 321–326.
Jamie L Pietruska, “What Is the Real Cost of Betting on Weather Catastrophes?” Aeon. (Erişim: 27 Mart 2026) Link: https://aeon.co/essays/what-is-the-real-cost-of-betting-on-weather-catastrophes




