Berraklık[1]
Faşizm, insanlara daimi olarak memnuniyet duymalarını buyuruyordu. Faşizmde intiharlara yer yoktu. Bunun yerine insanlar “dolu tabancalarına ölümcül şekilde takılıp düşerler”di, ne de fakir insanlar vardı, herkese Faşist Befana,[2] Anneler ve Çocuklar günü ve diğer hayır kurumları yardım eder, ilgi gösterirdi. Doğurgan annelerin ve yüz yaşındaki kadınların suretleri gazetelerde ışırdı. Radyo sürekli olarak muzaffer harb seferlerine, üretken barış operasyonlarına, fevkalade diplomatik başarılara, muazzam spor olaylarına övgüler düzerdi. Radyo spikerinin sesi daimi ve kendinden hoşnut bir memnuniyeti ifade ederdi: ebedi bir iyimserlik. Halkın sağlıklı ve gayretkeş yaşamı popüler trenler[3], İşten Sonra Derneklerinin düzenlediği danslar,[4] Faşist Parti gençlik örgütünün düzenlediği keyifli kayak gezileriyle geçiyordu. Mutsuzlara, şüphecilere, ızdırap çekenlere yer yoktu. Bu ulusal suni iyimserliğin, gerçekliğin bıktırıcılığı ve sefaletiyle keskin bir tezat oluşturduğunu söyleme lüzumu görmüyorum. Yaşamın bu bayağı basitleştirilişi bazılarımızda daha içten ve ıstıraplı bir varoluş için şiddetli bir ihtiyaç uyandırdı. Bizi daha karmaşık ve zor yapan, her ifade ve eylemimizde daha içebakışçı hale getiren ve bizden gerçek berraklık imkanını alan bu yalınlaşmaydı.
Son birkaç yıla bir bakış atarsak, gazetelerin boş, şatafatlı dilinin yanısıra, farklı biçimleriyle bir edebiyat görürüz. Ne var ki bu edebiyatın alamet-i farikası kendini duru ve anlaşılır bir surette ifade etme noktasındaki mutlak iktidarsızlığıdır: Açık olma hususunda mutlak bir acziyet. Yazarlar, herkesin erişebildiği, canlı yahut temel ya da basit olgu ve duyguları anlatamıyordu. Gerçek olmayan maceralar, büyülü öteki dünyadan hissedişlerin peşinde karanlık ve muğlak bir arayış içinde kayboluvermişlerdi. Bu dönemin edebiyatının gerçekdışı arayışı yalnızca aşırı derecede bıktırıcı ve kasvetli gerçeklikten kaçma teşebbüsü değildi; aynı zamanda kendi şahsiyetini savunup koruma altına alma, etrafını sarmış tehditlere karşı bir tür saflığı muhafaza etme teşebbüsüydü.
Dilin çetrefil doğası; ruhlarımızın sessizliğinde filizlenip, devamlı surette nefessiz bırakılmış ve bastırılmış duyguların muğlaklığı ve karmaşıklığı; tüm şiiri elinden alınmış, acıklı bir şekilde pejmürde ve vasat ulusal yaşam biçimine karşı doğal bir tepkiydi. Fakat bu tepki, isabetli poetik neticeler alamıyordu; çünkü temel ilkeleri suni ve yanlış bir hükümette isabetli poetik neticeler alınamazdı, yahut bu çok nadir mümkün olurdu. Kendini aldattığı daimi iyimserlik ve kendinden hoşnut memnuniyet hali bir imkân olmaktan çıktığında Faşizm, aksamanın kanıtı ve “işgal olunmuş bölgeler ile mahvolmuş şehirler”le karşı karşıya kalıverince yok olmak zorunda kaldı. Kendi elleriyle kazdığı çukura düştü, “dolu tabancasına ölümcül şekilde takılıp düşüverdi”.
Bana öyle geliyor ki Faşizmin ölümüyle bize geri dönen iyi şeyler arasında en büyüğü ve en değerlisi; en değişken ve karmaşık yanlarıyla berraklığa geri dönebilme ihtimalidir. Eskiden dilimiz açık ve duru olamıyordu, çünkü keskinlik ve berraklık hakikatin sıfatlarıdır ve hakikate izin yoktu. Eskiden kelimelerle aşırı yüklenmiştik, çünkü tüm içten ve kamusal esenlik ihtimallerinden alıkonulduğumuz bir zamanda elimizdeki tek şey kelimelerdi. Peki bu kadar uzun yıllar boyu kendimizi sakladığımız tüm bu karanlıktan ve örtülerin ardından nasıl çıkıp özgürleşeceğiz? Tekrar nasıl kendimizi bulacağız? Uzun müddet ekmeksiz bırakılmışların midesi yemeği öğütemez hale gelir; kim uzun süre karanlıkta yaşadıysa günışığının ilk ânı ona acı verir. Faşizm, gençliğimizin en güzel günlerini bastırdı, ruhumuza nüfuz etti ve zehirledi. Her birimiz için kendimizi özgürleştirmek zor, faşizme ilk çıktığı gün muhalefet edenler için dahi zor.
Ancak inanıyorum ki yapılacak ilk şey kendimizi bulmak olacaktır: Kelimelerde, insan ilişkilerinde, düşüncede ve duygularda en temel ve kendiliğinden biçimlere geri dönmek.
Çeviri ve notlar: Selim Karlıtekin
[1] “Chiarezza” (Berraklık), L’Italia libera’da (2, no. 198) 11 Aralık 1944’te yayımlanmıştır. Faşizme ve Nazizme karşı direnişi örgütleyen Partito d’Azione’nin (Aksiyon Partisi) Ocak 1943 – Haziran 1947 arası yayımlanmış aylık dergisinin editörleri Carlo Levi ve Natalia Ginzburg’un eşi Leone Ginzburg’dur. 1934’te faşizme bağlılık yemini etmediği için üniversiteden atılan Rus Edebiyatı Profesörü Leone, 1940’ta ailesiyle taşraya sürgüne gönderilmişti. 1943’te Mussolini’nin hapse girmesiyle salıverildi. Ardından yeraltı gazetesi L’Italia libera’nın editörü olmak için Roma’ya gider ve Alman işgali sonrasında Kasım 1944’te yakalanır, 5 Şubat 1944 sabahı işkencede ölür. Tercümede kullanılan metnin aslı ve İngilizce tercümesi için bkz. Natalia Ginzburg: A Voice of the Twentieth Century, ed. A.M. Jeannet & G.S. Katz, University of Toronto Press, 2000, sf. 230-233. İlk olarak ONS dergide (Yaz 2018) yayımlandı.
[2] 6 Ocak’ta kutlanan La Befana, Mussolini’nin 1929’da İtalyan toplumuna aykırı ve yabancı gördüğü Noel Baba figürüne karşı resmiyet kazandırdığı, merkezinde üstü başı yırtık pırtık bir Cadı’nın olduğu eski bir pagan bayramı. Zengin ailelerin, fakir ailelerin çocuklarına hediye ve yardım gönderdiği bir Faşist Parti kutlamasıydı.
[3] Büyük Buhran sonrası İtalya’sında turizmin bitme noktasına gelmesi ve trenin makbul müdavimi orta sınıfların da daha az hareket eder hale gelişiyle hem turizm hem de ulaşım sektörünü kurtarmak için faşistler ekseriyetle tatil beldelerine giden rotalarda %80 indirim yaparak ülke içi turizmde beklentilerinin de ötesinde başarı elde ederler. 1931-39 arası İtalyanlar için ‘hayali cemaat’lerinin somutlaştığı bir dönüm noktası teşkil eder.
[4] Opera Nazionale Dopolavoro (Ulusal İşçi Klubü) Faşistlerin yetişkinlere yönelik dinlenme ve eğlenme örgütüydü. YMCA’den esinle 1925’de kurulan yapı 30’ların sonuna gelindiğinde ülkedeki işgücünün yarısını spor ve eğlence tesislerinde ağırlar hale gelmişti. Bkz. De Grazia, Victoria. The culture of consent: mass organisation of leisure in fascist Italy. Cambridge University Press, 1981.







