Adorno: Yıkıcı Proje

“Düşünce için aslında, madenci özdeyişinin yasakladığı şeyi yapmaktan başka hiçbir olasılık, hiçbir fırsat yoktur; karanlıkta lambasız, olumsuzlamanın olumsuzlaması yüksek kavramı aracılığıyla olumluya sahip olmadan, yavaş yavaş yol katetmek; karanlığa bir kimsenin yapabildiği kadar derin dalmak gitmek.”[1]

Adorno düşüncesine giriş niteliği taşıyan serimleyici çalışmalar bu düşüncenin zorlu karakterini büyük oranda, onun hedef aldığı -ve neredeyse hücresel düzeyde nüfuz etmiş olan- ‘bütünlüğün’ ağırlığıyla ölçmektedirler. Minima Moralia’nın hemen girişindeki Ferdinand Kürnberger alıntısı Adorno çalışmalarına yönelik bu tür bir motivasyonu teşvik eder gibidir; “Yaşam yaşamıyor”[2]. Bir yanda bütün bilme biçimlerini hizmetine alarak yaşamı kuşatan örgütlü, bütünsel ve kesif bir yanılsama diğer yanda bu yanılsamada gedikler arayan tekil, fragmenter ve sürgün bir düşünce. Böylece, Adorno düşüncesini tanıtma arzusundaki çalışmalar kendilerini daha şimdiden zorlu bir diyalektiğin sahasında bulmaktadırlar. Alex Thomson’ın Arif Geniş çevirisiyle Dipnot yayınlarından çıkan “Kafası Karışmışlar İçin Adorno” başlıklı çalışması da okuyucusunu bu diyalektik sahada karşılamaktadır. Çalışma, söz konusu zorluğa dair bu diyalektik güç asimetrisinin yanı sıra Adorno üslubunun/biçiminin çetin karakterini belirleyen ‘mübadeleye karşı koyma’ arzusunu da kayıt altına almaktadır. Yazara göre Adorno çalışmalarının karakteristik zorluğu onun düşüncesinin yarattığı şok etkisinden kaynaklanmaktadır. Bu şok, öz ve görüşün aldatıcı birliğini, kâr ekonomisinin her şeye nüfuz edip düzleştiren eşdeğerlik ilkesinin çalışma biçimini ve bunların tekillikler üzerindeki yıkıcı etkisini güçlü bir spekülasyonla ortaya koyan felsefenin şokudur. Yazara göre bu güçlü spekülasyon her şeye yönelen eleştiri ve şüphe anında “aşkınsal” ve Kantçı, ontolojik temel yapıyı elden bırakmaksızın farklılıklara hakkını vermeye çalışan metodolojik yönüyle Hegelci ve dünyanın örgütleniş biçiminden kaynaklanan yıkımı gösterdiği anda ise Nietzschecidir. Thomson’ın çalışmasının özgünlüğü Adorno’nun bu düşünsel konumlanışını onun yaşam deneyimleriyle ilişkilendirmesidir. Adorno’nun “korunaklı ve güven dolu çocukluğunu” hatırlatarak başlayan çalışma, Weimar yıllarıyla devam edip düşünürün Amerika “sürgününe” ve Almanya’ya geri dönüşüne uzanır ve böylece bu yaşam deneyimlerinin “radikal olumsuzlamacı” düşüncenin gelişimi üzerindeki etkisine işaret edilir. Çalışma böylece yaşam (kamusal, politik olan) ve yöntemin (negatif diyalektik) iç içe gelişimini görme imkânı sağlamaktadır. Metin sayılan hususlarla bağlantılı dört temel sava sahiptir. İlk sav Adorno’nun fildişi kulesindeki bir düşünür değil kamusal bir düşünür olduğuna dairdir. İkincisi, kültür eleştirisi dolayımıyla yönetilen elitizm suçlamasının aksine onun “sanatın imkanına” dair konuşuyor olduğudur. Üçüncüsü, felsefi projesinin halinden memnun spekülasyonlar toplamı olmayıp geleneksel düşünceye yönelmiş yıkıcı bir proje olduğudur. Bununla bağlantılı son sav ise bu yıkıcı projenin irrasyonelliğe karşı daima teyakkuz halinde olmasına dairdir.

Alex Thomson, Kafası Karışmışlar İçin Adorno. Çev. Arif Geniş. İstanbul: Dipnot Yayınları, 2022.

Çocukluk, Weimar ve Amerika

Thomson, Adorno’nun korunaklı ve güven dolu çocukluğunun onun düşüncesinin ileriki evrelerine etkisini şöyle ifade etmektedir; “…yetişkin yaşamına hükmettiği düşünülen rasyonel ve üretken girişimlere aykırı düşen amaçsız bir etkinlik olarak çocukluk çağındaki oyuna ilişkin olumlu bir fikir, Adorno’nun tüm çalışmalarında bir yeraltı akıntısı gibi işler.”[3] Adorno düşüncesindeki çocukluk motifinin -aslında son kertede belki de aynı şeye işaret eden- farklı temalara sahip birkaç yönü ayırt edilebilir. İlk tema Adorno’nun ontoloji tartışması içinde çocuksu soru[4] şeklinde tarif ettiği, kavram ve şey arasındaki mesafeye işaret eden temadır. Bir diğer tema kurtuluş, mutluluk ve metafizik deneyim[5] gibi motiflere işaret eden daha ziyade etik-politik karakterli bir temadır. Bir diğeri, alıntıdaki “amaçsız bir etkinlik olarak çocukluk çağındaki oyun…” ifadesine karşılık gelebilecek ve felsefenin çalışma biçimine dair daha metodolojik bir temadır.[6] Tartışmaya açık bir diğer tema Adorno’nun “gölge olgular”[7] şeklinde tarif ettiği yabancılaşma ve şeyleşme gibi çocukluğun da bir gölge olgu olduğuna dairdir. Şeyleri “kurtuluşun bakış açısından göründükleri gibi” düşünmenin imkanına hizmet eden bu gölge olgulara ütopya ve ideoloji gibi kavramlar da dahil edilebilir. Son tema ise çocukluğun güven, sıcaklık ve sahicilikle ilişkisine işaret eden daha politik bir temadır. Bu son tema Thomson’ın çalışmasını kuran belirleyici motiflerden biridir. Yazar, güven dolu çocukluğu ve ev naifliğini bir gölge gibi taşıyan sürgün Adorno’nun sahicilik karşıtlığını onun kuramının bütününde takip etmektedir. Buna göre Adorno düşüncesinin temel politik itkisi sahicilik karşıtlığında aranmalıdır.[8] Bir yanda güven ve sahicilik imkânı olarak ev naifliği diğer yanda bu sahicilik temasının faşist Heimat (vatan) çağrısıyla yakın ilişkisi Adorno’nun sahiciliğe karşı tutumunu belirleyen temel unsurlardırlar. Thomson’ın çalışmasının bütününü kat eden temel unsur Adorno düşüncesinde teşhis ettiği bu türden ikiliklerdir. Bir senteze ulaşmayan tez ve antitez (aslında tez ve sentez) arasındaki gerilim Adorno düşüncesinin asli motifi olarak sunulmaktadır. Pozitif bir senteze ulaşma amacı olmaksızın çalışan bu negatif diyalektik yazarın da ifade ettiği üzere böylece, “benzersiz bir kavramsal gücün eleştirel bir gereci haline gelecek, bu diyalektiğin en önemli özelliği de başlangıç noktasına geri sıçraması, en baştaki varsayımların altını oyması ya da onları yerinden sökmesi olacaktır.”[9] Yazara göre, kasıtlı bir başarısızlığın güdülediği düşünce böylece deneme formatında, yanılgıya açık ve pragmatist bir karakterdedir.[10]

Yazar Adorno’yu fiziksel sürgünlük temasıyla ele alan (Edward Said) çeşitli okumalara karşı onun düşüncesindeki -çok daha erken dönemlerde başlayan- ahlaki evsizlik temasını öne çıkarmaktadır. Ahlaki evsizlik teması Weimar Almanyasının politik ve felsefi izlerini taşımaktadır. Yazara göre aslında daha “okul felsefesi”[11] gibi bir eğilime sahip erken dönem felsefi ilginin politik ve eleştirel bir yörüngeye yerleşmesi, Weimar Almanyasındaki baskın romantik ilginin, “manevi değer yitimi” temasının ve yeni olana duyulan hararetli arzunun hayat bulabileceği politik biçimlere dair bir öngörüden kaynaklanmaktadır. Thomson için Adorno düşüncesinin bu yörüngeye yerleşmesine yol açan öngörüde Kracauer, Lukács, Bloch ve Benjamin’in belirleyici etkileri bulunmaktadır. Adorno düşüncesine etki eden ve yazarın da kaydettiği bu erken dönem motiflerden biri Lukács’ın eserinde bulunmaktadır. Kendilerini “Aşkınsal olarak evsizler”[12] şeklinde tarif eden Kracauer ve Adorno bu ifadeyi Lukács’ın Roman Kuramı’na borçludurlar. Aşkınsal olarak evsizlik ifadesi hem Weimar dönemi romantizmine hem de bu dönemin baskın politik ve felsefi eğilimlerine işaret etmesi bakımından Thomson’ın gündemindedir. Aşkınsal evsizlik, bir yandan kesif bir yabancılaşmanın baskısı altındaki mevcut dünyanın bir “ikinci doğa”[13] haline gelmesini diğer yandan bu ikinci doğanın teşvik ettiği yurt özlemini nitelendirmektedir. Thomson’ın ifadeleriyle bu deyim “anlamın dolayısız bir şekilde aşikâr olmadığı, bireyin ürkütücü ve anlaşılmaz yüzeylerle karşı karşıya kaldığı bir dünyadaki varoluşu”[14] ima etmektedir. Yazarın da kayıt altına aldığı üzere ikinci doğaya yönelik bu itiraz Lukács’a özgü değildir ve Weimar Almanyasında “yurt özlemine” veya evsizliğe”, “manevi değerlerin yitimine” veya rasyonalizme bir itiraz olarak çeşitli romantik akımların da gündemindedir. Adorno düşüncesi açısından bu eğilimin önemi onun konu edinildiği felsefi ve sosyolojik düşüncelerde aldığı ahlaki ve politik biçimlerdir. Evsizlik terminolojisinin özellikle Heidegger düşüncesindeki hem ontolojik hem de Adorno’nun “sahicilik jargonu” olarak ifade ettiği dilsel biçimlerinin faşist Heimat çağrısıyla yakın ilişkisi Adornocu eleştirel kuramın bir tür kurucu ötekisi gibi çalışmaktadır. Yazarın kaydettiği ve Adornocu eleştirel kuramı aynı ölçüde belirleyen bir diğer unsur Ferdinand Tönnies dolayımıyla işaret edilen romantik tarihselciliktir. Kâr ekonomisin örgütlediği modern topluma karşı kırsal, doğal toplumu öne çıkaran bu tarihselci ve sosyolojik biçim Adorno düşüncesinin yerleştiği eleştirel konuma belirgin bir etkide bulunmuştur. Adorno’nun da ifade ettiği üzere dünyanın mevcut haline yönelik meşru eleştiriler geçmiş yaşam formlarına tutundukları anda mevcudun tahakküm ve özgürlüksüzlük üreten yapılarıyla bir suç ortaklığı geliştirirler. Başka bir ifadeyle, düşüncenin muhalefet ederken tutunduğu düşünce nesnesini aştığı yerde ancak özgürlük imkânı vardır. Yazara göre Adorno böylece mevcut toplumu dışarıdan püskürten aşkın konumlara mesafe almış ve içkin eleştiriyi düşüncesinin merkezine yerleştirmiştir. İçkin eleştirinin bu merkezi konumu aynı zamanda dolayım kategorisini davet etmekte ve bu kategori de Adorno düşüncesini sahiciliğe karşı uyanık tutmaktadır.

Thomson’ın kayıt altına aldığı üzere Weimar döneminin baskın felsefi eğilimi yeni-Kantçılıktır. Adorno’nun hocası Hans Cornelius yeni-Kantçı ekolün önemli isimlerindendir. Adorno erken dönemde kendisinden yaşça büyük dostu Kracauer’le Saf Aklın Eleştirisi’ni ihtimamla okumuştur. Yazara göre bu okuma Adorno’nun Kant okumasının yörüngesini büyük oranda belirlemiştir. Dönemin baskın yeni-Kantçılığı felsefeyi “bilginin sınırları hakkında bir dizi metodolojik soruyla uğraşmak”[15] olarak görüyorken Kracauer, Kant’ın yapıtını Adorno’ya salt epistemolojik olmayan, “tinin tarihsel durumunun okunabileceği bir tür kodlanmış metin” olarak sunmuştur. Kracauer’in tarih ve felsefenin iç içe geçtiği bu Kant okuması Adorno düşüncesinde belirgin bir etkide bulunmuştur. Daha spesifik olarak ampirik bilgi ile aşkınsal bilgi arasındaki ilişki Adorno’yu bütün yaşamı boyunca ilgilendiren belli başlı temalardan biri olmuştur. Bu vesileyle geliştirilen, düşüncenin tarif ettiği gerçekliğe asla bütünüyle hakim olamayacağına yönelik fikirde yazara göre dönemin hem dirimselci (vitalist) hem de Nietzscheci etkiler bulunmaktadır ve Adorno bu anlamda realist bir düşünürdür.[16] Yazar evsizlik bahsindeki ikiciliğe benzer bir ikiciliği Adorno’nun bu erken dönem felsefe ilgisinde teşhis edip bunu Adorno’nun bütün metinlerinde takip etmektedir; bir yanda tarih diğer yanda felsefe, benzer şekilde bir uçta ampirik bilgi diğer uçta aşkınsal bilgi arasındaki gerilim bütün metinlere yayılmıştır. Yine fiziksel değil ahlaki evsizlik bahsinde olduğu gibi Adorno, diyalektiğin huzursuzluğunu kavramın ya da aşkınsal bilginin güvenli, konforlu alanına bunlardan vazgeçmeksizin tercih etmiştir. Thomson’ın kaydettiği üzere Adorno’nun bu tarih ilgisinde Lukács’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’nin de belirgin bir etkisi olmuştur. Bununla beraber Adorno’nun tarih ilgisi, Marksizmin Hegelci köklerine dayanan Tarih ve Sınıf Bilinci yerine Bloch ve Benjamin gibi yapıtlarında teolojik öğeler taşıyan daha anarşik bir tercihte karar kılmıştır. Bloch’un Ütopyanın Ruhu ve Benjamin’in Alman Tragedya Geleneğinin Kökenleri bu tarih ilgisi üzerinde belirgin bir etkide bulunan yapıtlardır. Yazara göre Weimar döneminin felsefi ve politik etkilerini taşıyan bütün bu süreç Horkheimer’ın enstitünün başına geçmesiyle birlikte bir toplumsal felsefe projesi olarak hayat bulmuştur. Toplumsal felsefe yapma iddiasındaki enstitü, Horkheimer’ın müdürlüğe atanmasından kısa bir süre sonra iktidara gelen Nasyonal Sosyalizm’in baskısıyla kapanmış ve enstitü bünyesindeki pek çok düşünür gibi Adorno da Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Almanya’yı terk eden Adorno’nun ilk uğrağı Oxford olmuş ve burada düşünsel yöneliminde hatırı sayılır yeri olan bir Husserl çalışması yapmıştır; Against Epistemology/A Metacritique. Horkheimer’ın Amerika’ya gelmesi yönündeki davetten sonra da Adorno için Amerika yılları başlamıştır.Horkheimer’in eleştirel kuramın çekirdek metinlerine de işaret eden toplumsal felsefe bahsine sonuç bölümünde ayrıca değinilecektir.

Thomson’ın kaydettiği üzere, Paul Lazersfeld direktörlüğündeki Princeton Radyo Projesi’nde çalışmak üzere New York’a giden Adorno’nun Amerika’daki ilk yıllarına damga vuran şey bir tür yabancılıktır. Bu yabancılık bir yaşam biçimine, kültüre olduğu kadar Amerika’da baskın olan ampirik araştırma tekniklerine yöneliktir. Projenin amacı, Amerikan halkının radyo dinleme alışkınlıklarına yönelik çeşitli olgulara ulaşmaya çalışan ampirik, teknik bir araştırma yapmaktır. Adorno’nun “Avrupalı yaklaşımı”[17] bilgiyi olanaklı kılan koşulların araştırılmasına yönelik epistemolojik bir hassasiyet taşırken bu proje kapsamında ondan beklenen, ampirik araştırmanın araçlarına yönelen bir metodolojiyle iş görmesidir. Benzer şekilde, Adorno teknik ilerleme aygıtlarına yönelik eleştirel bir imkân kollarken Amerika’daki baskın araştırma modelleri bu aygıtların yüzeysel çalışma ve etki biçimlerine odaklanmayı talep etmektedir. Yazarın ifade ettiği üzere Adorno’nun Amerika’daki bu durum karşısında aldığı en karakteristik tutum uzlaşmaya asla gönül indirmemesidir. Çalışmada kayıt altına aldığı bir diğer husus, Adorno’nun Amerikan yaşam biçimi ve kültürü karşısındaki yabancılığının kati bir yadsımaya bürünmemiş olmasıdır. Adorno bu kültür ve araştırma teknikleriyle uzlaşmamış fakat bunlardan bir bütün olarak kültür eleştirisi için gerekli malzemeyi toplamıştır. Bu dönemde yazılan Otoriteryen Kişilik, Aydınlanmanın Diyalektiği, Modern Müziğin Felsefesi ve Minima Moralia gibi eserler uzlaşmayan fakat aynı zamanda katı bir şekilde yadsımayan Adorno’nun Amerika yıllarındaki kazanımlarıdır. Bu çalışmalar felsefe ile toplum arasındaki karşılıklı ilişkinin kuramsal bir açıklamasıyla birleştirilir. Bunların yanı sıra yazara göre Adorno Amerika’da demokrasiyi keşfetmiş ve Avrupa politik yaşamının sert mizacını demokrasinin iyi huylu ve sakin karakteriyle karşılaştırma imkânı bulmuştur. Yazara göre Adorno ve Horkheimer’ın amansız kültür endüstrisi eleştirisinin yüzü her ne kadar Hollywood’a dönük olsa da “yanlış yaşamı” Amerika’yla özdeşleştirmek yanlıştır. Adorno, Amerikan kültürü sayesinde Avrupa kültürüne dışarından bakma olanağı bulmuş böylece “kültüre dair naif bir inanıştan kurtularak kültüre dışarıdan bakma kabiliyeti”[18] edinmiştir. Böylece Adorno’nun Amerikan kültürüne karşı Avrupa kültürünü belirgin bir şekilde öne çıkarması birinin diğerinden daha değerli olduğu anlamına gelmemektedir.[19] Dolayısıyla eleştiri belirli bir kültüre değil aslında bir bütün olarak kültüre yöneliktir. Kültürün çöküşü, demokratik siyaset ve kapitalizmin zaferi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Yazar Adorno’nun bir bütün olarak kültüre karşı aldığı bu tavırda Hegel ve Nietzsche’nin karmaşık bir bileşimini görmektedir. İlerlemeci teknik aygıtın eleştirisi sırasında Adorno bir öz-düşünüm imkânı olarak “…Hegel’den, diyalektik düşünmenin olumsuzlamanın olumsuzlamasını sunmak olduğu anlayışını alır (…) Bu öz eleştirel akıl yürütme yoluyla, kültür kendini içeriden yeniden keşfetmeye çalışırken, yeninin dışarıdan gelme imkânı açık bırakılır. Bu bakımdan Adorno, Nietzsche’nin tüm değerlerin yeniden ele alınması arzusunun bir kısmını paylaşır.”[20] Böylece Adorno kültürün sürekli bir özeleştirisi yoluyla “kültürün diyalektiğinden toptan kurtuluşa”[21] dair bir imkânı soruşturmaktadır. Bütün bu süreç en iyi Kracauer’den bir ifadeyle anlatılabilir; “Amerika ancak kendini tamamen keşfedince yok olacaktır.”[22] Amerika yıllarının bir diğer önemli uğrağı Amerika’ya göç etmiş birçok düşünürün aksine Adorno ve Horkheimer’in Almanya’ya geri dönme kararı almalarıdır. Yazının girişinde sayılan savların ilki de -Adorno’nun kamusal bir düşünür olduğu- burada gerekçesini bulmaktadır. Amerika’da kültüre dışarıdan bakmayı öğrenen, yine burada demokrasiyi keşfeden Adorno geri döndüğü Batı Almanya’nın yeniden inşasında kamusal bir düşünür olarak etkili olmaya çalışır. Thomson, Adorno’nun ekonomi, toplum ve özne yapılanmasının meydana getirdiği bağlama yönelik bu kamusal müdahalelerine “hakikat siyaseti”[23] demeyi uygun bulmaktadır.

Sanat, Özgürlük, Felsefe

Adorno’nun güven dolu çocukluk yılları iki müzisyenin (annesi ve teyzesi) himayesinde olduğu yıllardır. Müziğe çocukluğundan itibaren büyük yakınlık duyan Adorno henüz yirmili yaşlarının başında müzik eğitimi için Viyana’ya gitmiş ve burada Schönberg çevresine dahil olmuştur. 20 yüzyılın büyük bestecilerinden biri olan Schönberg’in Adorno’nun kişisel yaşamına olduğu kadar felsefesinin biçimine de etkisi olmuştur. Thomson, Adorno’nun müzik ilgisindeki Schönberg etkisine yine uç noktalarda bulunan ikilikleri teşhis etmek için başvurmaktadır. Burada teşhis edilen ikilikler Adorno’nun estetik kuramının bütününde takip edilmektedir. Klasik batı müziğinin bağlı olduğu form dizisel, belirli bir hiyerarşiye göre sıralanmış parçaların bütüne ulaşmak için koşullandırıldığı yani bütünün belirleyiciliği altındaki formdur. Schönberg’in atonal müziği ise parçaları bütüne koşullayan bu dizisellikten kurtaran diyalektik bir forma sahiptir. Klasik batı müziğindeki bütünün belirleyiciliği Schönberg müziğinde yerini tekillik özlemine bırakır. Adorno, Schönberg’e diyalektik besteci demeyi uygun bulacaktır. Yazarın altını çizdiği bir diğer husus Schönberg’in atonal müziğinin bütün eleştirel karakterine rağmen geleneğin reddi anlamına gelmemesi gibi Adorno’nun estetik kuramı da radikal bir eleştiri barındırsa da geleneğin reddi anlamına gelmemektedir. Böylece bir uçta gelenek diğer uçta farklı olanın imkânı kollanmaktadır.  Adorno’nun deneyim tanımı da tam buraya oturmaktadır. Buna göre deneyim “gelenek ve yabancı olana duyulan açık özlemin birliğidir.”[24] Thomson’ın çalışması Adorno’nun Schönbergci müzik ilgisini hem Negatif Diyalektik’in yapısında hem de Adornocu toplum kuramının yapısında takip etmektedir. Adorno müzik üzerine yazmasının sebebini şöyle açıklamaktadır; “müzik hakkında yazmamın nedeni, müzikte tüm dolayım kategorilerini bulmuş olmamdır.”[25] Atonal müziğin özgül ve tekil olana ilgisi Adorno’nun yapıtının tekilliğe, nesneye tanıdığı öncelikle ilişkilendirilmektedir. Çift anlamlı başlık[26] olarak Estetik Teori “sanat eserinin tekilliğini genel kategoriler altında hapsetmenin şiddetiyle yüzleşmek için mücadele etmesi gereken bir estetik kuramı ve kendisi de sanat eserinin benzersizliğine ve tekilliğine özenen”[27] bir kuramdır. Kuramın merkezinde de her zaman sanat eserinin tarihselliğiyle ilgili olan sanat eserinin hakikat-içeriği bulunur. Adorno’nun popüler müzik eleştirisinin, caza yönelik radikal eleştirisinin kaynağı da bir bütün olarak sanat eserinin hakikat-içeriğinin mübadelenin hâkim olduğu dünyada ayakta kalıp kalamayacağına yöneliktir. Standartlaştırılmış ve standartlaştırılmamış müzik ayrımı da kültürün yerine getiremediği vaadin ve özgürlük imkanının kristalleştiği sanat eserinin hakikat-içeriğinin yaratması gereken şok etkisiyle ilişkilidir. Bu noktada yazarın değinmediği palimpsest kavramı hatırlatılabilir. Palimpsest daha önce üzeri işlenmiş, üzerinde çalışılmış bir nesnenin yüzeyinin kazılıp tekrar kullanıma sokulmasını ifade eden Latinceden türetilmiş bir kavramdır. Adorno’nun popüler müzik eleştirisinde bu kavram, teknik ve teknolojinin geldiği mevcut evrede kültür ürünlerinin üretim ve yeniden üretimi sırasında bir şablon hizmeti görecek denli kendini tekrar eden temaların, projelerin, yenilik iddiasındaki ürünlerin bir palimpsest efekti taşıdıklarına işaret etmektedir. Aslında yeni olan bir şey yoktur, kültür endüstrisinin ana omurgası olan tekrar, kendisini üretip yeniden üretmektedir. Yazarın kayıt altına aldığı üzere Adorno’nun popüler müziğe yönelik karamsar ve eleştirel tutumunun elitist görünmesinin nedeni “müziğin biçimsel ve estetik yönü üzerindeki ısrarının bir zevk meselesi değil, müzik ile toplum, sanat ile özgürlük arasındaki ilişkiyi kurma meselesi”[28] olmasıdır. Değer yasasının örgütlediği dünyada ne standartlaştırılmış sanat eserleri ne de standartlaştırılmamış sanat eserleri eleştiriden muaf tutulabilir. Yazının girişinde dile getirilen ikinci sav da burada gerekçesini bulmaktadır. Yazara göre Adorno’nun popüler müziği, düşük kültür ürünlerini, standartlaştırılmış müziği eleştirirken sorduğu asıl soru mübadelenin baskısı altındaki dünyada sanatın mümkün olup olmadığıdır. Yazar çeşitli maddi öğelerin karmaşık bir bileşkesi olarak tarif ettiği sanat eserinin özgürlükle ilişkisi dolayımıyla ahlak tartışmasına, yine sanat eserinin toplumla ilişkisi dolayımıyla epistemoloji ve ideoloji eleştirisine uzanmaktadır. Çalışmanın ideoloji eleştirisi kısımlarına sonuç bölümünde değinilecektir.

Yazar çalışmasında Adornocu ahlak tartışmasını onun bütünsel olarak kültürün durumuna yönelik eleştirel tutumuna (özgürlük vaadini yerine getiremeyen, öz-yaşamı korumaktan daha fazla bir şey olduğunu iddia eden kültürün başarısızlığına yönelik eleştirel tutum) ve kültür endüstrisi eleştirisine referansla kurmaktadır. Her şeyin fayda üzerinden değerlendirildiği piyasa ekonomisinin baskı altındaki dünyada kültürün durumu ve kültür endüstrisinin her şeyi yutan ve her şeye kendi damgasını vuran öğütücülüğü karşısında doğru yaşamın imkânı ahlak tartışmasının merkezindedir. Dünyanın mevcut gidişatıyla bir uzlaşıya varmayı öneren kültürün mevcut durumu ve yine dünyanın mevcut durumuyla uyum içinde olmayı salık veren kültür endüstrisinin ürünleri (yazar burada özellikle sinemadan bahsetmektedir) ahlaki bir problem olarak çalışmaya konu edinilmektedir. Yazarın da kaydettiği üzere özgürlük olmadan ahlakın da olamayacağına yönelik Kantçı argüman Adornocu ahlak tartışması açısında da belirleyicidir. Adornocu ahlak tartışması “zararsız hiçbir şeyin kalmadığı” bir dünyada Kantçı kategorik buyruğun somut gerçekliğe ilgisizliğine karşı buraya yönelen Hegelci eleştiriye ilgi duyar. Yazara göre Hegelci eleştiri Kantçı ahlakı somut durumlar ve toplumsal özgürlük açısından eleştirerek eksikli kılmaktadır. Adorno, Hegel’in sistem olma kaygısıyla çatışmayı nihayete erdirdiği yerde ise Nietzscheci ahlak eleştirisini davet eder ve ahlakın tarihsel köklerine uzanır. Böylece rasyonel bir temele bağlanabileceği düşünülen ahlakın geçerliliği sorunu başlar. Thomson’a göre Adorno’nun ahlak tartışmasının serencamında bu isimler bulunmaktadır.

Son olarak yazar Adorno’nun felsefe ilgisini felsefe ve tarih ile doğa ve tarih tartışması üzerinden aktarmaktadır. Geleneksel felsefenin zamansız bilgi iddiasına karşı Adorno’nun tarih ve tikelliğe duyduğu ilgi tartışamın merkezindedir. Yazar Adorno’nun tarih ve felsefe arasındaki ilişkiyi Benjamin’e borçlu olduğunu ve Benjamin’in de bu ilgiyi Nietzsche’ye borçlu olduğunu ileri sürmektedir. “Hakikatin zamansal özü” tarih ve felsefe arasındaki ilişkinin temel hususudur. Yazarın aktardığı üzere “Adorno ve Horkheimer’ın için de olduğu materyalist düşünce damarı için, değişme durağanlıktan daha önemlidir: Felsefenin dayanması gereken kabul, ebedi düzen değil sonu gelmeyen değişimdir.”[29] Doğa ve tarih arasındaki ilişki de tarih ve tikelliğe sıkı sıkıya bağlı eleştirel düşüncenin, doğadan kopuş olarak olumlanan tarihin dönüştüğü ikinci doğanın teşhis edilmesiyle ilişkilidir. Adorno’nun ifade ettiği üzere tarihin en tarihsel göründüğü yerde onu doğa olarak, doğanın da en derin göründüğü yerde onu tarih olarak kavramak diyalektiğin temel hususlarından biridir. Keza diyalektik bilincin çözüldüğü anın kendisidir. Ancak bu koşulda doğaya tahakkümün yarattığı yıkımı kayıt altına alabilecek olan felsefe böylece felaketi yazmak gibi bir etkinlik haline gelecektir. Yazarın da kayıt altına aldığı üzere felsefenin görevi yorumlamaktır; “felsefenin görevi, herhangi bir ilk doğanın silinişini ortaya çıkarmak amacıyla ikinciyi doğayı yorumlamak, onu ikinci doğa olarak teşhis etmektir.”[30] Yazara göre Adorno’nun felsefe ilgisindeki temel unsur geleneksel felsefenin içinde bulunan eleştirel çekirdeği kendisine karşı harekete geçirmektir. Yazının girişinde dile getirilen üçüncü sav da burada gerekçesini bulmaktadır. Adorno’nun felsefi projesi halinden memnun spekülasyonlar toplamı değil içinden çıktığı geleneğe yönelen yıkıcı bir projedir. Düşüncenin bu hareketi sırasında tarih ve tikelliğe gösterdiği sadakat ise irrasyonelliğe davet etmek değildir. Adorno’nun ifadeleriyle “bilginin ütopyası henüz kavramsız olanın üzerini kavramla açmak ama bunu, onu kavramla eşitlemeden yapmaktır.”[31] İrrasyonelliğe yönelik teyakkuz haline dair son sav da burada gerekçesini bulmaktadır.

Sonuç

Thomson’ın çalışması Adorno düşüncesinin bütününü Adornocu etik ve estetik eleştirilerine yaslanan iki ana eksen dolayımıyla aktarmaya çalışmaktadır. Adorno’nun eleştirel toplum kuramı ile epistemoloji ve ontoloji eleştirisi barındıran müdahalelerinin bütünü bu iki ana eksenden anlaşılmaya ve aktarılmaya çalışılmaktadır. Adorno’nun metafizik ilgisi özellikle ahlaki bir gerekçeyle sunulmaktadır. Dolayısıyla Adorno düşüncesinin serimini yapma iddiasındaki çalışma daha ziyade bir yorum aktarmaktadır. Böylece çalışma ne Adorno’nun etik ve estetik ilgisini yeterince serimlemekte ne de Adorno’nun bu dolayımla aktarılan metafizik ilgisini tatminkar bir şekilde aktarmaktadır. Serimleme iddiasındaki çalışmaların herhangi bir düşüncenin bütününe yönelirken ayrımlar düzeyinde çalışıp bu ayrımları müstakil olarak incelemesi bu tür bir çalışmanın iddiasına daha uygun görünmektedir.

Yazarın Adorno ve Horkheimer’in öğrenci muhalefetine yönelik tavrını hem enstitünün sonraki kuşak temsilcilerinde hem de öğrencilerin eleştiri ve taleplerinde takip ederken dile getirdiği iddia da tartışmaya açıktır. Buna göre öğrenciler ve enstitünün sonraki kuşağı Aydınlanmanın Diyalektiği’ndeki karamsar Adorno ve Horkheimer’i değil onlardan daha çekirdekte bulunan ve daha politik olan Geleneksel ve Eleştirel Kuram yörüngesini talep etmişlerdir. Yazara göre eleştirel kuramın geri dönülecek bu tür bir çekirdeği yoktur. Politik bir yapı olarak eleştirel kuramın bir çekirdeği olmadığı söylenebilse de yine de bu erken dönem metinlerde bulunan bir çekirdekten bahsetmek mümkündür. Burada sadece bu metinlerin barındırdığı “açık uçlu diyalektiğe” işaret etmekle yetinilecektir. Bu erken dönem metinlerdeki açık uçlu diyalektik Adorno’da negatif diyalektik olarak çalışmaktadır ve bu metinlerde yani çekirdekte hem metodolojik hususlar hem de düşünürlerin sonraki çalışmalarında da yerini koruyan içeriksel düzeyde birçok unsur bulunmaktadır.

Son olarak yazarın kültür endüstrisi dolayımıyla yürüttüğü ideoloji tartışmasına bir not düşülebilir. Yazara göre Adorno ideoloji kavramını bir yanlış bilinç olarak ideoloji, yanılsama olarak ideoloji biçiminde kullanmamaktadır. Adorno kültür endüstrisinin bulunduğu yerde ideolojiye yer olmadığını çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Ona göre ideoloji bir çatışmanın bulunduğu yerdedir, kültür endüstrisi ise muazzam öğütücü karakterine uygun olarak bu tür bir çatışmayı zaten yerinden etmiştir. Fakat Adorno’nun, kendisi de kültür endüstrisinin bir ürünü olan sinemaya dair geç dönem ifadeleri ideoloji kavramını kullanma biçimine dair bir ipucu sunmaktadır. Buna göre, kendisi de kültür endüstrisinin bir ürünü olmasına rağmen sinema ideolojik çatışmayı gün yüzüne çıkarabilecek bir yeterlilik gösterebilir. Burada ideolojik çatışma, dünyanın örgütlenişinden kaynaklanan yanılsamayı gösterebilecek olan sinemayla kültür endüstrisi arasındaki bir çatışmadır. Adorno’nun ideoloji kavramını kullanma biçimine dair bir diğer ipucu da şu ifadesinde bulunabilir; “İnsanlık, ancak ve ancak, aşırılar bir araya geldiği takdirde hayatta kalacak -aldatılmış işçiler ve entelektüeller.” Görüldüğü üzere kültür endüstrisinin bulunduğu yerde yanılsama değil ideoloji yoktur; dolayısıyla burada her şey yanılsama, tekrar ve aldatmadır. İdeoloji  ise yanılsama, aldatma ve tekrarın bir çatışma şeklinde açığa çıktığı yerdedir. Bu iki durum da yazarın Adorno’nun ideoloji kavramını kullanma biçimine dair iddiasını zayıflatır gibidir.


[1] Theodor W. Adorno, Metafizik Kavram Ve Sorunlar, (Çev. İsmail Serin), 1. Baskı, İstanbul, İthaki Yayınları, 2017. s. 237.

[2] Theodor W. Adorno, Minima Moralia, (Çev. Orhan Koçak-Ahmet Doğukan), Dokuzuncu Basım, İstanbul, Metis Yayınları, 2017.

[3] Alex Thomson, Kafası Karışmışlar İçin Adorno, (Çev. Arif Geniş), 1. Baskı, Ankara, Dipnot Yayınları, 2022,  s. 27.

[4] Theodor W. Adorno, Negatif Diyalektik, (Çev. Şeyda Öztürk), 1. Basım, İstanbul, Metis Yayınları, 2016, s. 108.

[5] Adorno, a.g.e, s. 338.

[6] Adorno, a.g.e, s. 24.

[7] Adorno, a.g.e, s. 178.

[8] Thomson, a.g.e, s. 26.

[9] Thomson, a.g.e, s. 25.

[10] Thomson, a.g.e, s. 15.

[11] Brain O’Connor, Adorno, (Çev. Soner Soysal), 1. Basım, İstanbul, Alfa Yayınları, 2022, s. 22.

[12] Aslında ifade “aşkın yurtsuzluk” şeklinde geçmekte ve dönemin Almanya’sının Romantik eğilimine işaret etmektedir. İfade için bkz; Georg Lukács, Roman Kuramı, (Çev. Cem Soydemir), 1. Basım, İstanbul, Metis Yayınları, 2003, s. 52.

[13] Lukács, a.g.e, s. 70.

[14] Thomson, a.g.e, s. 30.

[15] Thomson, a.g.e, s. 35.

[16] Thomson, a.g.e, s. 36.

[17] Thomson, a.g.e, s. 39.

[18] Thomson, a.g.e, s. 47.

[19] Thomson, a.g.e, s. 46.

[20] Thomson, a.g.e, s. 51.

[21] Thomson, a.g.e, s. 55.

[22] Siegfried Kracauer, Film Teorisi, (Çev. Özge Çelik), 1. Basım, İstanbul, Metis Yayınları, 2015, s. 24.

[23] Thomson, a.g.e, s. 61.

[24] Detlev Claussen, Son Deha, (Çev. Dilman Muradoğlu),1. Baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2012, s. 92.

[25] Claussen, a.g.e, s. 327.

[26] Thomson, a.g.e, s. 75.

[27] Thomson, a.g.e, s. 75.

[28] Thomson, a.g.e, s. 87.

[29] Thomson, a.g.e, s. 187.

[30] Thomson, a.g.e, s. 221.

[31] Theodor W. Adorno, Negatif Diyalektik, (Çev. Şeyda Öztürk), 1. Basım, İstanbul, Metis Yayınları, 2016 s. 21.


Kaynakça

Adorno, W. Theodor. (2016). Negatif Diyalektik. (Çev. Şeyda Öztürk). İstanbul: Metis Yayınları.

Adorno, W. Theodor. (2017). Metafizik Kavram ve Sorunlar. (Çev. İsmail Serin). İstanbul: İthaki Yayınları.

Adorno, W. Theodor. (2017).  Minima Moralia. (Çev. Orhan Koçak-Ahmet Doğukan). İstanbul: Metis Yayınları.

Claussen, Detlev. (2012). Son Deha. (Çev. Dilman Muradoğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Kracauer, Siegfried. (2015). Film Teorisi. (Çev. Özge Çelik). İstanbul: Metis Yayınları.

Lukács, Georg. (2003). Roman Kuramı, (Çev. Cem Soydemir). İstanbul: Metis Yayınları.

Thomson, Alex. (2022). Kafası Karışmışlar İçin Adorno, (Çev. Arif Geniş). Ankara: Dipnot Yayınları.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Son Yazılar

Totaliter Dostluk: Carl Schmitt Çağdaş Çin’de

Son birkaç yıldır Alman hukukçu Carl Schmitt'in çalışmaları Çin'de tam anlamıyla bir bomba etkisi yarattı. Floria Sapio,...

Geleceğe Dönüş

Hastalıkların ve siyasi çalkantıların damgasını vurduğu bu belirsiz zamanlarda, geleceğin ve geçmişin geri dönülmez bir şekilde kaybolup...

Filozof Paul Feyerabend Gerçekten Bilimin “En Büyük Düşmanı” mıydı?

Astroloji ve yaratılışçılığı savunan Feyerabend, bilim karşıtı olduğunu reddetti. İşler tuhaflaştıkça Paul Feyerabend'in önemi...

Jean-Paul Sartre’ın Maceraları

Jean-Paul Sartre (1905-1980) varoluşçu düşüncenin belki de en ünlü temsilcisidir. Onun felsefesi, insanların ileri düzeyde bir gerekçe...

Kant’ın Siyaset Felsefesi

Matt Qvortrup, Aydınlanma'nın önde gelen filozofunun nasıl biraz huzur aradığını anlatıyor. Gothaische gelehrte Zeitungen...

Otfried Höffe: “Yapmam gerekeni yaparsam umut edebilirim”

18. yüzyılın sonunda Immanuel Kant "Neyi ummaya izinliyim?" sorusunu sordu. Bundan 298 yıl önce bugün doğan büyük...

En Çok Okunanlar

Covid-19: Gerekçesiz Bir Acil Durumun Yarattığı İstisna Hali

Varsayımsal bir koronavirüs salgınına karşı alınan hummalı, irrasyonel ve...

Žižek: Koronavirüsü Karar Vermeye Zorluyor: Ya Küresel Komünizm Ya Orman Kanunları

Koronavirüsü paniği yayıldıkça, artık nihai bir seçim yapmamız gerekiyor:...

Yapay Zeka Covid-19 Teşhisinde Kullanılıyor

Zhongnan Hastanesi'nin radyoloji bölümünde yürütülen bir deneyde, personel bir...

Bunları da beğenebilirsinHep güncel
Popüler