ABD-İsrail’in Tahran’a yönelik saldırısının üçüncü gününde; savaş tarihi kayıtlarında yeni sayılabilecek bir şey yaşandı. İran füzeleri; Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’deki Amazon veri merkezlerini vurdu. Öncesinde Haziran 2025’te İsrail’de, İsrail ordusunun C4I iletişim karargahını barındıran Gav-Yam Teknoloji Parkı’nı vurmuşlardı.
Görünüşte askeri olmayan bu tesislerin hedef alınmasında rastlantısal hiçbir şey yoktu. Geniş alanlara yayılan ve yüksek enerji tüketen veri merkezleri, modern savaşın yürütülmesi açısından hayati önem taşıyan lojistik sinir hatlarına dönüşmüş durumda. Bu merkezler, orduların yapay zekâ destekli bir cephe hattı elde etmek için ihtiyaç duyduğu görünmez altyapıyı oluşturuyor. Sensör dizilerinden toplanan devasa gözetim verilerinin işlenmesi sayesinde, yaşayan askerlerine ya da otonom öldürücü robotlarına makine hızında hedef listeleri sağlayabiliyorlar.
Avustralyalı gazeteci ve The Palestine Laboratory: How Israel Exports the Technology of Occupation Around the World [Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojisini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor] kitabının yazarı Antony Loewenstein, “İran’ın Amazon veri merkezlerini vurması savaşın modern yüzünü gösteriyor. Bu veri merkezleri olmadan İsrail ve ABD’nin büyük ölçüde kör kalacağını biliyorlar”, diyor.
İlk haftası, matematiksel modeller uygulayan mühendisler arasında oynanan bir satranç oyununu andıran bu savaşta, İran füzeleri ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Fuceyre’yi ve Umman’daki Salalah ile Duqm’u da vurdu; bunlar Hürmüz Boğazı’nın dışında petrol ihraç kapasitesine sahip tek limanlardı. Bunun üzerine petrol fiyatları tarihteki en büyük haftalık artışını kaydetti. Ancak en büyük bozgun; Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Ürdün’de bulunan güçlü ABD AN/TPY-2 ve FPS-132 radarlarının bombalanmasıyla yaşandı. Bu akıl almaz darbe, İran’ın fırlattığı füzelere karşı Amerikalıları ve İsraillileri büyük ölçüde körleştirdi; gelen füzelere ilişkin uyarı süresini on beş dakikadan beş dakikaya düşürdü, hatta savaş uçaklarının İran’ı hava savunma menzilinin dışından doğru biçimde bombalama kabiliyetini bile kısıtladı.
“İran’ın burada uyguladığı hedefleme mantığı, savaşın teknik açıdan en gelişmiş saldırısıydı,” diyor Sri Lankalı analist ve The Ascent Begins: The World Beyond Empire [Yükseliş Başlıyor: İmparatorluğun Ötesinde Dünya] kitabının yazarı Shanaka Perera. “Şimdiye kadar odak noktası önleyici füze sayısı, fırlatma hızları ve salvo hacimleri olmuştu, ama İran sensör mimarisine odaklandı. Yani önleyici füze yumruksa, radar gözdür; onlar işte bu gözü kör ettiler.”
Radar ve veri merkezi saldırıları, yapay zekâ destekli savaşın işlemesini sağlayan zincirin iki temel bileşenini devre dışı bıraktı. Radarlar, hedef seçebilmesi için algoritmayı besleyen; kara, hava ve uzay tabanlı binlerce sensörden biridir. Veri merkezleri ise bu yeni savaş biçiminin gerektirdiği devasa veri ve yüksek çözünürlüklü video akışını barındırmak için gerekli petabaytlarca depolama kapasitesini sağlar.
Bu ve benzeri saldırılar, büyük olasılıkla İran ordusunun ABD ve İsrail’den gelebilecek bir saldırıya karşı yıllarca süren hazırlıkları sırasında geliştirdiği yapay zekâ algoritmaları tarafından tasarlandı; böylece bu çatışma, insanlık tarihinde tarafların her birinin yapay zekâ kullandığı ilk üç taraflı savaş hâline geldi. İranlı analist Trita Parsi’ye göre, teknolojinin bu kadar yeni olması ise korkunç hatalara yol açabiliyor; örneğin hiç kimse yapay zekânın önerdiği hedefi denetlemediğinden Tahran’da tamamen sivil bir alan olan Police Park bombalandı.
İranlı analist ve Revolution in Iran: The Transition to Democracy [İran’da Devrim: Demokrasiye Geçiş] kitabının yazarı Omid Souresrafil ise şöyle diyor: “İlk haftanın sonunda çatışmalar esas olarak hava ve füze değişimleri, siber kesintiler ve yapay zekâ güdümlü hedef tespiti etrafında yoğunlaştı; şu ana kadar kara unsurlarının katılımı sınırlı kaldı. Bu mühendislik-temelli savaş, hızla hedefleri tespit etmek ve simülasyonlar oluşturmak üzere yapay zekâdan yararlanıyor; bu şekilde normalde haftalar süren karar alma döngüleri birkaç saate iniyor.”
Aşılması güç jeofiziksel özelliklere sahip İran coğrafyasına işgal için karadan asker göndermeye yanaşmayan ABD ve İsrail, İran içindeki etnik ve toplumsal grupları ayaklanmaya teşvik etmekte de başarısız oldu. Bu durum, devam eden çatışmada yapay zekânın rolünü daha da artırdı. Ancak askerî hedefler giderek sivil hedeflere kaydıkça ve İsrail-Amerikan ortak gücü İran’daki hastaneleri, okulları ve rafinerileri bombaladıkça, yapay zekânın insanüstü hedef tespit kapasitesinin kademeli ilerleme imkanını ortadan kaldırarak savaşı kontrol edilemez bir tırmanma sarmalına çektiği açıkça ortaya çıktı.
“Üç ulus, an be an her biri kendi kısıtlamalarıyla malul üç ayrı yapay zekâ-temelli öldürme zinciri (kill chain) kuruyor; ancak hiçbiri inşa ettiği şeyi tam olarak kontrol etmiyor,” diyor Shanaka Perera. Perera’ya göre, Gazze için geliştirilen İsrail hedef tespit sistemleri, ABD şirketi Anthropic tarafından geliştirilen büyük dil modeli Claude tarafından destekleniyor. Şirket, hedefin fiilen vurulması sürecinde mutlaka bir insanın yer alması gerektiğinde ısrar ettiği için Pentagon ile yaptığı sözleşme savaşın arifesinde tartışmalı biçimde iptal edilmişti. Perera şöyle açıklıyor: “Amerika normalde günler süren bu öldürme zincirini birkaç saate indiriyor; İran saldırı maliyetini savunma maliyetinin altına düşürüyor; Çin ise 1945’ten beri Amerika’nın askeri gücünü uzak bölgelere aktarabilmesini mümkün kılan enformasyon üstünlüğünü sıkıştırıp daraltıyor.”
Shanaka Perera’nın bahsettiği şey, her devletin yapay zekâyı kendi ordusunun önceliklerine ve kapasitesine göre farklı biçimlerde şekillendirmesi. ABD’nin ezici ateş gücü, Amerikan yapay zekâ sistemlerinin çok sayıda hedef tespit etmesini gerektirir; böylece savaşın temposunu hızlandırırken ilk anda sarsıcı bir şok doktrini yaratabilir. Buna karşılık İran’ın çatışmayı uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüştürme hedefi, hedef seçiminde düşmanlarıyla arasındaki güç dengesizliğini azaltacak ve onları savaş alanında maliyet eşitsizliklerine zorlayacak stratejilere öncelik verir. İran’a arka planda destek verdiğine inanılan Çin ise, uydu istihbaratını internette yayımlayarak ABD’nin uzaydaki ezici üstünlüğünü daha da azaltmaktadır; bu sayede İran normalde erişemeyeceği bilgilere ulaşabilmektedir.
Yunan ekonomist ve yakında yayımlanacak War and Peace in the Technofeudal Age [Teknofeodal Çağda Savaş ve Barış] kitabının yazarı Yanis Varoufakis, “Teknofeodal savaş makinesinin iki eşiği var. Seçilen ve imha edilen hedeflerin hacmi o kadar büyük ki, insan müdahalesi çoğu zaman düşük rütbeli bir subaya devrediliyor; böylece o subay bir anda başkanın bile hiç sahip olmadığı takdir yetkilerine kavuşuyor. Ama aynı zamanda sistemin çalışabilmesi için dronların ve robotların insan operatörlerden koparılması ve otonom hâle gelmesi gerekiyor; zira karşı taraf onların radyo bağlantısını giderek daha etkili biçimde bozmayı da öğreniyor”, diyor.
Peki nasıl oldu da iki nükleer silaha sahip güç ile nükleer silah edinmeye çalışan bir devletin dünyanın enerji merkezinde yapay zekâ kullanarak birbirleriyle boğuştuğu, kıyameti andıran bir senaryoya geldik? Bütün bunlar nasıl olup da dünyanın dijital teknoloji başkenti olan Silikon Vadisi’nde başladı?
Reagan Dönemi ve 11 Eylül Sonrası Yapay Zekâ Patlaması
Kore kökenli Amerikalı sinema öğrencisi Koohan Paik-Mander, 1986 yılında Silikon Vadisi’nin ilk kıpırtılarını en yakından gören kişilerden biriydi. Kendisi bu uyuşturucu yüklü, delişmen dönemi, “gençliğimin tuhaf biçimde ahlak-dışı” zamanları olarak tanımlıyor. Paik-Mander, o sırada Carnegie Mellon Üniversitesi’nde ABD Başkanı Ronald Reagan’ın genelde “Star Wars” diye anılan Stratejik Savunma girişimi için füze savunma araştırmaları yapan bir yapay zekâ geliştiricisiyle evliydi. Paik-Mander, müstakbel eşiyle ilk tanıştığında Malibu’daki evinde gördüğü bir otoportre dikkatini çekmişti. Resimde, “uzayda salınan ufak bir dikdörtgene dönüşen gökkuşağı fıskiyesi gibi” başının tepesinden bir renk halesi yayılıyordu. Bunun ne olduğunu sorduğunda, adam bunun “beynini bir çipe indirirken” kendini resmettiği hal olduğunu söylemişti. Bu, belki de transhümanist türle temasın kayda geçmiş ilk örneklerinden biridir.
Daha 1980’lerde geliştirici, Paik-Mander’a o zamanlar ona imkânsız bir bilimkurgu gibi görünen ama kendisinin somut kabul ettiği bir gelecekten söz ediyordu. Otuz beş yıl sonra bugün metaverse olarak tanıdığımız türden uzaktan işbirliği durumlarını anlatıyordu. Ancak Paik-Mander, “ABD Uzay Kuvvetleri tarafından denetlenen ve Amazon, Google, Oracle ve Microsoft tarafından ortaklaşa inşa edilen küresel ağlara bağlı, bulut tabanlı komuta-kontrol merkezlerinin” öncülü olan ulusal güvenlikle ilgili projelerde kendi çalışmasına yönelik yaklaşımında belirgin bir ahlak-dışı tutum olduğunu fark etmiş, adamın cazibesi kısa süre içinde sönüp gitmişti. Yıllar içinde Paik-Mander, ilk kıpırdanışına tanık olduğu bu gelişmelerin “dünyanın herhangi bir noktasına insansız askerî güçler yığarak terör yağdırma kapasitesi sağlayacağını” fark etti: sürü hâlinde dronlar, hipersonik füzeler, denizaltı torpidoları ve bombardıman uçakları, bunları yığmak bir Uber çağırmak kadar kolay olacaktı.
Yapay zekâ ilk kez Star Wars döneminde ortaya çıktı: Reagan’ın insandan daha hızlı tepki süreleri gerektiren bir füze önleme sistemi geliştirerek Soğuk Savaş’a veda etme girişimiydi bu. Devasa devlet fonları bu alanda araştırmaları hızlandırdı ve teknoloji; “akıllı ajan” kavramının yükselişi, konuşma tanımadaki ilerlemeler, büyük verinin doğuşu, pekiştirmeli öğrenme ve sinir ağlarıyla 1990’lara giriş yaptı. 1997 yılı önemli bir dönüm noktası oldu: IBM’in Deep Blue bilgisayarı dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u yendi. Ancak yapay zekâ geliştirme çalışmaları ancak 11 Eylül saldırıları sonrasında, güvenlik devletinin tüm bilgileri gerçek zamanlı olarak merkezileştirmeye ve potansiyel tehditler arasındaki bağlantıları kurmaya çalışmasıyla birlikte yeniden büyük devlet fonları almaya başladı. Aynı dönemde ölümcül dronların ortaya çıkması (CIA, 2002’de Yemen’de ilk dron suikastını gerçekleştirdi) yapay zekânın otonom araçlarla birleşmesinin zeminini hazırladı. Bunun doruk noktası, Terörle Mücadele kapsamında hedef alınan ülkelerde yapay zekâ yazılımı tarafından “olağandışı” kabul edilen davranışlar sergiledikleri gerekçesiyle masum insanların infaz edildiği “signature strike” olarak bilinen saldırılar oldu.
Bu yeni ihtiyaçtan 2002’de ihtilaflı Total Information Awareness (TIA) projesi doğdu. Amaç, finansal işlemlerden seyahat ve sağlık kayıtlarına, eğitim verilerinden sosyal ağlara kadar uzanan devasa dijital arşivleri tarayabilecek merkezi bir sistem kurmaktı.
Paik-Mander, The Markaz Review’e,“Yapay zekâ bu yüzden icat edildi; çünkü insanların tek başına tarayamayacağı kadar çok veri var. İnternet, tarihin en kapsamlı gözetim sistemi,” diyor.
Antony Loewenstein ise “Doğu Almanya ve Stasi bugün var olan kitlesel gözetim kapasitesini ancak hayal edebilirdi. Bu teknolojinin en endişe verici yanlarından biri, nasıl kullanıldığına dair hiçbir şeffaflığın olmaması ve herhangi bir düzenleme olmaksızın bugün İranlılara ve Filistinlilere karşı kullanılan her şeyin yurtdışında kalmayıp kaçınılmaz olarak ülke içine de dönmesi” diyor.
TIA’nın mahremiyeti ihlal eden yapısı nedeniyle kamuoyundan gelen tepkiler üzerine ABD Kongresi 2003’te projeyi sona erdirdi. Mahremiyet ve insan hakları savunucuları bir süre rahat bir nefes alsa da, on yıl sonra muhbir Edward Snowden araştırmanın aslında yalnızca özel sektöre ve Ulusal Güvenlik Ajansı’na gizlice aktarıldığını ortaya çıkaracaktı. Projenin başlıca mimarlarından biri de Peter Thiel adlı bir isimdi.
Thiel, Palantir ve Anduril
Peter Thiel; ulusal güvenlik devleti ile ahlaki iddialarından vazgeçen Silikon Vadisi kesişiminde bir servet yapan milyarder bir teknoloji finansörüdür. Bir Nazi subayının oğlu olan Thiel, II. Dünya Savaşı’ndan sonra eski Nazilerin akın ettiği Alman Afrikası’ndaki Namibya limanı Swakopmund’da büyüdü. İnsanların sokakta birbirlerini Sieg Heil diyerek selamladığı, hatta 1989 gibi geç bir tarihte bile Hitler’in doğum gününü kutlamak için en yüksek binadan Nazi bayrağının dalgalandığı küçük bir kasabaydı burası. Thiel’in babası; yakınlarda, apartheid dönemi Güney Afrika’sının nükleer programıyla bağlantılı bir uranyum madenini işletiyordu. Aile 1977’de ABD’ye taşındı.
Stanford Üniversitesi’nde Thiel, popüler demokrasiyi bir tarafa kaldırıp teknolojik kurtuluşçuluğu merkeze alan “sapkın bir felsefe” geliştirdi. Burada enerjisi yüksek bir öğrenci olan Alex Karp ile tanıştı ve birlikte dünyanın en büyük yapay zekâ destekli gözetim şirketi olan Palantir Technologies’i kurdular.
Yanis Varoufakis, The Markaz Review’e, “Thiel’in ‘yapay zekâ destekli kitlesel ivmecilik kavramı, ‘Büyük Durgunluk’u aşacak şeyin ne olacağına dair aşırı iyimser bir vizyondur. Ona göre, fiziksel dünyadaki ilerleme (hava taşımacılığı, enerji, tıp gibi alanlarda) yıllardır durma aşamasında ve bunu yeniden başlatıp insanlığı yeni bir dönüştürücü büyüme çağına sokacak olan şey yapay zekâdır”.
Thiel elitist görüşlerini dile getirmekten de çekinmez. Bir makalesinde, “ahmakların anlattığı Shakespearevari hikâyeleri andıran bitmek bilmez ve sonuçsuz parlamenter tartışmalarla dolu Birleşmiş Milletler’in” yerini “dünya istihbarat ajanlarının gizli bir iş birliği olan Echelon’un” alması gerektiğini önermiştir. “Ancak bu şekilde gerçek anlamda küresel bir pax Americana’ya varılabilecektir.”
“Five Eyes” olarak da bilinen Echelon; Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık ve ABD’den oluşan beş Anglo-Sakson ülkeyi kapsayan küresel bir gözetim ağıdır.
Batı’yı gözetim yazılımına dayalı yapay zekâ savaşı aracılığıyla “savunan” bir şirket olan Palantir’in kurulması, bu düşünceyi adeta südura erdirmiştir. ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA)’in girişim sermayesi kolu olan In-Q-Tel tarafından finanse edilen Palantir’in ilk altı yılı yalnızca CIA için çalışarak geçti. Daha sonra şirket, başka devlet kurumlarına ve çoğu yabancı devletlerden oluşan müşterilere, hedefleri izleme ve CEO Alex Karp’ın “dijital öldürme zinciri” dediği sisteme entegre etme gibi avantajlar sunmaya başladı. Bugün Palantir, yarım trilyon dolara ulaşan piyasa değeri ile dünyanın en büyük gözetim şirketidir.
Ulusal güvenlik uzmanı ve Karp’ın dış politika danışmanlarından Jacob Helberg, onun için “21. yüzyılın yapay zekâ silah tüccarı” diyor.
Adını Yüzüklerin Efendisi üçlemesindeki “gören taşlar” anlamına gelen palantirlerden alan şirket, insan analistlerin tarayamayacağı kadar büyük veri kümelerinde her şeyi gören analitik bir araç sağlayıcısı olarak markasını oluşturdu. Thiel daha sonra Tolkien’den esinlenen başka şirketlerin kurulmasını da finanse etti: Mithril, Valar, Erebor, Rivendell ve Athelas. Yeni nesil bir savunma donanım şirketi olan Anduril Industries bunlar arasında öne çıkar. Teknoloji girişimi gibi yönetilen bu şirket, devlet ihaleleri için Raytheon ve Lockheed Martin gibi geleneksel savunma devlerine meydan okumaktadır.
Anduril’in başında, Hawai gömleği ve parmak arası terlikleriyle tanınan Kaliforniyalı Palmer Luckey vardır. Luckey, 19 yaşındayken Oculus Rift sanal gerçeklik başlığını icat etmişti. Apolitik görünmesine rağmen kendisini hem vatansever hem de “radikal bir Siyonist” olarak tanımlar. Onun geliştirdiği Roadrunner drone önleyicileri ve Lattice yapay zekâ yazılımı, İran’ın düşük maliyetli füze ve drone dalgalarına karşı potansiyel bir karşı önlem olarak değerlendiriliyor.
Tartışmaları sevdiği için “katil robotları seviyorum” diyecek kadar ileri giden Luckey, otonom dronlar ile insan operatörler arasındaki güvenlik sınırlarının kaldırılması gerektiğine de inanıyor. Bari Weiss’a verdiği bir röportajda, “Eğer robotların hangi hedefi vuracağına karar veremeyeceğini söylerseniz, sizi durdurmak isteyenlerin tek yapması gereken sinyalinizi bozmak olacaktır. Dünya güç dengesinin kimin daha iyi radyo frekansı mühendislerine sahip olduğuna bağlı olmasını istemem. Bu yüzden robotların otonom karar vermesi gerekir.”
Her ne kadar teknoloji büyük ölçüde gizli olsa da bunun ABD ve İsrail ordularına sağladığı azami avantajlar giderek görünür hâle geliyor. Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu yakalayan Delta Force ekibinin üyelerinin, gece görüşü ve ısı izlerini entegre eden artırılmış gerçeklik vizörleri taktığı iddia ediliyor. Bu vizörler askerlerin bir tür “kovan zihni” gibi çalışmasına, engellerin arkasındaki kişileri izlemesine ve savaş alanını yukarıdan uçan dronların perspektifinden görmesine olanak tanıyordu. Güney Lübnan’da ise İsrail, Lidar teknolojisi kullanarak her binayı, ağacı ve yükseltiyi üç boyutlu olarak haritaladı; böylece yapay zekâ algoritmaları yeraltı tünellerini ve düşmanca faaliyetleri tespit edebiliyor. Ukrayna’da Palantir, savaş alanını uydular, dronlar ve termal sensörlerle tarıyor; mühimmatın balistik eğrilerini dijital olarak izleyerek askerlerin ateşin kaynağını anında hedef almasını sağlıyor. Lavender ve Maven adlı hedef seçme programları Gazze, Yemen ve İran’da zayiatı en üst düzeye çıkardı.
Luckey’in İsrail yanlısı tutumu, İsrail devleti ve yüksek teknoloji sektörüyle sözleşmelerin ve işbirliklerinin normalleştiği bir teknoloji kültürünün tipik bir örneğidir. Silikon Vadisi son yıllarda yaklaşık 1500 İsrailli çalışan aldı; bunların çoğu İsrail ordusunun teknoloji birimleri 81 ve 8200’ün eski üyeleridir. Koohan Paik-Mander bu Siyonizm yanlısı yönelimi sorunlu buluyor; çünkü “bu teknolojiyi kontrol edenler dünyayı kontrol eder.”
“Yapay zekâ bir güç çarpanıdır,” diyor Digitizing the Sacred: How Silicon Valley Weaponizes Existence [Kutsalı Dijitalleştirmek: Silikon Vadisi Var Oluşu Nasıl Silah Haline Getiriyor] kitabını yazmakta olan Paik-Mander. İsrail artık büyük ölçüde birleşmiş durumda; bunda Jeffrey Epstein’ın Palantir’i İsrail’de ofis açmaya ikna etmesinin büyük payı var. Sonuç ise İsrail/ABD’nin İran’a karşı savaş açmasına varan süreç.”
Silikon Vadisi ile İsrail’in güvenlik-istihbarat aygıtı arasındaki ilişki, rezil finansçı Epstein’ın 2014’te eski İsrail başbakanı Ehud Barak’ı Peter Thiel ile tanıştırmasıyla ivme kazandı. Epstein daha sonra Barak’ın şirketini Thiel’in girişim sermayesi fonuna sundu; şirket sonunda elektroşok silahı ve polis vücut kameraları üreten ve çoğunluk hissesi Vanguard Group ile BlackRock’a ait olan Axon Enterprise’a satıldı. Epstein ayrıca İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki teknoloji işbirliğinin kurulmasında da rol oynadı; Barak’ı Dubai Ports World’ün eski yöneticisi Sultan Ahmed bin Sulayem ile tanıştırdı. Sulayem, Abraham Anlaşmaları’nın sağladığı ticari normalleşmeden yıllar önce Barak’ın şirketine yatırım yaptı; bu anlaşmaların ardından BAE ile İsrail arasında çok uluslu bir güvenlik sistemi, ortak bir istihbarat platformu ve teknoloji transferleri üzerine yoğun işbirlikleri başladı.
Bugün Hawaii’de yaşayan Paik-Mander, Silikon Vadisi’nin ve teknoloji çağının gelişimini uzaktan izlemeye devam ediyor. Yapay zekâ destekli bilişsel savaşın, sonu olmayan savaş gündemini gerçekleştirmesinden korkuyor. “Eğer askerleri ortadan kaldırabilirseniz, sonu olmayan savaşı mümkün kılabilirsiniz; bu da sonsuz kâr demektir,” diyor ve Afganistan savaşının ABD vergi matrahından para emip askerî-endüstriyel kompleks için kâra dönüştürmekle ilgili olduğunu söyleyen Julian Assange’ı hatırlatıyor.
“Veri yeni petroldür ve yapay zekâ da ‘petrol rafinerisi’dir,” diyor Paik-Mander. “Varoluşumuzun her anında verimizi sürekli çıkarmaya yönelik bir baskı var. Veri olmadan yapay zekânın hiçbir anlamı yok. Veri akışı sürdükçe aktif gözetim katlanarak büyüyor.”
Onun değerlendirmesini doğrular gibi, bu hafta İran, Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasını ve petrol tankerlerinin füzelerle vurulmasını savunan konumdan, ABD ordusuna hizmet veren şirketleri hedef alma tehdidine geçti. İran yetkilileri bir sonraki hedeflerinin Google, Microsoft, Palantir Technologies, IBM, Nvidia ve Oracle olduğunu duyurdu.
The Markaz Review isimli dergide yayınlanan yazıyı Öznur Karakaş çevirdi.







