Modern ekonominin komuta kademelerinde yer alan teknoloji devleri yeni bir üretim biçimi icat etmiş değiller. Onlar yalnızca klasik anlamda birer sömürücü kapitalisttir.
Sol çevrelerde sorgulanmadan kabul gören bir inanç vardır: Sermaye sahiplerinin artık fabrika kurup üretim yapmak yerine borsada veya rant piyasalarında havadan para kazanmayı tercih ettiği, bunun da sanayiyi çökertip kapitalizmin sonunu getirdiği düşünülür. Dışarıdan bakıldığında, yatırımcıların meşakkatli ve riskli üretim süreçleriyle uğraşmak yerine kısa yoldan para kazanmayı tercih etmesi çok doğal görünür. İşte son zamanlarda, günümüz ekonomisini bir tür “yeni derebeylik” (neofeodalizm) olarak adlandırma modasının arkasında tam olarak bu düşünce yatmaktadır.
Geçmişte bu tür eleştiriler daha çok borsanın, bankaların ve kâğıt üzerindeki “hayali sermaye”nin ekonominin kanını emen asalak doğasına yöneltilirdi. Ancak son zamanlarda bu fikir daha da genişledi: Artık günümüz zenginlerinin servetlerini bir şeyler üreterek değil, piyasadaki tekellerini ve devlet üzerindeki güçlerini kullanarak elde ettikleri o bedavacı “rant” sayesinde büyüttükleri iddia ediliyor. Buna da “rantiye kapitalizmi” adı veriliyor. Oysa işin aslı şu: İçinde yaşadığımız bu ekonomik kâbus, kapitalizmin bozulmasının ya da çökmesinin değil, aksine, onun asıl mantığının tam olarak açığa çıkmasının bir sonucudur. Örneğin Dylan Riley, Sidecar’daki yakın tarihli bir yazısında,[1] çalışma arkadaşı Robert Brenner ile özdeşleşen çok önemli bir gerçeğin altını çizer: Kapitalizmin üzerine inşa edildiği asıl temel, “topyekûn piyasa bağımlılığı”dır. Yani kapitalizmi kapitalizm yapan ve onu eski sistemlerden ayıran en belirleyici özellik, patronlardan işçilere kadar toplumdaki herkesin hayatta kalabilmek ve refahını sürdürebilmek için mecburen piyasanın kurallarına muhtaç olmasıdır.
Riley’nin de yazısında belirttiği gibi, piyasaya bağımlılık kavramı sıradan bir ekonomik terim değil, tarihte kapitalizme nasıl geçtiğimizi anlamamız için hayati bir anahtardır. Bu bakış açısı bize şunu söylüyor: Bir sistemin doğasını ve gerçekten kapitalist olup olmadığını anlamak için ülkelerin uluslararası pazarlarda kimlerle ticaret yaptığına bakmak yetmez. Asıl odaklanmamız gereken yer, o toplumun kendi içindeki insanların, örneğin patronlarla işçilerin, birbirleriyle nasıl bir sömürü, mülkiyet ve üretim ilişkisi kurduğudur.
Riley, solun eleştiri oklarını tek tek zalim patronlara veya onların geçmişteki zorbalıklarına değil, bizzat sistemin, yani kapitalizmin kendi mantığına yöneltmesi gerektiğini haklı olarak savunuyor. Ne var ki, hemen ardından günümüz zenginlerinin servetlerini “üretken yatırımlar” yapmak yerine, siyasi bağlantılarıyla, rant peşinde koşarak ve adeta birer yağmacı gibi büyüttüğünü iddia ediyor. Oysa bu iddia hem ciddi bir kavram kargaşası yaratıyor hem de gerçek dünyadaki ekonomik verilerle hiçbir şekilde uyuşmuyor.
Her şeyden önce şu soruyu sormak gerekir: Bu kapitalistlerin topladığı iddia edilen “rant” nereden geliyor? Bir zenginliğe rant olarak el konulabilmesi için, o zenginliğin öncesinde bir yerlerde üretilmiş olması şarttır. Bu gerçeği reddetmenin tek yolu, şirketlerin sadece fiyatları artırarak sihirli bir şekilde yoktan değer yaratabildiğine inanan ana akım (neoklasik) iktisat masallarına kanmaktır. Eğer servetin, gerçek insanların fiziksel emeğiyle üretildiğini bilen bir bakış açısına sahipsek, bu açıklamalar asla tatmin edici olamaz. O halde Marx’ın da gösterdiği gibi rantı, tıpkı kâr veya faiz gibi, tüm ekonomide işçilerin emeğiyle üretilen o sınırlı zenginlik pastasından koparılan bir dilim olarak görmek zorundayız.
Tüm bunlar, rant ile kâr arasında koparılamaz, sistemsel bir bağ olduğunu gösterir. Rant, ekonomide üretilen toplam pastadan kesilen bir dilimdir; dolayısıyla sonsuza kadar büyüyemez, yalnızca fiilen üretilen miktar kadar olabilir. Rantiyelerin üreticinin kârından kestiği bu haraç belli bir noktaya kadar sürebilir. Eğer bu sınır aşılır ve üretim yapılamaz hale gelirse, sadece ekonomik sistemin çarkları durmakla kalmaz, rantın kendi kaynağı da kurumuş olur. Marx’ın deyişiyle o “kazanç dürtüsü”, yatırımcıyı üretime teşvik etmeye yetecek kadar güçlü kalmalıdır, aksi halde üretici üretmez ve rantiyenin de sömüreceği hiçbir şey kalmaz.
Eğer rant faaliyetleri üretimden sürekli olarak daha kârlı olsaydı, Riley’nin ima ettiği gibi istisnasız tüm kapitalistler sadece rantla geçinen birer asalak olmaya çabalardı. Fakat eğer herkes bu alana hücum etseydi, artan rekabet o devasa kârları anında törpüler ve piyasa ortalamasına geri çekerdi. İşte Marx’ın ve aslında bugün herhangi bir işletme fakültesine gitseniz öğreneceğiniz rekabet teorisinin özü budur: Sermaye, kârın düşük olduğu yeri terk eder ve yüksek olduğu yere akar. Bu bitmek bilmeyen akış, eninde sonunda tüm sektörlerdeki kâr oranlarını birbirine eşitleme eğilimi yaratır. Elbette bu, bazı sektörlerin diğerlerinden daha kârlı olamayacağı anlamına gelmez, yalnızca paranın her zaman en tatlı kârın peşinden koşacağını, oraya yığılan yatırımların da eninde sonunda rekabeti artırarak kârları aşağı doğru baskılayacağını gösterir. Dolayısıyla, bir şirketin ortalamanın çok üzerinde kâr elde etmeyi sürdürebilmesi için, o sektörde rekabetin önünü kesen aşılmaz bariyerler olması gerekir. Bu firmalar, başkalarının kopyalayamayacağı veya ulaşamayacağı kaynakları ellerinde tutarak rakiplerinin piyasaya girmesini engellerler, kısacası tekel gücü kurarlar. Zaten Marx’ın “rant” tanımı da tam olarak budur: Rekabetin yok edemediği özel piyasa ayrıcalıklarından sağlanan gelir.
Eğer Marx’ın rant ile tekel arasında kurduğu bu bağı koparıp atarsak, “rant” kavramı sadece “mülkiyet sahibi olmaktan doğan her türlü gelir” gibi sıradan bir anlama dönüşür. Oysa unutmamak gerekir ki kapitalizmde bütün patronlar zaten bir şeylerin sahibidir: fabrikaları, depoları, yazılımları, markaları veya müşteri ağlarını kontrol ederler. Sırf bir mülkiyete sahip olmanın doğrudan rant yarattığını kabul edersek, üretimden doğan “kâr” kavramı anlamını yitirir ve bütünüyle rantın içinde eriyip gider.
Tüm bu tartışmaların ışığında Riley’nin analizinin aslında bizi getirdiği nokta şudur: Ona göre günümüz zenginleri artık üretim yaparak değil, tekel güçlerini kullanarak piyasayı adeta “yağmalayarak” servet biriktirmektedir. Bu yağma düzeni hem rekabeti bitirmiş hem de kapitalizmin yüzyıllardır tıkır tıkır işleyen kurallarını (hareket yasalarını) devre dışı bırakmıştır. Dolayısıyla Riley, bildiğimiz anlamdaki kapitalizmin çöktüğünü ve yerini “yeni derebeylik” (neofeodalizm) diyebileceğimiz yepyeni bir sömürü düzenine bıraktığını savunmaktadır.
Gelgelelim bu iddialar, gerçek dünyadaki somut verilerle örtüşmemektedir. Scott Aquanno ile birlikte yakın zamanda yayımladığımız akademik makalemizde de[2] kanıtladığımız üzere, sürekli hedef tahtasına oturtulan o büyük teknoloji devleri, iddia edildiği gibi yıllar boyu piyasa ortalamasının çok üzerinde astronomik kârlar elde etmiş değillerdir. Aksine, onların kâr oranları da zamanla piyasa ortalamasına inmiş ve o seviyelerde seyretmiştir. Üstelik “rantiye kapitalizmi” tezini savunanların iddia ettiği gibi, tekellerin piyasayı kapatması sonucunda yatırımcıların (sermayenin) sektörler arasındaki o serbest geçişinin veya hareketliliğinin azaldığına dair en ufak bir somut kanıt dahi ortada yoktur.
Bütün bunlar şunu gösteriyor: Söz konusu teknoloji devlerinin hiçbir şey üretmediğini varsaysak bile (ki gerçekte durum hiç de böyle değildir), kazandıkları paraya “rant” diyemeyiz. Bu gelir aslında Marx’ın “ticari kâr” olarak tanımladığı şeydir, yani üretilen malların piyasaya sürülmesini ve satılarak paraya dönüşmesini sağlayan ticari faaliyetlerin karşılığıdır.
Google, Amazon veya Meta gibi şirketler, üreticilerin sırtından geçinen ve sadece değer emen asalak yapılar değildir. Tam aksine, onlar diğer şirketlerin ürünlerini piyasaya sunmak, satış hızını artırıp paranın dönüş süresini kısaltmak ve çok daha dişli bir şekilde rekabet edebilmek için kullandıkları o devasa dijital ve lojistik altyapıları bizzat kuran, işleten ve kapitalizmi hızlandıran baş aktörlerdir.
Ticari şirketler, piyasadaki acımasız rekabetin onlara dayattığı disiplin yüzünden malların satış ve dağıtım hızını sürekli geliştirmek, hatta bu alanda devrim yapmak zorundadırlar. Amazon’un devasa depolama ve lojistik ağları ya da Google ve Meta’nın reklam algoritmaları tam da bu gelişimin sonucudur. Dolayısıyla Marx’ın kapitalizm analizi eski bir teori olmak şöyle dursun, etrafımızda her gün tanık olduğumuz o baş döndürücü teknolojik yarış ve lojistik gelişimini açıklamak için elimizdeki en güçlü araç olmaya devam etmektedir. Tüm bu teknolojik devler ve onların yarattığı dinamikler, kapitalizmin kurallarının bozulduğu anlamına gelmez, tam aksine, bu sistemin asıl kurallarının en saf, en net ve en şiddetli dışavurumudur.
Riley’nin de haklı olarak belirttiği gibi, hiçbir patron rekabet etmeyi sevmez; istisnasız hepsi rakiplerini ezip geçmek ve piyasanın tek hâkimi (tekel) olmak ister. Ne var ki bunu başarmaları imkânsızdır. Anwar Shaikh’in o meşhur tabiriyle “firmalar arası savaşı” durdurmanın hiçbir yolu yoktur. Özellikle de küresel finans sektörü, kârın yüksek olduğu her alana gözünü dikmişken ve tekel duvarlarını yıkmak isteyen yeni rakiplere ihtiyaç duydukları milyarlarca dolarlık o finansal ateş gücünü seve seve sağlıyorken, bu savaşın durması mümkün değildir. Rekabet, bu sistemin ara sıra uğradığı bir durak değil, onu var eden asıl temel taşıdır.
Son olarak, günümüz şirketlerinin artık gerçek anlamda “üretken yatırım” yapmadığı, sadece hazıra konduğu fikri koca bir masaldan ibarettir. Bugün ekonominin merkezindeki o dev firmalar, yapay zekâya, devasa veri merkezlerine, yazılımlara, enerji altyapılarına ve küresel lojistik ağlarına milyarlar gömüyor. Yatırımlar ve Ar-Ge harcamaları rekor kırıyor, teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor ve öncü şirketler birbirlerinin gırtlağına sarılmışçasına amansız bir fiyat rekabeti yürütüyor. İşin sadece “rant” ve “tekel” olduğunu savunan o teoriler, şirketlerin girdiği bu ölümüne yenilik yarışını açıklayamıyor.
Kısacası, karşımızda dökülen, çöken ya da “yeni derebeyliğe” dönüşmüş tembel bir kapitalizm yok. Tam aksine, karşımızda son derece güçlü, kârlı, dinamik ve dişli bir şekilde tıkır tıkır işleyen bir sistem var. Sistemi değiştirmek isteyenler için asıl büyük sorun da tam olarak budur.
Bu metin, Stephen Maher’in 19 Mayıs 2026’da Jacobin’de yayımlanan “It’s Not Neofeudalism, It’s Hypercapitalism” başlıklı yazısını Tuncay Pusat çevirdi.
[1] Riley, D. (2026, May 8). No substitute. NLR/Sidecar. https://doi.org/10.64590/uk8
[2] Maher, S., & Aquanno, S. (2026). Monopoly or competition? Unraveling the Amazon paradox. Review of Radical Political Economics. Advance online publication. https://doi.org/10.1177/04866134261415639







