Bu dönem Cornell’de Max Weber üzerine bir seminer veriyorum. Weber (1864–1920) uzun zamandır beni büyüleyen bir düşünür. Hukuk, ekonomi, tarih, sosyoloji, siyaset teorisi ve din alanlarında çalışmalar yürütmüş, pek çok alana el atmış bir isim olmasına rağmen düşüncesini bütünlüklü bir sistem olarak ortaya koyan, onu tanımlayan tek bir büyük eser kaleme almamış, anlaşılması güç ve dağınık bir figür. Birinin kendini Weberci olarak tanımlaması; Marksist, Rawlsçı, Georgist ya da Friedman yanlısı olarak tanımlamasına benzer bariz bir dünya görüşü ifade etmez. Buna rağmen Weber son derece üretken bir akademisyen (toplu eserleri 22 cilde ulaşır) ve moderniteyi çözümleyen gelmiş geçmiş en sağlam analistlerden biriydi.
Başlangıç noktası ve kariyerindeki dönüm noktası, hâlâ en ünlü eseri olan Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhudur (The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism). Uzun bir makale olarak kaleme alınan eser, 1904 ve 1905 yıllarında Archiv für Sozialwissenschaft und Sozialpolitik dergisinde iki bölüm hâlinde yayımlandı. Eser, iktisat tarihçileri tarafından hararetle tartışılmış ve eleştirilmiştir. Burada, tarihsel açıdan öne sürülen (meşru) çürütme ve karşı argümanlara girmeyeceğim. Bunlar elbette önemli; ancak beni Weber’in argümanının teorik çıkarımları daha fazla ilgilendiriyor. Zira Protestan Ahlakı, genel olarak iktisadi yaşamda fikirlerin ve eylemin rolüne ilişkin bize sunduğu perspektif nedeniyle hâlâ okunmaya değer bir metindir.
Geçenlerde Weber’i yeniden okurken argümanının günümüzde yapay zekâ yatırımlarında yaşanan patlamanın çeşitli boyutlarına nasıl ışık tutabileceğine dair belli fikirler edindim. Bunlar esas olarak akıl ile kapitalizm arasındaki ilişkiye odaklanıyor.
İlk olarak, Weber’in analizi, yapay zekânın geliştirilmesine ayrılan kaynakların dar anlamda rasyonel bir bakış açısıyla gerekçelendirilebileceğini, ancak bu taahhüdün ölçeğinin daha geniş anlamda toplumsal olarak irrasyonel olduğunu düşündürüyor. Zira Kalvinist ve Püriten etiğin bir davaya çileci bir biçimde adanmayı öne çıkaran etik anlayışı da zamanında böyleydi.
İkinci olarak yapay zekâ sektörü, Weber’in Batı kapitalizminin temel gerekliliği olarak gördüğü kârlılık ve olağan anlamda hesaplanabilirlikten yoksun. Bunun yerine, sektörün kâr elde edilemeyen ya hep ya hiç tabiatı, Weber’in erken modern dönemin “spekülatif macera kapitalizmi” olarak adlandırdığı bir tür dijital fetih girişimine daha çok benziyor.
Son olarak, Weber’in okumasına göre Reformasyon, fikirlerin ve normların taşıyıcısı olarak kitaplar temelinde gelişen özgürleştirici bir süreci tetiklemiş; bu süreç insanların kavrayışını ve geniş ölçekli okuryazarlığı teşvik ederken rasyonel eylemi de harekete geçirmişti. Bugün ise Büyük Dil Modellerinin yaygınlaşmasıyla okuryazarlık büyük ölçüde zarar görürken Batı dünyasında bir güçsüzleşme duygusu yayılıyor sanki; bu ise Reformasyonun bu özgürleştirici vasfını adeta devre dışı bırakıyor.
Rasyonel Yollarla İrrasyonel Olanın Peşine Düşmek
Weber’in temel sorunsalı, fikirlerle sonuçları arasındaki o büyüleyici uyumsuzluktu. Bir yandan Protestan doktrinleri kasvetliydi, pek de öyle eğlenceli değillerdi (baba tarafından ailem dört yüz elli yıldır Hollanda Reform Kilisesi’ne mensup olduğundan bunu gayet iyi biliyorum). Luther ve Calvin’in öğretilerinin mutluluk arayışıyla, faydacılık ifadeleriyle ya da şahsi zenginleşmeyi meşrulaştırmakla hiçbir ilgisi olmadığı açıktır. Hatta Reformasyon bir bütün olarak Katolik kurumunun tam da bu yönlerini, yani yolsuzluğu, gösterişin ve para hırsını şiddetle reddetmişti. Ne var ki görünürde bu maddiyata dönük arayışlara karşıt olmasına rağmen, Protestanlığın kök saldığı ülkeler kapitalist davranışlara daha erken yöneldiler ve topyekun maddiyatın hâkim olduğu toplumlara dönüştüler. Böylesine paradoksal bir sonuç nasıl mümkün olmuştu?
Weber sorunu bu şekilde ortaya koyuyordu çünkü tarihsel gelişim sürecinde ortaya çıkan niyeti aşan sonuçlara bir açıklama getirmek istiyordu: Başka bir deyişle, faydanın azamileştirilmesini reddeden bir dizi katı ve sert inancın, bu bariz redde rağmen maddi açıdan refahı teşvik eden sonuçlar doğuran değişimleri nasıl tetiklediğiyle ilgileniyordu. Kalvinistler neden, (aklı başında herhangi bir insanın yapacağı gibi) yalnızca bir amaca ulaşmanın aracı olarak değil de başlı başına bir amaç olarak “yoğun dünyevi faaliyet”e yapışıp kalmışlardı?
Pragmatik ve araçsal bir bakış açısından değerlendirildiğinde, suçluluk duygusuyla yüklü kendini inkâra ve katı bir tutumluluğa böylesine tavizsiz bir biçimde bağlanmanın pek bir anlamı yoktur. Faydacı etik çileci Protestanlıkla pek bağdaşmaz. Mensuplarını Tanrı tarafından lanetlenip lanetlenmedikleri konusunda sürekli bir kaygı içinde bırakan ve bu “dinsel kaygı”yı savuşturabilecek faaliyetler için çaresizce çırpınmaya sevk eden bir etik kimin mutluluğuna ve refahına hizmet eder ki? (s. 112; bundan sonraki tüm alıntılar Talcott Parsons’ın 1930 tarihli çevirisinden yapılmıştır.)
Weber’in argümanının gücü; Kalvinistlerin tam da irrasyonel ve aşırı bir doktrine (kaderin önceden belirlenmişliği dogmasına) bağlılıklarının yaşamlarını bütünüyle rasyonalist bir biçimde yeniden düzenlemeye onları sevk ettiğini öne sürmesinde yatıyordu. Başka bir deyişle, iyi işler ve yoğun emek gibi rasyonel araçlarla kurtuluşa yönelik o irrasyonel kesinliğin (certitudo salutis) peşine düşmüşlerdi. Protestan Ahlakı’nın ilk yarısında Weber; emeğe ve işe, fayda arayışından bağımsız salt bir dava olarak adanmanın “kati bir biçimde eudaimonia (mutluluk) temelli çıkar açısından irrasyonel” olduğunu defalarca vurgular (s. 78). İşte bu yüzden Protestanlığın asıl teolojik içeriği bu denli önemlidir.
Henüz sürdürülebilir bir kâra dönüşmemiş teknolojik umutlara dayanan bir yatırım patlamasını nasıl açıklayabiliriz? Yapay zeka piyasasında, adeta Weber’in Batı kapitalizminin yükselişinin temeli olarak gördüğü pratiklerden biri olan geleneksel rasyonel ve ihtiyatlı işletme muhasebesine meydan okuyacak şekilde milyarlarca dolarlık işletme zararları kaydediliyor. İyimser senaryolar dahi yapay zekâ sektörünün 2030’dan önce kârlı hâle geleceğini öngörmüyor.
Bence bunu açıklamanın tek yolu, Weber’in Kalvinist topluluklara ilişkin yaklaşımını bugün devam eden bu çılgınlığa uygulamaktan geçiyor. Tıpkı [Weber’in bahsettiği] çileci topluluklar gibi, YZ’yi hiper ölçekleme meraklıları da rasyonel yollarla irrasyonel olanın peşinden gidiyorlar. Davalarının uzun vadede ve daha geniş ölçekte taşıdığı öneme duydukları inanç; kendileri için kâr, insanlar açısından mutluluk ve bir bütün olarak toplum açısından fayda getirmeye dönük kısa vadeli hesapları geride bırakıyor. Üstelik söz konusu olumsuzlukları olağanüstü bir açıklıkla dile getiriyorlar. Yapay zekâ şirketlerinin yöneticileri; geliştirdikleri şeyin, çift haneli rakamlara ulaşabilecek kadar yoğun bir işsizliğe neden olabileceği, medeniyetin çöküşünü tetikleyebileceği ya da nihayetinde tüm insanların ölümüne yol açabileceği ihtimallerini uzun zamandır açıkça ifade ediyorlar.
Bütün bunlara rağmen bu teknolojilere devasa miktarda sermaye ayırmaktan ve kamuoyunun dikkatini onların üzerinde tutmaktan geri kalmıyorlar. Weber, “kapitalizmin kahramanlık çağının katı Püriten tüccarları”nı “kendilerine güvenen azizler” olarak tanımlıyordu (s. 112). Bugünün teknoloji elitleri de, mizaha hiç yer vermeyen buna benzer bir amaç duygusuna ve peşine düşülmeye değer onca değeri yok sayan sarsılmaz bir kararlılığa sahip. Veri merkezlerinin fiyatları yükseltmesine ve kaynakları tüketmesine karşı artan protestolar ve yapay zekânın insanları daha az becerikli ve yetkin hâle getireceğine ilişkin haklı kaygılar karşısında, yapay genel zekânın sağlayabileceği olası faydaların tüm itirazların üzerinde tutulması gerektiğinde ısrar ediyorlar. Teknolojinin yaygınlaştırılmasına karşı çıkan eleştirmenler, bu görevin büyüklüğünü gerçekten kavrayamıyor olabilir mi? Yaratılması gereken bir Makine Tanrı var. Uzay, dünya dışı süperzekâyla doldurulmak üzere kolonileştirilebilir. Yapay zekâ, kendi kendini idame edebilen bir ilerleme ve refah sürecine açılan “Kambriyen patlaması” yaratacak.
Bu tür dünya görüşleri, birçok açıdan dindar Protestanların dini tavrının tam tersidir. Hiper ölçekleyicilerin amaçları, onları finanse edenlerin umutları ve müjdeleyicilerinin inançları hiçbir tevazu zerresi taşımaz. Mevcut düzeni bütünüyle altüst ederek dünyayı değiştirebileceklerine inanıyorlar. Bu tutum, ilk Protestanlara kibirli ve günahkâr gelirdi. Kalvinistler açısından yaratılacak bir Tanrı yoktu; zira bizi yaratan O’ydu. İnsanlar O’nun uğruna varlardı; bunun tersi geçerli değildi. Aynı şekilde, on altıncı ve on yedinci yüzyılların dinsel dünya görüşünde, bu dünyaya içkin süratle ilerlemeye yönelik böylesine nefes nefese bir saplantı da yoktu; mesele, doğru öte dünyaya ulaşmayı başaranlar arasında yer almaktı.
Bununla birlikte, Kalvinistler ile yapay zekâyı hızlandırmaya çalışanlar arasındaki gerçek benzerlik, mevcut toplumsal yaşamın bütünüyle yeniden düzenlenebileceğine ve düzenlenmesi gerektiğine ilişkin inançlarının yoğunluğudur. Yapay zekânın gerçek inananları arasında açıkça eskatolojik bir damar var. Onlara göre dünyayı değiştirecek büyük bir olay gerçekleşmek üzere; bu olay sonucu ortaya çıkacak bu yeni dünya ahlaken iyi, dolayısıyla mümkün her yolla ona daha da yakınlaşılmalı. Dolayısıyla bu hedefin önünde duran her şey; onlar için refahı düşüren, gerici ve aşılması gereken meşum bir engel hâline geliyor.
Burada bir adım geri çekilip şu soruyu sormalıyız: Yapay zekâ hakkında, bu teknolojik gelişimi diğer tüm kolektif insan önceliklerinin üzerine çıkarmayı, özellikle de hemen şimdi çözüm gerektiren büyük uygarlık sorunlarının önüne koymayı haklı çıkarabilecek ne biliyoruz? Evet, hesaplama, veri seyreltme ve analiz alanlarında son derece etkileyici işler yapabiliyor. Biyomedikal araştırmalara büyük fayda sağladı. Modern toplumun ürettiği zihni uyuşturan analitik işlerin ve deşifre işlerinin önemli bir bölümü ona devredilebilir. Belirli uygulama alanlarında refahı artırmak için neden yararlı olduğunu ortaya koyabilecek rasyonel gerekçeler elbette var. Nitekim Çin’de yapay zekâya yönelik bu daha ölçülü, araçsal yaklaşımın hâkim olduğu görülüyor.
Ancak Batı’da, özellikle de ABD’de, yapay zekâyı hızlandırma (akselerasyonizm) başlı başına bir amaç hâline gelmiş durumda. Teknolojinin kontrolsüz biçimde yaygınlaşmasının kolektif ve bireysel refahımız, yaşam dünyalarımızın bütünlüğü ve niteliği ve fiilen bir şeyler yapabilme kapasitemiz açısından pek çok bariz olumsuz sonucu olduğu düşünüldüğünde bu oldukça dikkat çekici. Her şeyden önce, dünyada var olduğunu bildiğimiz, denenmiş ve kanıtlanmış çözümleri olan, ama kısıtlı kaynaklar yüzünden çözemediğimiz bütün sorunları yapay zekanın çözebilme şansının gerçekçi bir biçimde ne olduğunu sormamız lazım. Felaket boyutundaki iklim değişikliğini hafifletmeye çalışmak insanlığın önündeki en açık öncelik; ancak küresel açlığın azaltılması, önlenebilir hastalık kontrolüne büyük yatırımlar yapılması ve gelişmekte olan dünyada yoksulluğun azaltılmasına yönelik çabaların ölçeklendirilmesi de uygulanabilir alternatif öncelikler. Bütün bu taahhütler, faydacı ve evrenselci bir ahlaki perspektiften özsel (substantive) anlamda oldukça rasyoneldir ve yeterli kaynak tahsis edildiği takdirde bunların çözülebileceğini gösteren onlarca yıllık sağlam bilimsel bilgi mevcuttur.
Ne var ki yatırıma ilişkin böylesi sıradan rasyonel tercihler, kamusal tartışmanın büyük ölçüde dışına itilmiş durumda. Goldman Sachs’ın 2026 yılında dünya genelinde yapay zekâya 1 trilyon dolardan fazla yatırım yapılacağını öngörmesi dikkat çekici. Bu miktar, OECD’nin zengin dünyanın en az iddialı iklim istikrarı hedeflerine ulaşma ihtimalini koruyabilmek için 2030’a kadar her yıl harcaması gerektiği öngördüğü 2,4 trilyon doların neredeyse yarısına denk geliyor. Bu, son derece riskli ve irrasyonel bir bahis: Sağlık, enerji ve biyosfer alanlarında, harcanan para başına yaratacağı olumlu etkinin ne olduğunu kesin olarak bildiğimizden kaynak ayırmaya daha fazla değen pek çok sıradan teknoloji ve bakım ihtiyacı var.
Dünyamız açısından bu denli açık ve acil tehlikelerin görmezden gelinmesi ve bu kadar büyük bir servetin kendini sürekli geliştiren hesaplamaya yönelik aşkın bir külte tahsis edilmesi, ekonomik sistemimizin özsel (substantive) ve genel rasyonalitesi hakkında bize ne söylüyor? Weber, hesaplanabilir rasyonalitenin evrenselci perspektifinden bakıldığında yapay zekâ patlamasının aslında derinden irrasyonel olduğunu görmemize yardımcı oluyor. Bu teknolojinin hangi alanlarda rasyonel kullanımları olduğundan bağımsız olarak, söyleme ve yapay zekâya bağlanan büyük ekonomik beklentilere genel bir irrasyonellik akımı hâkim olmuş durumda. Bütün bunların “Batı rasyonalizmi”nin kalbinde gerçekleşiyor olması ise ayrıca ironik.
Weber’de Kapitalizm Biçimleri
Yapay zekâ patlamasının irrasyonel yönlerini anlamak için Protestan Ahlakı’nın içinde gizli kalmış, iktidara daha fazla odaklanan başka bir açıklama daha var. Weber’in makalesi, kapitalizmin yükselişine ilişkin her şeyi açıklayan kapsamlı bir açıklama sunma çabası değildir. Her şeyden önce Weber, kapitalizmin Reformasyon’dan çok önce, Antik Babil gibi erken bir dönemde var olduğu konusunda ısrarcıdır; ayrıca Avrupalıların kapitalizm üzerinde hiçbir zaman tekel sahibi olmadıklarını, zira kapitalist faaliyetlerin tarihsel olarak Çin’den Hindistan’a, antik Akdeniz dünyasından Yakın Doğu’ya kadar çeşitli uygarlıklarda ortaya çıktığını belirtir. (Bu nedenle tezine yöneltilen ve en sık duyulan “itirazlar” -“Ama Katolik Medici ailesi kapitalistti! “İslam dünyasında tüccarlar vardı!” Çin uygarlığında binlerce yıldır tefeciler var!”- meselenin dışında kalan safsatalardır; çünkü Weber hiçbir zaman bu kadar kapsamlı iddialarda bulunmamıştır.)
Weber’ın ilgilendiği şey, esasen kapitalizmin Batı’da aldığı özgül ve (ona göre) benzersiz biçimi açıklamaktı: “özgür emeğin rasyonel örgütlenmesine dayanan, ölçülü burjuva kapitalizmi” (s. 24). Ancak araştırmasının nesnesini bu şekilde sınırlandırarak, aslında bu dar kalıba uymayan çeşitli kapitalizm biçimlerini de bir kenara itmiş oldu. Ve bugün yapay zekâ yatırımlarına damgasını vuran davranışa ilişkin daha iyi ipuçlarını tam da bu türlerde bulabiliriz.
Yukarıda sözü edilen biçimin yanı sıra, Weber’in makalesinde özgür emeğe dayalı rasyonel ve ölçülü burjuva kapitalizmine en az beş açıkça belirtilmiş alternatif yer alıyor:
- Siyasal kapitalizm: kârın siyasal güç veya siyasal güce yakınlık yoluyla elde edildiği kapitalizm
- “İrrasyonel ve spekülatif nitelikteki” macera kapitalizmi (korsanlık, fetih, kaynakların tekelleştirilmesi ve şansa bağlı çeşitli girişimler
- Savaş kapitalizmi: paralı askerlik faaliyetlerinin yanı sıra askerî ihaleler ve tedarik
- Finans kapitalizmi: para ödünç verme ve sermaye yatırımı gibi kadim uygulamalara dayanan kapitalizm
- Ticari kapitalizm: ticarete ve mübadeleye dayalı, yine oldukça eski bir kapitalizm biçimi
Siyasal kapitalizm kategorisi yakın zamanda Dylan Riley tarafından ABD’nin politik ekonomisini tanımlamak üzere yeniden gündeme getirildi. Bu kapitalizm biçimi, devlet iktidarına erişimin sunduğu kâr fırsatlarının sömürülmesiyle karakterize edilir. Bunun klasik örnekleri arasında, Weber’in Roma İmparatorluğu ve Roma hukuku öğrencisi olarak aşina olduğu vergi mültezimliği bulunur. Ancak siyasal kapitalizm, her türlü rüşvet ve nüfuz ilişkisine dayalı makam elde etmeyi (feodal Avrupa, Güney Asya ve Çin’i şekillendiren uygulamalar gibi) ve siyasal güç tarafından sağlanan tekel rantlarının genel olarak sömürülmesini de kapsar. Adalet dağıtma yetkilerine para yatırmış Fransız senyörleri, Babür Hindistanı’ndaki ijaredar vergi mültezimleri ve harçlardan gelir elde eden Çinli shen-shi alim-memurlar, Weber açısından “siyasal olarak belirlenmiş kapitalizmlerin” girişimcileri arasında yer alıyordu (s. 25).
Trump çevresindeki ticari çıkarların rant kollama (rent-seeking) niteliği taşıdığı açıktır. Daha genel olarak, pek çok teknoloji platformunun değerlenmesinin bütünüyle veya kısmen tekel rantı biçimleri tarafından desteklendiği görülüyor. Bu da Protestan Ahlakı’nın merkezindeki “rasyonel ve ölçülü burjuva kapitalizmi” kavramını, modern yapay zekâ için açıkça yanlış adlandırılmış bir kategori hâline getirirken, ona değerli bir alternatif sunuyor.
Bununla birlikte, yapay zekânın tetiklediği olağanüstü yatırım dalgasını (ki bu dalga, ABD’de on dokuzuncu yüzyılda demiryollarına yapılan yatırımların ekonomideki payını şimdiden aşmış durumda) açıklamak için Weber’in ikinci kategorisi olan spekülatif macera kapitalizmi (Abenteuerkapitalismus) belki de en uygun kavram. Weber bunu “parasal kazanç fırsatları (Chancen) üzerine spekülasyon yapanlar” olarak tanımlıyor; bu kategoriye “promotörler, imtiyaz peşinde koşanlar, büyük ölçekli spekülatörler” ve benzerleri giriyordu (s. 20–21).
Bunun iyi bir örneği, büyük hazineler bulma ve fetih ve zor kullanarak zengin olma umuduyla Yeni Dünya’ya giden İspanyol konkistadorlarıydı. Günümüzün yapay zekâ şirketleri, benzersiz biçimde sömürülebilir ve zamanla kendi kendini sürdürecek bir kâr fırsatı (Potosí’den yüzyıllar boyunca akan gümüşe denk veri) sağlayacağı umuduyla bulabildikleri tüm işlenebilir veriler üzerinde hak iddia edip bunlarla LLM’lerini besleyerek kendilerine ait bir Yeni Dünya’yı fetheden algoritmik Pizarro’lar gibiler.
Bibliokrasi ve Özgürleşme
Protestan Ahlakı’ndaki ilgi çekici yan argümanlardan biri, Reformasyon’un dinin bireysel yaşamda kapladığı alanı genişletmiş olmasıdır. Ara ara günahlarını itiraf edip bağışlanan Çoğu Katolik köylü için olduğu gibi yalnızca vicdanı dönemsel olarak rahatlatan bir teselli olmaktan çıkıp yaşamın bütün alanlarındaki davranışlar için kapsamlı bir yol haritasına dönüştü: Weber’in “yaşam pratiği” (Lebensführung) olarak adlandırdığı bir davranış kılavuzu oldu. Protestanlık ve özellikle Kalvinizm, “insanı bütün olarak metodik bir denetim altına alma” (methodical control of the whole man) çabasını ifade ediyordu (s. 119).
Ancak Weber, Reformasyon’la ilişkilendirilen yaşam pratiğindeki dönüşümün yalnızca kader, özgür irade ve iyi işler gibi anlaşılması güç teolojik tartışmalarla ilgili olmadığını da vurgular. Bu dönüşüm aynı zamanda yazının gücünün ciddi biçimde artmasına dayanıyor ve bu artışı beraberinde getiriyordu. Luther ve Calvin’den Baptist mezheplerine kadar Protestanlar, taraftar sayısını artırmak amacıyla Kutsal Kitap’ı sıradan insanların erişimine açmaya önem veriyorlardı. Yerel dillere dayalı yayınların yaygınlaştırılmasına yönelik bu arayışın sonuçlarından biri, İncil’in Yunanca ve Latince metinlerinin halkın konuştuğu dillere çevrilmesi ve genç yaşta din eğitimiydi. Bütün bunlar, Protestan ülkelerde halkın okuryazarlık düzeyinde görülen ayırt edilebilir artışın idame edilmesini sağladı. İlginçtir; Weber, yazılı sözcüğün Kalvinistler için taşıdığı önemi “bibliokrasi”, yani Kitapların yönetimi olarak nitelendiriyordu (s. 123).
Topluluk yaşamını ilk Hristiyanların çizgisinde yeniden biçimlendirmeye yönelik bu Protestan girişimlerin temel özelliği, yazılı sözcüklerin gücüne boyun eğmeyi ve kişinin yaşamını bunların etrafında, bireysel bir yükümlülük olarak düzenlemesini gerektirmeleriydi. Bu süreç okuryazarlığı, özdenetimi ve içselliği geliştirdi. İnsanlar nihayetinde kendi iç dünyalarını ve kendilerini harekete geçiren şeyleri araştırmaya başladıkça, içebakış burjuva uygarlığının temel unsurlarından biri ve modern öznelliğin dayanağı hâline geldi; bu da bilimsel araştırma ve felsefede, estetik deneylerde, psikolojinin keşfinde ve daha pek çok alanda yeni ilerlemelerin önünü açtı.
Bununla birlikte Weber açısından bibliokrasinin Kalvinistlere sağladığı asıl güç, “bireysel güçlerin özgürleşmesini” sağlayan çileci davranış için mutlak bir referans noktası sunmasıydı (s. 152). İnsanlar dünyaya bütünüyle ahlaki bir yönelim benimseyerek, eylemlerini daha önce olmadığı biçimlerde denetlemeye ve disipline etmeye başladılar; bu da öngörülebilirliği ve hesaplanabilirliği, söz verme ve verdikleri sözleri tutma kapasitelerini ve dünya üzerindeki hâkimiyetlerini geliştirdi. Bütün bunlar oldukça özgürleştiriciydi. (Nietzsche, 1888 tarihli Ahlakın Soykütüğü Üzerine’da vicdanın ve özdenetimin gelişimi konusunda buna oldukça benzer bir argüman ileri sürmüştü.)
Demem o ki, yapay zekâ artık yalnızca okuryazarlığı ve insanların metinleri okuma ve okunan üzerine düşünme kapasitesini aşındırmakla kalmıyor; bunlarla bağlantılı daha geniş kendilik duygusunu da zayıflatıyor. Her yere nüfus etmiş yapay zekâ çağında, kişinin kendisi üzerinde hâkimiyet kurmasını ve toplum içinde özgürleştirici eylemlerde bulunmasını sağlayan bir kapasitenin gelişmesi hâlâ düşünülebilir mi? Okuryazarlığımızı yitirdiğimizde, bu kapasitenin mümkün kıldığı bütün diğer olumlu davranışları da yitiriyor muyuz? Protestan Ahlakı’nın bugün gündeme getirdiği kritik meselelerden biri de bu.[i]
Weber’in düşüncesinin ele almak istediğim daha pek çok boyutu var. Bunlardan biri, yapay zekâyı hızlandırma görüşünü bir tarih teorisi olarak nasıl değerlendirebileceğimiz. Günümüzde yapay zekâ hakkında yürütülen söylemin ciddi bir kısmında, hem teknoloji savunucularının hem de felaket tellallarının oldukça binyılcı bir tabiatı var. Dünyayı, kazananlar ve daimi bir alt sınıf olarak ikiye bölen apokaliptik bir olay fikri, özellikle Seçilmişler ile Lanetliler arasındaki ayrım düşünüldüğünde Kalvinist eskatolojiyi hatırlatıyor. Ancak bu, tarih felsefesi üzerine gelecekte yayımlanacak bir yazının konusu olacak.
[i] Burada Benedict Anderson’un milliyetçilik üzerine klasikleşmiş kitabı Hayali Cemaatler’de (1983) geliştirdiği “basılı kapitalizm” kavramını da ele alabiliriz: yazı ve gazete, roman ve dergi gibi yayınların, belirli bir yerde müşterek diller üzerinden ortak bir kimlik hissi yarattığı, dolayısıyla modern milliyetçiliğin yükselişinde mühim bir rol oynadıkları öne sürülür. İnternetteki şovenist laflara rağmen, YZ’den kaynaklı cehaletin ve eski kamusal alanın yıkımının uzun vadeli sonucu milliyetçi aidiyetin tamamen parçalanması olabilir.
Nicholas Mulder’ın substack‘inden Öznur Karakaş çevirdi.







