Tim Burrows, 2012 yılında Mark Fisher ve şair Sam Berkson ile bir araya gelerek ünlü kültürü, ulaşım, can sıkıntısının işlevleri ve kamusal alanın geleceği üzerine sohbet etti.*
Mark Fisher: Direksiyon başına geçiyor musun hiç?
Sam Berkson: Hayır.
Mark Fisher: Benim de geçtiğim pek söylenemez. Life In Transit’teki (Yol Üstündeki Hayat) birçok şiirle kendimi fazlasıyla özdeşleştirebiliyorum; çünkü hayatımın büyük kısmı toplu taşımada geçti. Thatcher’ın şöyle bir sözü vardı: “Eğer 30 yaşını geçmiş bir erkek hâlâ toplu taşımaya biniyorsa başarısız olmuş demektir.” Bence bu söz çok şey anlatıyor aslında. Tanıdığım erkeklerin çoğu araba kullanmıyor ama kadınlar genellikle kullanıyor; kadınlarda buna sebep olan şeyin güvenlik kaygısı olduğunu düşünüyorum. Arabada olmayı zaman kaybı olarak görmüşümdür daima. Oysa tren yolculuğunda kitap okuyabilir, yazı yazabilir, başka şeylerle ilgilenebilir, hatta dinleyebilirsin de. Ama günümüzde neredeyse kimse birbirini dinlemiyor artık; şu bir sürü kulaklık yüzünden… Senin şiirlerinden çok net bir şekilde hissedilen şey şu: Toplu taşıma, sadece adı “toplu” çünkü birincisi, bu sistemin mülkiyeti kamuya ait değil; hepsi şu berbat özel şirketlerin elinde. İkincisi de senin şiirlerinde sık sık belirttiğin gibi o alanın kendisi de gerçek anlamda kamusal bir alan değil; insanlar daha çok kendi özel sohbetlerine, cep telefonlarına gömülmüş durumda – ki bazen bu öyle aşırı, öyle utanç verici bir hâl alıyor ki dayanması zor oluyor.
Sam Berkson: Hakikaten genelde dinleyen çok az insan oluyor. Aslında ironik bir şekilde “kamusal” diyoruz çünkü herkes tamamen kendi özel dünyasına gömülmüş durumda ve yaptıkları şey de o özel dünyayı kamusal alana taşımak. Sağcısı, solcusu fark etmiyor; kimse başkalarının özel sohbetlerini dinlemesinden hoşlanmaz. Ama sarmaşık gibi yayılan teknolojiler yüzünden sohbetlerimizin en çok dinlendiği dönemde yaşıyoruz. Facebook gibi şeylere tamamız, yaptıklarımızı da sürekli uluorta paylaşmaktan mutluyuz.
Mark Fisher: Bence çift yönlü bir durum söz konusu — insanlar giderek daha fazla Facebook’un mahremiyeti nasıl yok ettiğiyle ya da benzeri meselelerle ilgileniyor. Ama burada ilginç bir “çiftdüşün”[1] ortaya çıkıyor. Bir yandan insanlar telefonla konuşuyor; kimsenin onları dinlemediğini varsayarak ama aslında içten içe en az birinin dinleyeceğini de biliyor. Sonra bir de Facebook meselesi var; oraya bir şeyler yüklüyorsun, aslında insanların gerçekten bakmasını umut ediyorsun — umutsuzca paylaşıyorsun, bir seyirci arıyorsun, o seyirciyi bulup bulamayacağın da belli değil. Ve sonra takıntılı bir şekilde kaç beğeni, kaç yorum geldiğini kontrol ediyorsun.
Sam Berkson: Var olan insanları pek umursamak değil de mesele hep daha fazla insana ulaşmaya çalışma meselesi.
Mark Fisher: Bence ünlülük mevzusu pek çok açıdan önemli… Sonuçta bu sahte bir yakınlık değil mi? Kadınlara yönelik dedikodu dergilerinin o genelleştirici dili, televizyonun ve popüler kültürün genel formu da aslında buna dayanıyor. Dergilerin kapaklarında sürekli karşımıza çıkar, bu, sanki onları tanıyormuşuz gibi insanlara ilk adlarıyla hitap edilir.
Tim Burrows: Trendeki insanlar dergi okuyor, diyet muhabbeti yapıyor.
Mark Fisher: Bu tamamen biyo-kontrol meselesi ve bunun en net modeli de kadın dergileri. İnsanlardaki belirli bir kaygıyı törpülemek aslında yaptıkları. “Şunu kesin yapmalısın” demezler ama sürekli çelişkili mesajlar verirler. Bir sayfada Geri Halliwell’in balık etli bedeniyle barışık olduğu yazılır, sonraki ay ise kilo verdiği için artık kendini çok daha iyi hissettiğinden bahsedilir. Bu dergiler insanlara sürekli böyle ikircikli, kafa karıştırıcı mesajlar pompalar. Bunların işlevi sizi sürekli dengesiz ve kaygılı bir ruh halinde tutmak ve çözümler sunmaktır ve bu çözümler tüm sorunlarınızı sizin yerinize çözen bir tüketim nesnesi olur daima. Diyet kültürü dediğimiz şey, beden üzerinde kurulan iktidarın, yani biyo-iktidarın doğrudan bir yansıması. Günümüz dijital kültüründeyse bunun daha garip bir versiyonunu görüyoruz: hiper-sıradanlık. İnsanlar kendilerini baştan aşağı süsleyip, makyajlayıp adeta kusursuzlaştırıyor ama bu durum, mesela David Bowie’nin yaptığı soyut bir estetikleştirme oyunu gibi değil. İnsanlar bunu aşırı sıradan bir şekilde yapıyor, normatif bir model şu: kusursuz dişler, doğru cilt ton. Tamamen muhafazakâr bir yapaylık söz konusu.
Sam Berkson: İnsanlardan simetri insan güzelliğinin idealidir gibi şeyler duyuyorsun sık sık. Bana kalırsa simetri muhtemelen fena görünmeyen bir şeydir o kadar. Ama güzelliğin bakanın gözünde olduğu gerçeğini, yani orada özgün, tekil bir şeyler bulunduğunu; her birimizin farklı şeyleri güzel bulduğunu inkâr etmek, aslında meseleyi yine muhafazakâr bir gücün eline teslim etmek oluyor. Yani güzellik, özgürce keşfettiğin bir şey değil de tamamen belli kalıplara uyarak elde edilen bir şey hâline geliyor. Oysa bu durumun “normal” diye sunulacak hiçbir tarafı yok — aksine, oldukça tuhaf ve yapay bir görüntü ortaya çıkıyor.
Mark Fisher: Bu aslında dijitalin geri tepen bir etkisi, birçok insan kendini photoshoplamaya çalışıyor. Estetik cerrahinin, botoksun ve benzeri şeylerin normalleşmesi de bu biyo-iktidar rejiminin bir parçası. Dış görünüşle ilgili bitmek bilmeyen kaygı da öyle. Estetik operasyonlar iyi değil — gerçekten iyi değil! İnsanlar dış görünüşlerini düşünüyorlar ama bunu, moral bozucu bir normativitenin ölçütlerine göre yapıyorlar. Nevroz dediğimiz şey aşırı derecede üretken bir şey ve kapitalizm için çok kullanışlı. İçsel tatminsizlikten daha iyi ne olabilir ki? İçsel tatminsizliği sonsuza kadar satabilirsin. İşte bu yüzden kadın dergilerinin dayattığı model, tüketim kapitalizmi açısından çok kullanışlı.
Sam Berkson: Bunu metroda da görüyorsun mesela — şu sıralar bir reklam var, arkadaşlarının daha güzel olduklarını dilemek üzerine; sanırım bir kamera reklamı. Yani çevrende güzel insanların olması sayesinde senin de güzel görünmen fikrini satıyorlar.
Tim Burrows: Bu zaten metronun hep taşıdığı paradokstur — günün belli saatlerinde Londra’nın en profesyonel insanlarını orada görürsün ama aynı zamanda en filtresiz, en süssüz yer de orasıdır. İnsanların yüzüyle dip dibeyken tüm kusurlarını görürsün.
Sam Berkson: Evet, metrodaki ışık da berbat değil mi zaten! O ışık bilerek rahatsız edici tasarlanıyor; çünkü insanlar rahatsız ve kendilerini açıkta hissettiklerinde birbirleriyle kavga etmeye daha az meyilli oluyor. Eğer ben metroyu konforlu bir yer olarak tasarlamak isteseydim şu anki gibi kesinlikle yapmazdım. Bir de mesela pubları düşün — insanlar içeriyi göremiyorsa içeri girmekten çekinirler, bunu zamanla çözdüler. Eskiden o karanlık, köşelere saklanabileceğin bar köşeleri vardı; ama esasında asıl ihtiyaç duyulan şey büyük cam vitrinler. İnsanlar böylece içeri girerken kendini rahat ve güvende hissediyor.
Mark Fisher: O bana göre bar, pub değil.
Sam Berkson: İşte o yüzden rahatsızlık veriyor; çünkü izleniyormuşsun gibi hissettiriyor. Bu panoptikon değil mi?
Mark Fisher: Foucault’nun ikinci aşaması bence bu, bir tür oto-panoptikon. Hatırlıyorum, zamanında Big Brother[2] hâlâ üzerine düşünmeye değer bir şeyken biri şöyle demişti: Foucault’nun panoptikonunda izlenip izlenmediğini bilmezsin; ama Big Brother yarışmacıları kesinlikle izlendiğini biliyorlar. Şimdi Facebook’la birlikte daha önce konuştuğumuz o söz konusu oto-panoptikon aşamasındayız; insanlar kendilerini izleme nesnesine dönüştürüyor, garip bir şekilde kendi kendilerini gözetliyorlar.
Sam Berkson: Buna karşı koyabiliriz. Ama metrolarda ve otobüslerde başka bir sorun daha var — her yer reklamla dolu.
Mark Fisher: Buna göstergebilimsel kirlilik diyorum ben.
Sam Berkson: Evet. Peki buna karşı insanların aklına gelen makul tepki ne oluyor? Kulaklık takmak. Çevrene bakmamak. Yani aslında duyularını tamamen kapatıp etrafındaki gerçekliği yok saymak. Bu, insanların içine sıkıştığı çok kötü bir vaziyet. Çevrenin tamamen farkında olmamak çok daha kötü bence. Herkesin öğüdü hep aynı: anda kal, etrafına bak, deneyimle falan filan. Ama gerçekten bunu yaparsan görüp duyabileceğin yegâne şey reklamlar, mesajlar ve anonslar olur.
Mark Fisher: Gerçekten şaşırtıcı. Avrupa’ya gittiğinde fark ediyorsun, ben bunu İsveç’te, Stockholm’de gördüm — hiç reklam yoktu. “Ne oluyor burada?” diye düşündüm. Hatta New York metrosunda bile o kadar fazla reklam yok. Londra’daki o devasa reklam panolarındaki siber-saldırının[3] ayrı bir boyutu var.
Aslında mesele insanların kamusal alandan kopması değil zaten bulunabilecek bir kamusal alan da kalmadı. Ya tamamen belirli bir yapay ortama dalıp gitmelisin ya da birbiriyle yarışan cep telefonlarının yükselen gürültüsüne – ya da sermayenin sana sürekli bir şey satın al diyen gürültüsüne katlanmalısın.
Sam Berkson: Kendi kişisel kumuna gömülebilirsin — tamamen kendini kapatabilirsin. Zaten birçok insanın yolculuk yapma biçimi tam olarak bu; çevresindeki dünyadan fiilen kopmak ve bir yönden mantıklı elbette. Ama aynı zamanda gerçekten seni çevreleyen dünyadan da kopmuş oluyorsun.
Mark Fisher: Bence artık belirli türden bir kopuşa hakikaten ihtiyaç var. Bazı ağların, bazı sistemlerin fişini çekmek gerekiyor. Öğrencilerimle de bunu konuşmuştum; insan yaşamının yeni bir evresinde olduğumuzu düşünüyorum artık. 70’lerde asıl mesele can sıkıntısıydı. Can sıkıntısı neredeyse varoluşsal bir boşluktu; o sıkıntıyı eğlence endüstrisine ve ana akım kültüre karşı kullanabiliyordun, aynı zamanda kendimize karşı da bir meydan okumaydı. Neden kendimizi sıkılmaya maruz bırakıyorduk? Sonuçta zamanı sınırlı olan ölümlü hayvanlar olduğumuz gerçeği ortada dururken insanın sıkılabilmesi başlı başına ahlaki bir skandal gibiydi. Ama şimdi akıllı telefonlar yüzünden, otobüs sırasındayken yahut tren beklerken bile düşük dozlarda maruz kaldığımız uyaranlarla can sıkıntısı artık sahip olamadığımız bir lüks haline geldi. Artık can sıkıntısı ve büyülenme iç içe geçmiş durumda, tıpkı o ünlü gazetelerde olduğu gibi. Bunun daha iyi bir örneği de Londra’daki o bedava dağıtılan gazetelerdi — neyse ki artık kayboldular. The Londonpaper ve ismi tam da karakterini yansıtan London Lite. Evening Standard ve Metro, bunların yanında neredeyse ciddi dergicilik sayılırdı. Bu gazeteler ilk çıktığında gerçekten ürkütücü bir tablo vardı. Göstergebilimsel kirlilikten bahsediyoruz ama işin pratik tarafı da vardı; söz konusu gazeteler sokakları kelimenin tam anlamıyla tıkıyordu. Göçmen yoksullar bunları insanlara zorla dağıtıyor, işe yetişmeye çalışanların önüne dikilip ellerine tutuşturuyordu. Ama daha korkunç olanı, okurların tam anlamıyla uyum sağlamış olmasıydı. Hepsi bitkinlik ve tükenmişlik üzerine kuruluydu. Metro vagonuna bakıyorsun, herkesin elinde o gazeteler… Kültürel ve entelektüel seviyenin gözle görülür biçimde aşağı indiğini hissediyordun. Aslında işe giderken geçen zaman, birçok insanın kültüre en fazla dikkat kesildiği an belki de. Ve ben de bundan tamamen azade değildim. Gazetelerin manşetinde, yarı yarıya bildiğin ama aslında ilgini bile çekmeyen bir ünlü hakkında bir haber görüyorsun, yine de merak ediyorsun. Garip bir merak bu; aslında ilgilenmiyorsun ama yine de içine çekiyor. Sonra bir bakmışsın, o gazetenin tamamını okumuşsun, üstelik ilgini çekmediği halde… İşte can sıkıntısıyla büyülenmenin nasıl birbirine karıştığı tam da böyle bir şey. Tahmin ediyorum ki benim gibi birçok insanın çantasında, aslında okumayı gerçekten isteyecekleri ciddi kitaplar vardı ama bu saçma gazeteler yüzünden onlara hiç dokunmuyorlardı. Bu durum, kapitalizmin nasıl en kötü dürtülerimizden ve tükenmişliğimizden faydalandığını çok iyi özetliyor.
Tim Burrows: İşte bu yüzden Boris Johnson bu kadar popüler aslında. O, [bedava dağıtılan dergi] Shortlist kuşağının kahramanı.
Mark Fisher: Boris Johnson meselesi biraz, Franco Berardi’nin Berlusconi için söylediği şeye benziyor; gücün yerini işgal ederken aynı zamanda onunla alay eden figür… Boris de tam olarak böyle biri değil mi? Gençler arasında moral bozucu bir şekilde garip bir popülariteye sahip; çünkü siyaseti ciddiye almıyor ya da öyleymiş gibi görünüyor. Tabii aslında çok ciddiye aldığı bir şey var: Kendi konumunu ve sınıf çıkarlarını ileri taşımak. Bu sahte samimiyet ve alaycı kayıtsızlık tarzı, sınıf iktidarının kendini meşrulaştırdığı son derece tehlikeli bir yol. Bence Cameron’da da bunun bir versiyonu var. O Boris kadar popüler değil belki ama insanlara “konuşabileceğin, arkadaş canlısı biri” imajını vermekte oldukça başarılı.
Bana kalırsa Cameron hükümeti tam anlamıyla bir kıyım ve cukka hükümeti. Tekrar seçilmeyeceklerini biliyorlar ama aynı zamanda şunu da biliyorlar: Eğer bazı temel ayarları değiştirebilirlerse İşçi Partisi’nin lider kadrosunda ve kültüründe köklü bir dönüşüm olmadığı sürece, yakın gelecekte hiçbir İşçi Partisi hükümeti o düzeni eski haline getiremez.
Sam Berkson: Geçenlerde bunu okudum, tam alıntı mıydı emin değilim ama Thatcher’a en büyük başarısının ne olduğu sorulmuş ve o da “Yeni İşçi Partisi” demiş.
Mark Fisher: O söz tam alıntı mı bilmiyorum ama kesinlikle doğru. Ben de İşçi Partisi’ne üye oldum. Daha önce hiçbir siyasi partiye katılmamıştım ama bence Yeni İşçi Partisi’nin gösterdiği o uzun vadeli hırsı taşımak gerekiyor; beş yıl sonrasını düşünerek hareket etmek… Eğer birkaç kişi güçlü bir gündemle girerse partiyi belli bir yöne doğru itmek mümkün.
Sam Berkson: Ben de öyle düşündüm ve Yeşiller Partisi’ne üye oldum.
Mark Fisher: Haklılık payın var, ama ben hiçbir alanı göz göre göre bırakmak istemiyorum. Tüm umutları da tek bir sepete koymak niyetinde değilim. 90’larda İşçi Partisi’ne katılmanın hiçbir anlamı yoktu zaten. Tek bir yöne kilitlenmişlerdi: Yeni İşçi Partisi çizgisi, neoliberalizmin derinleşmesi… Başka bir rotaya sapma ihtimali yoktu. Ama şimdi nereye gideceğini ben de bilmiyorum. Belki bu umutsuzca sıradanlaşmış, yumuşak neoliberalizmle devam edecek; belki de sonunda bambaşka bir şeye dönüşecek.
İki yıl önce UEL [University of East London], adeta devrimci pankartlarla donatılmıştı; o dönem öğrenci bütçe kesintilerinin yaşandığı, ansızın ortaya çıkmış gibi görünen yoğun bir militanlık coşkusunun tam ortasıydı. Lakin şimdi UEL’ye gittiğinde, o pankartların asılı olduğu ana koridorda karşılaştığın şeyler Costa ve Starbucks gibi zincir kafeler ile “Credit Control” [Kredi Kontrol] yazan büyük bir ofis tabelası oluyor. Orada yaşanan, bütün kamusal alanların yaşadığı alegori gibi. Bir zamanlar talep edilen ve sahiplenilen o kamusal alan başarısız oldu; yerineyse yeniden devasa kurumsal yapılar ve koridorun tam ortasında büyük harflerle yazılı “Credit Control” tabelasıyla karşı karşıyayız.
Tim Burrows: Artık her NHS [İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi] hastane bekleme salonunda Costa Coffee var zaten.
Mark Fisher: Eşim Gravesend’li, Dartford yakınlarındaki bir hastanede McDonald’s, hastane restoranının işletmesini almak için teklif vermişti. Hastanelerin içinde dükkanların olması bana tam anlamıyla Philip K. Dick evreni gibi geliyor. Ben değişime doğası gereği karşı değilim — sadece herkesin getirdiği değişimin berbat olmasına karşıyım. Kapitalizmin olayı bu: kimsenin gerçekten istemediği şeyleri sağlıyor. İnsanlar kapitalizm ve seçme özgürlüğü üzerine konuşuyor ya al işte Microsoft bunun en net örneği. Kimse gerçekten istemiyor ama herkes kullanmak zorunda kalıyor. Zincir mağazalar da aynı şekilde. Kim seviyor ki bunları? Neredeyse hiç kimse. Ama yine de hepimiz mecburen giriyoruz içlerine.
Sam Berkson: Eskiden herkes sürekli British Rail’in geç kalmasından şikâyet ederdi, çünkü onun bize daha ait olduğunu düşünüyorduk. Şimdiyse fiyatların fahiş olmasını, tamamen normal karşılıyoruz, çünkü yapabiliyorlar ve hizmet tabii ki çok kötü çünkü başka seçeneğimiz. Önceleri bize daha yakın olduğunu hissediyorduk.
Mark Fisher: Kamusal işletmelerin modernize edilmesi gerektiğine dair argüman vardı çünkü gerçekten büyük bir verimsizlikle yönetiliyorlardı. Ama bu özelleştirmenin bahanesiydi. Söz konusu kurumlar kamuya aitken de iyileştirilebilirdi. Şimdi özelleştirildikleri için kamuya maliyeti çok daha fazla. Metro kısmen özelleştirildiğinden beri kamu bütçesine maliyeti gerçekten akıl almaz boyutlarda. Ama asıl mesele, çalışanlarla birlikte kamu hizmeti anlayışının yıkımıdır. Hastanelerde de aynı durum: Neden düzgün temizlenmiyorlar? Çünkü devreye sadece mümkün olan en düşük maliyetle işi kotarmayı hedefleyen özel taşeron firmalar giriyor; temizlikçilerine de en düşük ücreti ödemek istiyorlar. Kamu hizmeti anlayışı olmazsa her şey daha da kalitesizleşir tabii. Parlak ambalajlı bir uydurukluk bu öyle değil mi? Gerçeklik budur.
Sam Berkson: Sürekli aynı paradoksa geri dönüyoruz aslında. Neredeyse her şey, iddia ettiği şeyin tam zıttı. Daha fazla seçenek sunuluyor aslında hiç seçeneğin yok. Daha parlak, daha iyi deniyor ama gerçekte çok daha kötü. Daha ucuz deniyor ama pahalıya patlıyor. Bence gerçekçi olmak gerekirse ulusallaştırmaya geri dönüş pek mümkün değil — hatta belki de çok iyi bir fikir bile olmayabilir.
Mark Fisher: Beni en çok çeken şiir, o ilk başlardaki bileti olmayan insanlarla ilgili olanıydı. Bence çok katmanlı, inanılmaz güçlü bir şiirdi. İçindeki sınıfsal dinamik. O durumu çok iyi bilirim; ya kenarda oturup izleyen kişi olmuşsundur ya da bileti olmayan insanın ta kendisi…
Tim Burrows: Bana George Osborne’un birinci sınıfta bilet olmadan yakalanmasını hatırlattı. Sonra da çıkıp, “Vergi mükelleflerinin parasını birinci sınıf bilete harcamak istemedim” demişti.
Mark Fisher: Harika! O saçma bahanenin doğaçlama ustalığına saygı duymak gerek. Kapitalizmi bundan daha iyi özetleyen bir şey olamaz: Birinci sınıfın hâlâ var olması gerçeği. Geçenlerde Liverpool’a gittim, birinci sınıf vagonları geçmek için sonsuza kadar yürümüş gibi hissettim. Ve tabii ki birinci sınıfta kimse yoktu. Bu ekonomik olarak mantıklı mı gerçekten? Yoksa sınıf sisteminin gereği olduğu için mi o vagonlar orada duruyor?
Sam Berkson: Zaten birinci sınıfın cazibesi de oradan geliyor; kimse olmuyor içinde. Tren yolculuğunda rekabet yaratma fikri baştan hatalıydı — öyle istediğin zaman başka bir hatta, aynı saatte kalkan başka bir trene binme şansın yok ki… Çünkü öyle bir tren yok.
Mark Fisher: Sanırım insanların büyük çoğunluğunun tereddütsüz yarın sabah ulusallaştıracağı tek şey demiryolları olurdu.
Sam Berkson: Ama hükümet için de pahalı bir sistem, çünkü olan şu: Devlet bir sürü kamu kaynağını özel şirketlere aktarıyor, o şirketler de üstüne vatandaştan fahiş ücretler alıyor. Yani bu sistem bizi özgürleştirmedi, hayatı kolaylaştırmadı. Ben kamusal alanı tekrar kamulaştırmak istiyorum — ama illaki devletin eline vermek için değil.
Mark Fisher: Bence kamusal alanla devleti birbirinden ayırmamız gerekiyor. Benim iddiam şu: devlet, ancak ve ancak kamusal alanı mümkün kıldığı sürece meşrudur. Ama kamusal olanla devleti aynı şey gibi düşünmemeliyiz. Evet, devlet kamusal alanın önkoşulu olabilir ama onunla özdeş değil. İnsanlar kamusal alan istiyor; Starbucks’ın bu kadar popüler olmasının sebebi de o zaten. Orada sana belli bir standartta, basit bir sosyallik sunuyor. Aynı şey The X Factor gibi programlar için de geçerli; insanlar orada, kamusal bir biçimde, topluca bir şeye dahil olma hissini yaşıyor. Bu da gösteriyor ki ideolojik olarak her şey kamusallığa karşı yapılandırılmış olsa bile insanlarda hâlâ kamusal olanı arzulama duygusu devam ediyor. Ama elimizde hep yozlaşmış, çarpıtılmış formlar var. Komünizmin aslında önerebileceği şey şu: insanlar umumi alanlarda bir araya gelebilsin ve sırf bunun için dandik bir kahveye para ödemek zorunda kalmasın. Gerçekten ihtiyacımız olan gelecek, tam da böyle bir kamusal alan; insanların bir araya gelebildiği ama sermayenin parazit gibi yapışan uzantılarının olmadığı bir alan.
Sam Berkson: Bence bütün mesele de bu zaten; amaçtan çok yöntem önemli. Ben de “bu adımı seviyorum” diyerek o yönde ilerliyorum. İdeal geleceğin nasıl bir şey olduğunu hayal etmek bana zor geliyor ama şöyle düşünüyorum: Ne işe yarıyor? Hangi şeyler gerçekten çalışıyor? O zaman o işe yarayan şeyleri daha fazla yapalım.
Mark Fisher: Bence şu an önümüzdeki asıl düşsel görev, kamusal alanın geleceğini tahayyül etmek. Eğer “kamusal olan bitti” diyen neoliberal anlatının artık sona erdiğini kabul edebiliyorsak — ki o defter kapandı — o zaman şu soruyu sormalıyız: Kamusal alan, sadece eski usül devletleştirilen sanayiden, merkezi devlet organizasyonundan ibaret olmayacaksa gelecekte nasıl bir şey olacak? Henüz bilmiyoruz. O yüzden bizim bunu yeniden kurgulamamız, icat etmemiz gerekiyor.
*Tim Burrows, 2012 yılında Mark Fisher ve şair Sam Berkson ile bir araya gelerek ünlü kültürü, ulaşım, can sıkıntısının işlevleri ve kamusal alanın geleceği üzerine sohbet etti.
Burrows şöyle diyor:
Mark Fisher’ın trajik kaybına karşı ortaya çıkan kolektif minnet duygusunu ben de tüm içtenliğimle paylaşıyorum. Fisher’ın Simon Reynolds ile K-punk mahlasıyla yaptığı çevrimiçi entelektüel atışmalar, üniversite yıllarımda müziğe doğuştan gelen takıntımla teorinin daha zorlayıcı dünyası arasında bir köprü işlevi gördü. K-punk’taki “K” kahramansı bir anlam taşıyordu. Steve Goodman, yani Kode 9, Cybernetic Cultural Research Centre’dan yoldaşı ve Hyperdub’ın ortak kurucusuyla paylaştığı bu harfe olan hayranlığını şöyle açıklamıştı: “K’ler bir potada eriyordu; Kafka’dan Josef K, sibernetiğin Almanca yazımındaki K, ekonomi teorisindeki Kondratieff dalgalarından K, I Ching’deki Ko ve daha nicesi… K havadaydı.” Mark ise Kafka’nın kahramanı Josef K’ya benziyordu; merkeziyetsiz kapitalizm absürt ve amansız bir biçimde onu kuşatmıştı. Tıpkı Dava’daki Josef K gibi, Fisher’ın yapabileceği tek şey direnmekti; ne kadar nafile görünse de.
Fisher’ın 2009 tarihli Kapitalist Gerçekçilik kitabı, entelektüel karanlıkta parlayan bir havai fişek gibiydi; baş döndürücü referanslarla dolu bu eser, adeta bir eleştiri silahıydı. Kasım 2012’de şair Sam Berkson ile beraber Fisher’la röportaj yapmak için tanıştım; sonrasında biraz iletişimimizi sürdürdük ve yazılarımı teşvik etti, bunun için daima minnettar kalacağım. Bu görüşme, Mark’ın Berkson’ın farklı ulaşım araçlarında yazdığı şiirlerden oluşan Life In Transit adlı kitabının hayranı olması nedeniyle gerçekleşti; bu yüzden ulaşım konusu sık sık gündeme geldi. Kitap, o dönemde çeşitli can sıkıcı sebeplerden ötürü yayımlanamamıştı ama burada düzenlenmiş bir transkriptini bulabilirsiniz.
Shoreditch’teki El Paso adlı mekânda buluştuk. Burası bir bar olduğundan Berkson ve ben Guinness aldık, Mark ise espresso tercih etti. Yaklaşık on dakika içinde Mark aralıksız gözlem üstüne gözlem sıralarken, kahve sipariş etmediğim için pişman olduğumu hatırlıyorum. El Paso kapanmış ve o eski yıpranmış karakteri, internet sitesinde “SHOREDITCH’TE CANLI MÜZİK, KOKTEYLLER, PİZZALAR VE İYİ VAKİT GARANTİSİ” vadeden daha parlak bir mekân almış. 15 dakika bekleyip sonunda içinde cin olduğunu fark ettiğin bir Bloody Mary servisi yapan Meksika temalı bir barın kapanışını anmak için değil bu; ama o yapışkan mekân düşüncesi bile insanı “iyi vakitler gerçekten yaşanabilen şeylerdi” dönemine götürüyor; günümüzde ise iyi vakitler sadece kusursuz tasarlanmış internet sitelerinde zoraki bir slogan olarak kalmış durumda.
“Değişime doğası gereği karşı değilim” dedi sohbetimiz sırasında. “Sadece herkesin getirdiği değişimin berbat olmasına karşıyım.” Kapitalist Gerçekçilik ve daha kişisel devam kitabı Hayatımın Hayaletleri, onun için aynı projenin iki yüzüydü: 2012 Incubate festivalinde şöyle demişti: “Yaşadığımız anın içkin negatifliğini açığa çıkarma projesi bu. Ve bugünün bu kadar kötü olmasının sebebi, yeterince negatiflik olmaması.” Günlük deneyimlerimizde negatifliği reddetmemizi, kültürün neoliberal şirket çıkarları tarafından tamamen kuşatıldığını ve böylece aşkınlık olasılıklarının elimizden alındığını gizleyen bir savunma mekanizması olarak görüyordu.
Lakin Fisher, hem sohbetlerinde hem de yazılarında ve teorilerinde asla umutsuzluğa kapılmadı. Her şeyde çatlakları, gerçekliğin zırhındaki gedikleri aradı. En azından Birleşik Krallık’ta popüler radikal düşüncenin canlı kalmasına yardım etti demek abartı olmaz. Ölümünün ardından gelen minnettarlık seli, öneminin yıllar geçtikçe daha da belirginleşeceğini gösteriyor.
İbrahim Berkan Karataş thequietus‘tan çevirdi. Koray Kırmızısakal redaksiyonunu yaptı.
[1] George Orwell’in 1984’üne bir gönderme. Çiftdüşün, birbiriyle çelişen iki düşünceyi aynı anda savunabilme yeteneğidir. Örneğin “savaş barıştır”, “yoksulluk zenginliktir” vb. (Editörün notu)
[2] Big Brother, yarışmacıların 24 saat boyunca kameralarla izlendiği ve mikrofonlarla dinlendiği, dış dünyadan tamamen izole bir evde yaşadıkları bir reality şov formatıdır. Big Brother, Türkiye’de orijinal adıyla yayınlanmamıştır; ancak benzer bir format, yarışmacıların haftalık görevlerle gelir elde ettikleri Biri Bizi Gözetliyor adıyla televizyona uyarlanmıştır. (Editörün notu)
[3] Fisher burada “cyber-blitz” kavramını kullanıyor. Bu kavram Jean Baudrillard’a bir gönderme. Yeni bir tarihsel dönemin ve toplumun yeni bir deneyim alanını işaret etmek için kullanılıyor. Daha fazlası için Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri kitabına bakınız. (Editörün notu)








[…] “Bence kamusal alanla devleti birbirinden ayırmamız gerekiyor. Benim iddiam şu: devlet, ancak ve ancak kamusal alanı mümkün kıldığı sürece meşrudur. Ama kamusal olanla devleti aynı şey gibi düşünmemeliyiz. Evet, devlet kamusal alanın önkoşulu olabilir ama onunla özdeş değil. İnsanlar kamusal alan istiyor; Starbucks’ın bu kadar popüler olmasının sebebi de o zaten. Orada sana belli bir standartta, basit bir sosyallik sunuyor. Aynı şey The X Factor gibi programlar için de geçerli; insanlar orada, kamusal bir biçimde, topluca bir şeye dahil olma hissini yaşıyor. Bu da gösteriyor ki ideolojik olarak her şey kamusallığa karşı yapılandırılmış olsa bile insanlarda hâlâ kamusal olanı arzulama duygusu devam ediyor. Ama elimizde hep yozlaşmış, çarpıtılmış formlar var. Komünizmin aslında önerebileceği şey şu: insanlar umumi alanlarda bir araya gelebilsin ve sırf bunun için dandik bir kahveye para ödemek zorunda kalmasın. Gerçekten ihtiyacımız olan gelecek, tam da böyle bir kamusal alan; insanların bir araya gelebildiği ama sermayenin parazit gibi yapışan uzantılarının olmadığı bir alan.” (Kaynak) […]