Gökyüzünü nasıl yitiriyoruz ve onu yitirenin kim olduğunu neden sormuyoruz?
Bir gece dışarı çık. Yukarı bak. Bir kentte yaşıyorsan, ancak birkaç düzine yıldız görebileceksin; soluk, belli belirsiz, eski bir mürekkep lekesi gibi silinmek üzere. Yine de orada dikkatini çekebilecek, bunların arasında süzülen parlak noktaları fark edeceksin. Sabit değiller, artık kanıksadığımız gibi yüksekten uçan bir uçak değiller, hayır; çünkü bunların ritmi farklı ve yavaşça ilerliyorlar. Starlink uydularından söz ediyorum. Ve büyük olasılıkla; tıpkı uçak sanımız gibi onları da gökyüzünün bir parçası olarak benimsediğimizden. İşte bu denemede anlatmak istediğim şey; bu kanıksama, benimseme.
Bir uyarı; bu denemede fiziğin, evrimin, psikolojinin ve edebiyatın birbirine değdiği kesişim alanında dolaşmak istiyorum. Bu yüzden bir “uzay mühendisliği raporu” okumak isteyenler burada okumayı bırakabilir. Uzay kirliliği sorunu bir mühendislik sorunu değil; insanın kendi belleğiyle, anlam arayışıyla ve kim olduğu sorusuyla hesaplaşmasını gerektirecek bir ayna. Gezegenimizi; iklim değişikliğini tetikleyip hızlandırarak, ormansızlaştırarak, ekolojik mimariyi yıkarak, türlerin soylarını tüketerek nasıl yok ediyorsak, bu “yok edişten” sonra kaçmak için gözlerimizi diktiğimiz uzayı da aynı şekilde kibrimizle yok etmeye başladık. Kısacası; gökyüzümüzü kirletmek yıldızların kaybı değil, insanlık tarihimiz boyunca ona bakıp sorduğumuz soruları da yitirmektir. Ve biliyoruz ki “soruları yitirmek”, “yanıtları yitirmekten” çok daha büyük bir acı.
Zaferin rengi nasıl değişti?
1957’de Sputnik 1 fırlatıldığında; uzayda süzülmeye başlayan bu küçük kürenin, insanlığın yıldızlara ulaşma arzusunu gerçek kılmak için kapıyı araladığını hissetmişti herkes. Şimdiyse bu kürenin ardından yaşananlar başka bir öykü anlatıyor. Evet, zafer gerçekti. Bugün düşük dünya yörüngesinde 17 binden fazla uydu dolaşıyor, kataloglanmış nesne sayısı kırk bini, 10 santimetreden büyük enkaz parçaları elli bini aşmış durumda. Bu daha başlangıç; 2026’nın hemen başında sadece bir şirket, tek başına bir milyona varan uyduluk bir takımyıldız için başvuru yaptı. Bu rakamların soğukluğu; onların işaret ettiği cehennemi saklamaya yetmiyor: Eğer bütün uydular çarpışmadan kaçınma manevralarını bir anda bıraksa, ilk büyük çarpışmanın yaşanması için kalan süre sadece iki buçuk gün. Bu ölçünün bir de adı var: Crash Saati.
Asıl dönüm noktası rakamlar da değil. Şubat 2025’te bir Falcon 9 üst kademesi İrlanda’nın batısında kontrolsüz bir şekilde atmosfere giriyor; yaklaşık 20 saat sonra, Almanya’daki bir lazer ölçüm cihazı, 96 kilometre yükseklikte, normalin on katı yoğunlukta bir lityum bulutu yakalıyor. Rüzgâr modelleriyle bulut, geriye doğru takip ediliyor ve bulutun kaynağının bu roketin düşüş rotasına denk geldiği saptanıyor. Bu, uzay enkazının atmosfere bıraktığı kimyasal izin tarihte ilk kez doğrudan saptanmasıydı. Sorunumuz artık yörüngenin ne kadar kalabalık olduğu değil gezegenimizin atmosferik dokusuna işlenen, görünmez, kalıcı, yıkıcı bir sorun. Yanan uydulardan saçılan alüminyum oksit ve karbon parçacıkları, stratosferin kimyasını bozuyor. Gökyüzü kelimenin tam anlamıyla üstümüze yağıyor.
Yitirişi fark edememek
Deniz biyologlarının kayan temel sendromu diye adlandırdıkları bir olgu var. Her balık nesli, içine doğduğu denizi “normal” kabul eder. Ebeveyninin sana anlattığı; balık dolu, canlılık fışkıran sular efsane gibi gelir. Sen de çocuklarına bugünün daha yoksul denizini miras bırakırsın. Referans noktası, her kuşakta biraz daha geriye doğru kayar ve kimse artık yitirişin gerçek ölçeğini saptayamaz.
Gökyüzümüz için de olan bu. Bugün İstanbul’da, Sao Paulo’da ya da Şanghay’da büyüyen bir çocuk; Samanyolumuzun bir nehir gibi aktığı bir gece göğünü asla görmemiştir. Onun için “normal” gökyüzü, ışık kirliliği yüzünden solmuş birkaç yıldız ve aralarında süzülen uydu noktalarıdır. Üstelik bu noktaları “romantik ve güzel” bile bulabilir. Ve trajedimiz burada başlıyor. Yitirmeyi yitiren, yitirmeyi de yitirir. Yası tutulmamış bir yokluk, yokluk olarak bilinemez çünkü.
Görünmeyenin görkemi
Filozof Timothy Morton, doğrudan deneyimlenemeyecek kadar zamana, mekâna yayılmış olguları, varlıkları hiper nesne olarak tanımlıyor. Örneğin iklim değişikliği bir hiper nesnedir, onu göremez sadece etkilerini hissedersin. Nükleer atıklar, mikro plastikler de öyle. Ve artık uydu kirliliği de bu listeye ekleniyor. Atmosferdeki lityum bulutunu göremeyiz, radyo teleskobuna çarpan paraziti duyamayız. Hiper nesne yalnızca iz bırakır. Hem her yerdedir hem de elle tutulamaz. Bu, kendine özgü biz çaresizlik yaratır: tehdidi tarif edebiliriz, ama gösteremeyiz; işaret edebiliriz ama tutamayız.
Peki neden göremiyoruz? Hiper nesne çok büyük olduğu için değil sadece. Bakarken kendimizi merkeze koyduğumuzdan. Kibrimiz, hiper nesneyi görmek için en kötü gözlük: her şeyi kendi ölçeğimize indirgiyor ve bizden büyük olanı da bizden yavaş olanı da eliyor. Hiper nesneyi göremeyişimizin yarısı onun genişliğinden, yarısı bakışımızın darlığından kaynaklanıyor.
Kant, Pratik Usun Eleştirisi’nin ünlü son satırlarında yazmıştı: üzerindeki yıldızlı gökyüzü ve içindeki ahlak yasası, onu giderek artan bir hayranlıkla dolduruyordu. (mealen, N. A.) Peki yıldızlı gökyüzünün kalıcı olarak bulanıklaştığı bir dünyada bu tümce ne anlama gelir? Kant’ın göğü; hayranlığın değil, hayranlığın olanağının nesnesiydi. Bunu kaybetmek; bir şeyi değil, o şeyi görebilme yetimizi kaybetmek anlamına gelir.
Düştüğünü bilmeyen kahraman
Antik Yunan trajedisinin bir kalıbı var: hubris, ardından körlük, ardından da memesis. Prometheus’u hepimiz biliyoruz; tanrıların ateşini çalıp insanlara verdi ve bu kibrinin cezasını bir kayaya zincirlenerek ödedi. Uydu takımyıldızlarının öyküsü de bu kalıbı aynı şekilde yineliyor. Hubris: interneti dünyanın en ücra köşesine taşıyacak, milyarları birbirine bağlayacak (hem sermayenin milyarlarını, hem de insanları) dev projeler; vaatler gerçekleşecekmiş gibi, coşkuysa içten. Körlük: atmosferik etkilerin, ozon tabakasına verilecek hasarın, Kessler Sendromu riskinin, gece göğünü yitirmenin görmezden gelinmesi. Nemesis: şimdiden yavaşça beliren kimyasal izler, bozulan veriler, astronominin imkânsız hale gelmesi. Dikkat edersek; bu yineleme, klasik trajediden daha karanlık. Sophokles’in kahramanı, en azından düşüşünün farkındadır, bunu anlar ve kabul eder. Bugünkü kahramansa düşüşünü fark etmeyecek. Kör olduğunu biliyorsan, “görmenin” yollarını bulabilirsin, ama kör olduğunun farkında bile değilsen; işte trajedi budur.
Peki bu kahraman kim?
“Hepimiz aynı gemideyiz” denip durur; insanlık, bir tür olarak bir hubris işlemiştir. Bu cümleyi duyunca rahatlarız; çünkü bütün sorumluluğu, incecik bir tabaka halinde herkese yayar ki kimsenin üzeri kirlenmez. Oysa gemiyi “herkes” değil bir avuç insan yaptı; ama faturayı bütün insanlara kesiyor.
Rakamlara bakalım. En zengin bir milyar insan, iklimi bozan sera gazlarının yüzde 60’ından sorumlu; en yoksul üç milyar insansa yalnızca yüzde 5’inden. Mega-takımyıldızlarını fırlatan da “insanlık” falan değil, bir avuç şirket, birkaç milyarder (hatta bir tanesi artık trilyoner), sayılı devlet. Gökyüzünü “özelleştirme” kararı hangimize soruldu? Öyleyse hubris “insanlığın” değil. Asıl trajedi, bir avuç insanın kibrinin faturasını kesmek için bir “insanlık” icat edilmesidir.
Bu “kayan temel” kavramını da dönüştürür. Eğer her nesil daha da silikleşmiş bir gökyüzünü “normal” kabul ediyorsa, bu algısal bir kayma değil, imal edilmiş bir normaldir. Birileri; o normali üretiyor, pazarlıyor, şirin ve sevimli buldurmaya çalışıyor. Bu yüzden günümüzü “antroposen” (insan çağı) diye kavramlaştırmak bile bu şefkati cilalayacak bir yalan olabilir. Bugünün adı kapitalosendir. Fail, “insan türü” değil, belirli bir üretim tarzı ve onu yöneten sınıf olan bir çağ. “Hangi insan?” sorusu sorulmazsa, gökyüzünü nasıl yitirdiğimiz de doğru bir şekilde anlatılamaz.
Esirgeyen gökyüzü
Paul Bowles’ın 1949’da yazdığı romanın kahramanı Port, Sahra’nın ortasında gece gökyüzüne bakarak, sakince bir şeyler söyler. Burada gök, ona ne zaman baksa, somut, elini uzatsa tutacakmış gibi durmaktadır: “Gökyüzü”, der, “bizi daha ötelerdeki daha başka şeylerden koruyan bir şey.” Yanındaki Kit ürperti içinde sorar; “Ötede ne var?” Port’un yanıtı bütün romanın ana fikridir. “Hiçbir şey; yalnızca karanlık, salt gece.” Romanın adı da buradan gelir: gökyüzü bizi esirger. Bir manzara değil, bir perdedir; üstümüzde gerilmiş, arkasında kalan sonsuzluğu bizden gizleyen ince bir tül.
Bu Kant’ın göğünün öteki yüzüdür. Kant, yıldızlı göğe bakınca içi hayranlıkla dolardı; Port aynı göğe bakınca tülün ardındakini sezer: hiçlik. Bunlar farklı gökler değil, aynı göğün iki yüzü. Gökyüzü hep ikisini birden yaptı; hem yücelere açılan bir pencere hem de uçurumun üstüne çekilmiş perde. Hayranlık ve dehşet arasında savrularak aynı maviliğe baktık bin yıllardır.
Şimdi perdeyi kendi elimizle yırtıyoruz. Ve bu edimin karanlık yüzü ortaya çıkıyor. Perdeyi yırttığımızdan ardındaki yüce kozmos bütün görkemiyle önümüzde serilmiyor; hayır. Doğal örtünün yerine kendi yarattığımız enkazdan yeni bir örtü çekiliyor. ne Bowles’ın salt gecesini görüyoruz ne de yıldızları; yalnızca kendi metal çöpümüzün Güneş’i yansıtmasını. Enkaz, pencere değil artık bizi bize yansıtan bir ayna. Bowles’ın kahramanı, perdenin ardındaki karanlıkla yüzleşebildi en azından. Bugünse bizim, bu yüzleşebilme şansımızı da elimizden alıyorlar. Araya kendi yansımamız giriyor. Ve acı olan şey şu, en başta da söylediğim gibi: o yansımayı bize “sevimli” bulduruyorlar. Bizi esirgeyen gökyüzünü, ışıltılı enkazımızla süslediğimizi sanıyoruz.
Romanın sonunda perde işe yaramaz; çöl, Port’u içine alır, yutar. Esirgeyen gök, esirgemeyi bırakmıştır. Ve Port’un sorusu bizim sorumuza dönüşüyor; çünkü perdeyi yalnızca inceltmiyoruz, böyle gidersek daha kalın, bir daha açılamayacak bir perdeyle büsbütün kapatacağız. Perde, o zaman perde değil bir duvardır artık.
Bir kâhin, bir eşik
Yine de trajedi, kaçınılmazlıkla eşanlamlı değil. Oidupus’un kaderi bağlanmıştı, ama bizimki henüz bağlı değil. Hukukçular Gregory Radisic ve Natalie Gillespie’nin önerdiği bir mekanizma var: Karanlık Gökyüzü Etki Değerlendirmesi olarak adlandırılıyor. Her büyük uydu projesi, hayata geçmeden önce yalnızca çarpışma riskini değil; gece göğüne, kültürel mirasa, ekosistemlere ve insan ruhuna etkisini de değerlendirip açıklasın. Morton’ın kavramıyla söylersek; hiper nesneyi “tezahür ettirme” çabası; soyut ve dağınık olanı, somut, görülebilir parçalara bölerek netleştirmek. Antik tiyatroda trajediler hubris’in sonuçlarını seyirciye gösterip katharsis sağlardı; bu öneri de benzer bir arınma vaadi veriyor: Felaket gelmeden görmek, sormak, hesap vermek.
Trajedinin uyarısını da kulak arkası etmeyelim. Kâhinlerin söyledikleri çoğunlukla görmezden gelinir. Kassandra, Truva’nın düşeceğini söylediğinde kimse inanmamıştı. Bugün tanrılar yok, gazap da yok; sadece biz varız. Uydularımız, kibrimiz ve henüz önleyebileceğimiz bir felaket. Bu modern trajedi değil mi; kendi felaketimizin hem yazarı hem oyuncusu hem de seyircisiyiz.
Evet, burada bir eşiğe geldik. Bütün bunların; bu yörünge tıkanmasının, bu zincirleme çarpışma korkusunun bir adı var. Yörüngeyi o kadar yoğun kullanırsın ki an gelir, çarpışmalar birbirini tetiklemeye başlar ve gökyüzü enkazla kapanır. Buna bir duvar diyelim. Ve bu duvar, yalnızca bizim göğümüzü değil, evrendeki her uygarlığın göğünü kapatmışsa? Ya evrendeki yalnızlığımızın nedeni, “gelişmiş” uygarlıkların bu duvarı aşamadıklarından gezegenlerine hapsolmasıysa?
Bu duvarın bir adı var. Şimdi o duvara ve ötesinde bizi bekleyen soruya geçelim.
Kessler Duvarı
Büyük sessizlik, büyük filtre, kendi göğüne duvar ören uygarlık
Bu duvar adını bir NASA astrofizikçisinden aldı: Donald Kessler. 1978’de, o ve meslektaşı Burton Cour-Palais, bir makale yayımladı. Makale, “Yapay Uyduların Çarpışma Sıklığı: Bir Enkaz Kuşağının Oluşumu”. Söylediği basitti, basit olduğu kadar da ürkütücü. Yörüngedeki nesne sayısı arttıkça çarpışma olasılığı da artar. Her çarpışma yeni parçalar doğurur. Her parça bir mermi haline gelir. Bu eşikten sonra süreç, kendi kendini beslemeye başlar; çarpışmalar yeni çarpışmalar üretir, enkaz yeni enkaz yaratır ve Dünya çevresinde, tıpkı bir asteroit kuşağı oluşumu gibi bu kuşak meydana gelir ve büyümeye başlar. Makale bize şu uyarıyı yapıyordu: Bir gün gökyüzü, kendi üstüne kapanabilir.
Zincirin mantığı
Otuz bir yıl sonra bu öngörünün ilk büyük doğrulaması yaşandı. Şubat 2009’da, Sibirya’nın yaklaşık 800 kilometre üzerinde çalışan bir iletişim uydusu -İridium 33- ve emekliye ayrılmış bir askeri Rus uydusu -Kosmos 2251- saniyede on kilometreyi aşan bir hızla çarpıştı. İki uydu, iki binden fazla izlenebilir parçaya ve sayısız izlenemez kıymığa dönüştü. Bu hızlarda kütlenin hiçbir önemi kalmıyor, hız her şeyi belirliyor. Avuç içi kadar bir metal parçası, koca bir uyduyu paramparça edebilir. He parçalanma, zincire yeni bir halka ekler.
Bir yıl sonra Kessler, öngörüsünün bir güncellemesini yayımladı. Bu kez, makalenin dili denklemlerin soğukluğunu taşımıyordu. Modelleme sonuçları, mevcut enkaz ortamının “çoktan” istikrarsız hale geldiğini, kritik eşiğin çok üzerine çıktığını gösteriyordu. Bunun anlamı şu: Geçmişin enkazını tek tek temizlesek bile gelecekteki çarpışmalardan çıkacak parçalar, atmosferik sürtünmenin onları temizleme kapasitesinden çok daha hızlı birikecek. Şimdi zincir ilk halkasını taktı, sadece yavaş çekimde izliyoruz.
Bu öykünün insani bir ayrıntısı var, anlatmadan geçmeyeyim. Kessler hâlâ nöbet tutuyor. Seksenli yaşlarının ortasında İngiliz araştırmacı Hugh Lewis’le birlikte yeni bir değerlendirme yayımladı. Sonuçta, yarım yüzyıllık nöbetin en karanlık yanı ortaya çıktı. Dört yüz ila 1000 kilometrede bütün irtifalarda bulunan nesne kalabalığı istikrarsızlık eşiğinin çok üzerinde; 520 ila 1000 kilometredeyse neredeyse her yerde “kaçak” eşik (Hiçbir dengenin kurulmadığı, sürecin kendi kendini hızlandırdığı bölge) aşılmış durumda. Bir bilim insanı düşünün; genç yaşlarında bir duvarın yaratılacağını öngörmüş, yaşlılığında bu öngörüsünün tuğla tuğla nasıl gerçekleştiğine tanık oluyor.
Kassandra’nın laneti, kehanetine inanılmamasındaydı; Kessler’inki daha modern: kehanetine inanılıyor, alıntılanıyor, konferanslarda anılıyor ve duvar yükselmeye devam ediyor.
Aşılamayan ile örülen
Fizik uygarlıklara bazı duvarlar çeker. En iyi bildiğimiz de ışık hızı. Evrenin dokusunda, pazarlık edemeyeceğin bir duvar. Ne kadar sermaye, ne kadar kibir, ne kadar hırs, ne kadar zekâ biriktirirsen biriktir, geçemezsin. Kessler Duvarı bu sınırlardan biri değil. Onu evren oraya koymadı; biz ördük, örüyoruz. Her fırlatmada, her seferinde. Kademe kademe. İflas etmiş her uydu ve unutulmuş her cıvatada.
İnsan ilk bakışta bunun bir teselli olabileceğini düşünüyor, kendi ördüğümüz duvarı örmemeyi de tercih edebiliriz değil mi? Ama madalyonun bir de öbür yüzü var: Aşılamaz olanı kabullenebiliriz, örülebilir olanı örmeye devam etmenin kabullenilebilir bir tarafı yok. Işık hızını geçemediğimiz için kimse sorumlu tutulamaz; ama Kessler Duvarı’nın her tuğlasında bir imza olacak. Bu duvarı kendimiz için “yerel” sayabiliriz, ama “evrensel” de olabilir. Bu yüzü öteki yüzünden daha beter. Gezegeninin yerçekimi yenip yıldızlara gitmek isteyen “her uygarlık”, önce kendi yörüngesinden geçmek zorunda. Yörünge, kozmosa açılan tek kapı. Ve bu eşik, bütün eşikler gibi, kalabalıklaştıkça kapanır.
Büyük sessizlik
Popüler bir anlatı, hemen herkes bilir, ama yine de burada anlatmak gerekiyor. 1950 yılında, Los Alamos’ta, uçan daireler üzerine konuşulan sohbet sırasında sorar: “Peki herkes nerede?” Soru, şakayla karışık sorulmuştu; ama yetmiş yıldır yanıtlanamıyor. Evren yaşlı, sayısız yıldız var ve zaman bol. Galaksimize gelmek kozmik ölçekte birkaç milyoncuk yıl sürer; göz açıp kapama kadar bir süre. Öyleyse birileri çoktan buralarda olmalıydı. Gökyüzümüz sinyalleriyle uğuldamalıydı. Dinliyoruz ve sessizlikten başka bir şey duymuyoruz. Buna “büyük sessizlik” deniyor.
Önerilen yanıtlardan biri ve en ürkütücüsünü bir iktisatçı Robin Hanson öne sürdü; “büyük filtre” hipotezi. Cansız maddeden yıldızlararası uygarlığa giden yolun bir yerinde, hiçbir adayın geçemediği bir filtre var. İyimser olursak yorum şu şekilde: Filtre arkamızda kaldı. Yaşamın başlaması kozmik bir piyangoydu ve bize çıktı. Kötümser olursak filtre önümüzde duruyor. Teknolojik uygarlıklar, yıldızlara çıkamadan filtreye çarpıyor.
Bu denemenin önerdiği üçüncü ihtimal daha sessiz ve soğuk; ya filtre önümüzde değil de üstümüzdeyse? Ya filtrenin gözenekleri, her teknolojik uygarlığın kendi göğüne ördüğü enkazla tıkanmışsa? Senaryonun mantığı çok tanıdık gelecek: Bir uygarlık yörüngesini keşfediyor. Yörünge ucuzluyor, ticarileşiyor, kalabalıklaşıyor; çünkü kısa vadede bunu yapmamayı seçmek için “rasyonel” bir neden yok. Sonra bir gün ilk büyük çarpışma yaşanıyor ve zincir boşalıyor. Sonrası Kessler’in denklemlerinde yazıldı. Uygarlık ölmez, ama içeride kalır. Yıldız gemileri yakıt istasyonlarına ulaşamaz. Öyleyse “büyük sessizlik” bir mezarlığın sessizliği değil de bir hapishane koridorunun sessizliğidir. Kapılar kapalı; her hücrede bir uygarlık, kendi parlayan çöpünün altında, kendi göğünün mahpusu.
Birinci bölümde uydu kirliliğine hiper nesne demiştik. Zamana ve mekâna yayılmış, algılanamayan, yalnızca iz bırakan varlık. Kessler Duvarı bu hiper nesnenin çöküşüdür. Yavaş birikimin ani bir felakete dönüştüğü, görünmezin geçilmez olduğu eşik. Hiper nesnenin en kötü boyutu, tespit edilebilir hale geldiğinde yapılabilecek bir şeyin kalmamış olmasıdır. Evet; bu bir hipotezdir, kanıt değil. Fermi’nin sorusuna verilmiş hiçbir yanıt da kanıtlanamadı; ama bu hipotezin farkı, test edilebilirliğinin kendi göğümüz olması ve deney çoktan başladı.
Yerdeki eşik
Yukarda bir eşik varsa, aşağı da bir eşik var. Ona, bir çağ adı bile verdiler; “antroposen.” Birinci bölümde anlatmaya çalıştım; bu ad tartışmalı, çünkü gerçek faili buharlaştırıp yok ediyor. İklim, biyosfer, okyanuslar; yatay kuşatma. Yörünge, stratosfer, gece göğü; dikey kuşatma. İnsan, zeminini de tavanını da aynı nedenle kaybediyor. Bu iki kayıp aynı elden çıkıyor: doğanın sınırsız olduğu varsayımı ve uzun vadelerin kimseye fatura edilememesi. Kayan temel iki eksende işliyor: Her nesil biraz daha bozulmuş bir iklimi ve biraz daha kapanmış bir göğü “normal” sanıyor. İki duvar, tek zihniyet. Birinci bölümde adını yazdım; şimdi devam edelim.
Yörüngede Godot’u beklerken
Duvar örüldükten sonraki dünyayı hangi edebiyat anlatabilir. Trajedi olamaz; çünkü trajedi düşüş anlarını anlatır, sonrasını değil. Duvarın sonrasını anlatmak için başka bir tür gerekiyor: absürt. Samuel Beckett’in Godot’u Beklerken’i, hiçliğin iki yanında bekleyen iki adamın oyunuydu. Şimdi sahneyi yukarıya taşıyalım. Sahne şöyle: Enkaz kuşağının altında mahsur kalmış bir uzay istasyonunda bekleyen iki astronot var. Kurtarılmayı bekliyorlar. Kurtarma ekibi asla gelemeyecek; yörünge geçilemez.
“- Gidelim mi?
– Gidemeyiz.
– Neden?
– Yörünge kapalı.”
Perde inmez, çünkü perde inemez; oyun, beklemenin kendisidir. Vladimir ile Estragon’un bir ağacı vardı. Bizimkilerinse, camın arkasında dönüp duran, kendi eski uydularının parçaları, kıymıkları var.
Ve yeryüzünde, diyelim ki 2150’de bir akşam sahnesi: Yaşlı bir kadın, torunlarına gökyüzünü anlatmaya çalışıyor. “Bir zamanlar” diyor, “gökte sabit ışıklar vardı. Kımıldamazlardı hiç. Onlara yıldız derdik. Yolcular, onlara bakarak yönlerini bulurdu, âşıklar onların altında sözleşirdi.” Çocuklar gülüşür. Onların göğü bambaşkaydı; kayan, yanıp sönen, hareketli, insanın yaptığı bir tavan. İçlerinden biri, masalın güzel olduğunu söyler. Kayan temelin son zaferi işte budur; gerçeğin masala dönüşmesi. Birinci bölümde ne demiştik; yitirmeyi yitiren, yitirmeyi de yitirir. Şimdi cümlenin geri kalanını da yazabiliriz; en sonunda kaybedecek bir şeyleri olduğunu bile hatırlamazlar.
Kader değil inşaat
Bu satırları yazdığım sırada, dört tonluk bir metal parçası Ay’a doğru düşüyor. Ocak 2025’te bir Falcon 9, iki özel aracını yolcu edip işini bitirmiş, üst kademesini de bırakmıştır. On dokuz ay boyunca on iki metrelik gövdesiyle Dünya-Ay sisteminde başıboş dolaştı durdu. Kimsenin gözetiminde değil, kimsenin sorumluluğunda değil, kimsenin sorunu değil. 5 Ağustos 2026’da Ay’a çarpıyor. Einstein Krateri’nin yakınında yirmi-otuz metrelik bir çukur açması, kilometrelerce yükselecek bir toz bulutu kaldırması bekleniyor.
Çarpışmanın kendisi zararsız. Asıl mesele, hukukçu Gregory Radisic’in (Birinci bölümde andığımız Karanlık Gökyüzü Etki Değerlendirmesi’ni öneren isim) işaret ettiği yerde; çarpma noktasının Apollo’nun ayak izlerinden, yani insanlığın Ay’a bıraktığı ilk izlerden uzağa düşmesi bir planlamanın değil şansın eseri. Bir şirket, hiç amaçlamadığı halde, hazırlop bir şekilde Ay’ın yüzeyini kalıcı olarak değiştirme gücünü ele geçirmiş durumda. Ve bu gücün; nerede, ne zaman kullanılacağına, hatta kullanılıp kullanılmayacağına karar verecek hiçbir uluslararası süreç yok. 1967 Dış Uzay Anlaşması’nın yüz otuzu aşkın imzacısı vardı. Anlaşma, Ay’a kimsenin sahip olamayacağını söylüyor, ama Ay’a ne yapılabileceği konusunda hiçbir hüküm bulunmuyor. Kısacası, işte absürt; sahiplik yasak, tahribat serbest. Üstelik kimin çöpü olduğunu da her zaman bilemeyebiliriz. 2022’de Ay’a çarpan başka bir roket parçası önce bir Falcon roketi sanılmış, sonra da bunun Çin’e ait olduğu anlaşılmış. Çin ise sahiplenmeyi reddetmiş. Gökyüzüne attığımız şeyin künyesini bile kaybedebiliyoruz.
Duvarın nasıl örüldüğünü burada en yalın haliyle görebiliriz. Hiçbir toplantıda “Ay’a bir roket çarparsa…” diye bir oylama yapılmadı, hiçbir imza atılmadı ve hiç kimse bunu talep etmedi. İşte orada ve çarpıyor. Bu bir kaza değil, ihmalin meyvesi. Bir “atık” bırakma kararı; bir maliyet kalemi, bir “artık bizim meselemiz değil”. Radisic’in yargısı bu yüzden çok önemli. Bir sonraki “kazanın” önlenip önlenmeyeceği roket mühendislerinden çok hukukçulara ve diplomatlara kalmış durumda. Duvarın örülüp örülmeyeceği fiziğin sorusu değil artık.
Şimdi bu olayı “Büyük Filtre”nin diliyle yazalım ve her şey bize ne kadar tanıdık gelecek görelim. “Uygarlıklar” yükselir, “uygarlıklar” eşiğe çarpar, “uygarlıklar” hapsolur. Aynı failsizleştirme hokus pokusu. Birinci bölümde “insanlık” kirletiyordu, burada “uygarlık” duvara çarpıyor. Özne o kadar büyük ki, kimse sorumlu değil. Oysa duvara çarpan “uygarlık” değil, belirli alınmış kararlardır ve bu kararların sahipleri vardır. Duvar kendi kendine yükselmiyor; fırtlatma lisansı lisans, çeyrek dönem bilançosu bilanço, “önce fırlat, sonra sor” iş modeli model, tuğla tuğla örülüyor. Filtreyi kader gibi anlatmak, birinci bölümde teşhir ettiğimiz ideolojinin kozmik ölçüde tekrarı işte: duvarı örenleri yıldız tozunun arkasına saklamak. Kozmoloji, sorumluluğun buharlaştığı en görkemli sahne olabilir; eğer izin verirsek.
Kader yok, inşaat var. Ve bu umuttur: Doğa yasaları değiştirilemez, ama inşaatlar durdurulabilir, hatta sökülebilir. Işık hızı duvarının önünde çaresiziz; Kessler Duvarı’nın önünde sadece kararsız. İkisi aynı şey değil. Duvara adını veren insan bile öngörüsünü “kader” diye anlatmadı; yarım asırdır “önlenebilir” bir sorun olarak anlatıyor. Kâhinimiz kaderci değilse, bizim kaderci olmaya hakkımız var mı?
Tanpınar, Mahur Beste’de, “Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur” der. Cümle umutsuz, ama tersinden okunmalı: Çaresi olmayan tek bozulma kader sanılandır. Büyük Filtre’nin berisinde durup yukarı baktığımızda göreceğimiz şey bir kehanet değil, bir şantiye.
Birinci bölüm yukarı bakarak bitmişti; deneme yere bakarak bitsin istiyorum. Duvarın berisinde ne kaldığına bakın: bir gezegen. Tek ev. Yıldızlara giden her yol, önce onun yörüngesinden, yani ona göstereceğimiz özenden geçiyor. Gökyüzü kapanmadan önce yapılacak en radikal şey, son kez yukarı değil, ilk kez, gerçekten, aşağı bakmaktır.
Evren susuyor olabilir; ama bizim göğümüz henüz açık ve hâlâ bir karar almaya zamanımız var. Sessizliğe bir hücre daha eklemek zorunda değiliz.
Yararlanılan kaynaklar
Robin Wing vd., “Measurement of a Lithium Plume from the Uncontrolled Re-entry of a Falcon 9 Rocket,” Communications Earth & Environment 7:161 (2026). DOI: 10.1038/s43247-025-03154-8.
Sarah Thiele, Skye R. Heiland, Aaron C. Boley & Samantha M. Lawler, “An Orbital House of Cards: Frequent Megaconstellation Close Conjunctions,” arXiv:2512.09643 (CRASH Saati ölçüsü). Güncel değer için: S. Lawler vd., “A new CRASH clock measures the chance of satellite collisions and it’s ticking down fast,” The Conversation, Haziran 2026.
Donald J. Kessler & Burton G. Cour-Palais, “Collision Frequency of Artificial Satellites: The Creation of a Debris Belt,” Journal of Geophysical Research 83(A6): 2637-2646, 1978.
Donald J. Kessler vd., “The Kessler Syndrome: Implications to Future Space Operations,” Advances in the Astronautical Sciences 137, American Astronautical Society, 2010.
Hugh G. Lewis & Donald J. Kessler, “Critical Number of Spacecraft in Low Earth Orbit: A New Assessment of the Stability of the Orbital Debris Environment,” 9th European Conference on Space Debris (SDC9), ESA Space Debris Office, 2025.
Karanlık Gökyüzü Etki Değerlendirmesi (Dark Skies Impact Assessment) önerisi: Gregory Radisic & Natalie Gillespie. Önerinin kamuoyu sunumu için bkz. Bond University, Thinking Steps, Mart 2026. Ayrıca bkz. Gregory Radisic & Samantha Lawler, “Too many satellites? Earth’s orbit is on track for a catastrophe but we can stop it,” The Conversation, Şubat 2026.
Gregory Radisic, “An abandoned SpaceX rocket is about to crash into the Moon. The real problem comes next,” The Conversation, Temmuz 2026.
Robin Hanson, “The Great Filter -Are We Almost Past It?”, 1998.
Timothy Morton, Hyperobjects: Philosophy and Ecology after the End of the World, University of Minnesota Press, 2013.
Immanuel Kant, Pratik Usun Eleştirisi (Kritik der praktischen Vernunft, 1788), Çeviren: İ. Zeki Eyüboğlu, Say Yayınları, 5. Baskı 2001, s. 213
Paul Bowles, Esirgeyen Gökyüzü, çev. Belkıs Çorakçı Dişbudak, Ayrıntı Yayınları, Mayıs 1997, s. 86–87.
Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken (En attendant Godot, 1953), Çev: Tuncay Birkan, Kabalcı Yayınları, Türkçe 1. Basım 1990
Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste (tefrika: Ülkü, 1944; kitap: Dergâh Yayınları, 1975; 9. baskı, Ocak 2010), s. 87.
Yörünge ve enkaz istatistikleri: ESA “Space Debris by the Numbers” (son güncelleme: 25 Haziran 2026) ve ESA Uzay Ortamı Raporu (10. basım, 1 Mayıs 2026) verilerine dayanmaktadır.







