Mısırlı mimar Hasan Fathi, 20. yüzyıl modern mimarisinin çelik ve betonarme odaklı küresel standartlaşmasına karşı marjinal duruşuyla tanınır. ‘’Yoksulların mimarı” olarak tanınan bir düşünür ve teknik uygulayıcıdır. Fathi’nin kariyeri, teorik düzeyde alt gelir gruplarının insanca barınma hakkını savunmasına rağmen, pratikte inşa ettiği yapıların büyük çoğunluğunun rafine bir estetik arayışındaki varlıklı elitler ve uluslararası entelektüeller tarafından kullanılması üzerine düşündüren bir paradoksu barındırır.
Yeni, Eskinin İçinde: Yapı Yapmak mı, Yapı Oluşturmak mı?
Hasan Fathi’nin mimari vizyonu, 20. yüzyılın ortalarında tüm dünyada egemen olan ve her coğrafyaya aynı tipik beton kutuları diken “Uluslararası Üslup” anlayışının köklü bir eleştirisine dayanır. Dönemin baskın eğilimi iklimi, yerel kültürü ve toprağın öz malzemesini tamamen göz ardı ederken Fathi, kavramsal bir ayrım ortaya koymuştur: “Bir yerde yapı yapmak ile bir yerden yapı oluşturabilmek tamamen farklı eylemlerdir.”
Bu ayrımda “yapı yapmak”, herhangi bir projeyi ait olmadığı bir coğrafyaya zorla oturtmayı ifade eder. “Bir yerden yapı oluşturmak” ise binayı toprağın, iklimin ve yerel kültürün kendi iç dinamiklerinden çekip çıkarmak anlamına gelir.

Yeni Gurna Köyü Camii
Fathi’nin pragmatizmi tam olarak bu ilkeden beslenmiştir. İnsanın barınmak için ihtiyaç duyduğu temel unsurlar kendi çevresinde zaten mevcuttur. Örneğin Umman’daki projesinde Fathi, çelik ve beton yerine saz ve bambu kullanmıştır. Betonarme binalar bölgedeki yüksek nemi içeri hapsederek yaşamı zorlaştırırken, doğru işlenmiş saz ve bambu doğal bir havalandırma sağlayarak yapının nefes almasına imkan tanımıştır. Mısır çölünde tercih ettiği kerpiç ise yüksek termal kütlesi sayesinde gündüz kavurucu çöl sıcağını emip içeri girmesini engellemiş, gece soğuk bastığında ise hapsettiği ısıyı yavaşça mekâna yansıtmıştır. Fathi, yerel halkın binlerce yıllık tecrübeyle edindiği bu bilgileri, rüzgar yakalayan “malkaf” kuleleriyle birleştirerek geleneksel bilgeliği mühendislik aklıyla yeniden canlandırmıştır.
Eğer bu bölgelere betonarme binalar yapılsaydı ısı dengesini sağlamak için insanlar klimaya ihtiyaç duyacaktı. Fathi tam da modern teknolojinin bir sorun yaratıp sonra o sorunu çözecek başka bir makina satmasının karşısında durumuştur. Bu batılı ‘’modern’’ sistemin coğrafya şartları düşünülmeden ilerici bir hareket olarak dayatılmasına karşı çıkmıştır.
Zamansızlığın Peşinde: Anadolu Yolculuğu ve Leica Kamerası
Fathi’nin bu tutumu şu haklı soruyu gündeme getirebilir: Teknolojinin, ihtiyaçların ve aile yapılarının sürekli değiştiği bir dünyada bir yapının zamansız kılınması imkansız bir iddia gibi görünebilir mi?
Batılı bir zihin için binlerce yıllık Nubyalı yapı ustalarının tekniklerini modern sorunlara çözüm olarak sunmak “anakronik” (zamana aykırı) ve hatta şizofrenik bir durum gibi görünebilir. Ancak Fathi için dün ile bugün arasındaki çizginin belirsizliği, vahim bir durum değil, tutarlı bir sistemdir. Eğer zaman keskin sınırlarla bölünmüyorsa, binlerce yıllık kalıpların bugün geçerli olması en doğal sonuçtur. Fathi, bu “zaman-ötesi” olma halini bilinçli bir sistem olarak kurgulamış ve ilerleme kavramına bakışıyla modernizmin tüm kabullerini tersyüz etmiştir:
“İlerleme ve ileri olma nedir? Modern dediğimiz şeyi bilimsel olarak çözümlersek, onun geçmişe ait ve anakronik (zaman-ötesi) nitelikte olduğunu görürüz.”

Dolayısıyla zamansızlık, bir binanın geçici üslubunda değil; çevreyle ve insan doğasıyla kurduğu ilişkinin dürüstlüğündedir. Tüketim çarklarının dönmesi için trendler sürekli değişse de iklim, güneşin açısı ve insanın gölgeye duyduğu fizyolojik ihtiyacın özü sabittir. Fathi’nin zamansızlık anlayışı, geçici modaları reddedip bu evrensel gerçeklere tutunma kararlılığıdır.
Bu yaklaşımın en belirgin kanıtları, ODTÜ arşivlerinde de yer alan meşhur Anadolu yolculuğu fotoğraflarında görülmektedir. Fathi, 1940’larda elinde Leica kamerası ve eskiz defteriyle Kapadokya’yı, İç ve Kuzey Anadolu’yu gezmiştir. O kadrajlar turistik birer kayıt değil; doğanın topografyasıyla bütünleşmiş o isimsiz, “mimarsız” köy evlerine duyulan derin saygının belgesidir. O yapılarda geçici modalar yoktu; yüzyılların süzgecinden geçerek ayakta kalmış mutlak bir doğruluk mevcuttu. Özetle batı için çağdışı olan şey, Fathi için zaman-ötesi hakikatin ta kendisidir.
Yeni Gurna Projesi
Kâğıt üzerinde kusursuz duran bu idealler, yaşayan bir toplumun üzerine uygulandığında mimarlık tarihinin en sarsıcı sosyolojik derslerinden biri ortaya çıkmıştır: Yeni Gurna (New Gourna) Köyü.
Mısır hükümeti, Gurna adında antik arkeolojik alanın üzerinde 50 yıldır yaşayan ve geçimini kaçak kazılardan sağlayan 7 bin nüfuslu bir köy halkını farklı bir bölgeye yerleştirmek istemiştir. Yeni yerleşim yeri için de Fathi’yi görevlendirmiştir.
‘’Gurna Köyü, soyluların mezarlarının olduğu bölgede yer alıyordu. Bu insanlar bundan elli yıl önce, ataları buraya geldiğinden beri mezar soygunculuğu yaparak yaşıyorlardı. Bu mezar soygunları her şekilde Mısır tarihi açısından büyük bir kayıtı. Bu nedenle bakanlık kamulaştırma yoluyla, evler de dahil olmak üzere bu arkeolojik alanı gecekondulardan temizlemek istiyordu. Ancak var olan kanunu nasıl uygulayacaktı? Yedi bin kişi nereye taşınacaktı? Eğer evleri rayiç fiyat üzerinden satın alınarak kamulaştıracak olursa, köylüler ellerine geçen parayla yeni bir ev edinemeyeceklerdi. Tazminat almaları durumunda da bütün paralarını başka kadınlarla evlenmeye harcayıp beş parasız bir şekilde serserilik yapacaklardı. Tek çözüm onlara yeni evler yapmaktı. Bu oldukça pahalı bir çözümdü. Bu noktada Eski Eserler Kurumu’nun aklına benim yaptığım evler gelmişti.’’
Hasan Fathi
Fathi avluları, pazar yerleri ve camisiyle iklimsel açıdan kusursuz işleyen kerpiç bir köy tasarlamıştı. Kâğıt üzerinde tam bir başarı öyküsü gibi duran bu proje, uygulamaya geçildiğinde devlet eliyle yürütülen tepeden inme sosyal mühendisliğin sert duvarına çarptı. Bir topluluğun organik yaşam dokusuna dışarıdan müdahale edildiğinde direnç doğması kaçınılmazdır.
Nitekim bu kopuşu, felaketlerin ardından aceleyle yürütülen süreçlerde de net bir şekilde görebiliriz. Mesela, depremden sonra Antakya’da bölgenin köklü yaşam kültürüne ve özgün mimarisine uymayan konut projeleri çalışıldı ve bu durum yerel halkı mutlu etmedi. Çünkü insanı ve onun yıllar içinde oluşturduğu alışkanlıkları ıskalayan projeler, ne kadar modern ya da ideal görünürse görünsün aidiyet bağını koparır.

Yeni Gurna’da yaşanan da tam olarak bu sosyolojik kırılmaydı. Halk, bu mimari projeyi benimsememiş; kerpiç evleri ahır olarak kullanmış ya da eski yerleşim alanlarına geri dönmüştür. Yapılar zamanla bakımsızlığa terk edilmiştir. Çünkü köylüler ve yoksul halk için kerpiç, “gerikalmışlığın ve sefaletin” simgesiydi. Halk modernleşmeyi, zenginleşmeyi ve saygınlığı Batı tarzı betonarme, tuğla ve çinko çatılı yapılarda görüyordu. Fathi onlara geleneksel ve teknik olarak ihtiyaçlarına uygun tasarlanmış evler sunsa da, köylüler bunu “kendilerine layık görülen yoksulluk mimarisi” olarak algıladı.
Mükemmel Müdahalenin Sosyolojik Sınırı
Peki bu durum Fathi’nin o yerel halk en iyisini bilir felsefesini çürütür mü? Bence asıl kırılma noktası şu; Fathi’nin mimari vizyonu doğruydu, kerpiç serindi, avlular ferahlatıcıydı. Ancak atladığı bir şey vardı: Aidiyet duygusu yukarıdan aşağıya dikte edilemez. Yani bir ev sadece dört duvar ve doğru iklimlendirme demek değildir. İçindeki insanların hikayesidir.
Bir uzmanın teknik bilgisi ve estetize edilmiş doğruları, bir toplumun kök salmış gerçekliği karşısında oldukça kısıtlı kalabilir. Mimaride ve planlamada en büyük yanılsama, uzman aklının halkın faydasını halktan daha iyi görebileceği inancıdır. “Sizin için en mükemmelini tasarladım” yaklaşımı, iyi niyetli bir vesayet anlayışı taşısa da toplumsal dokunun sert gerçekliğine çarpabilir.
Bu direncin en somut örneği, Yeni Gurna’da olduğu gibi, insanların nesillerdir geçimini sağladığı düzeni değiştirmeye çalışırken ortaya çıkar. Söz konusu geçim kaynağı yasa dışı mezar soygunculuğu bile olsa; komşuluklarla, çatışmalarla ve ekmek kapısıyla örülmüş onlarca yıllık bir yaşam ağını bir anda koparıp başka bir kalıba sokmak çok zordur. Suç ya da gayrimeşru, doğrudan hayatta kalma mekanizmasına dönüşmüş bir geliri ve bu etrafta biçimlenen gündelik hayatı sadece “daha sağlıklı bir ev” vaadiyle dönüştürmek için çok daha farklı bileşenler gerekir. İnsanlar, ekonomik varoluşlarını tehdit eden bir tasarımı ne kadar estetik olursa olsun reddedebilir.
Organik bir toplum, kendi sorunlarını kendi iç dinamikleriyle çözme sürecine dahil edilmediği sürece, dışarıdan gelen her hazır reçeteyi (ne kadar “kendi iyilikleri için” görünürse görünsün) yabancı bir tehdit olarak algılayıp bünyesinden atabilir.
Yeni Gurna’nın Akıbeti
Yeni Gurna projesi, yoksul halk tarafından “yoksulluk ve gerilik” simgesi olarak görülüp reddedilirken; Batı’da ve Doğu’da yükselen entelektüel elitler ile varlıklı kesim için tam aksine otantik bir prestij sembolüne dönüştü. 1970’lerdeki Petrol Krizi ile birlikte betonarme modernizmin soğukluğundan ve yüksek enerji tüketiminden bunalan Batılı akademiler, Fathi’nin Architect for the Poor kitabıyla tescillenen ekolojik, sıfır karbonlu ve iklimle barışık kerpiç mimarisini “zamansız bir bilgelik” olarak kutsadı. 1980’de alınan Ağa Han Mimarlık Ödülü bu estetiği küresel vitrine taşıyınca; alt sınıfın “kaçılması gereken bir geçmiş” olarak gördüğü geleneksel kubbe, tonoz ve rüzgar kuleleri, bütçe kısıtlaması olmayan elitler için ruhsuzlaşan kentlerden kaçışın, yüksek estetiğin ve entelektüel statünün bir göstergesi haline geldi.
Elit Projeler ve Paradoksun Derinleşmesi
Tam bu aşamada büyük paradoks belirdi: Yeni Gurna’daki yoksul halk kerpiç evleri yoksulluk simgesi olarak görüp reddederken; Batılı entelektüeller ve varlıklı kesim bu estetiğe büyük ilgi gösterdi. Fathi de ilkelerini yaşatabilmek ve teorisinin işlediğini kanıtlayabilmek adına zenginlere, sanatçılara ve bürokratlara lüks projeler tasarlamaya başladı. Bu durum dönemin mimarlık çevrelerinde ağır eleştirilere yol açsa da Fathi çizgisini korumuş; bu tutumu ona 1980’de Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü, 1983’te ise Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) Altın Madalyası’nı kazandırmıştır.
Fathi bu süreçte ticari bir kazanç hırsı gütmemiş, “zengin fakat son derece sade” bir hayat sürmüştür. Bence onu, geçmişin biçimlerini sırf nostalji amacıyla kopyalanan bir anlayışla karıştırmamak gerekir. Fethi geçmişin şeklini değil, geçmişin aklını ve rasyonel çözümlerini günümüze taşımıştır. Vizyonu Afrika ve Avrupa’daki Toprak Mimarlığı (Craterre) gibi ekolojik hareketlere ilham kaynağı olmuştur.
Uluslararası saygınlığa ulaşmış bir mimar olarak Kahire’de iki odalı mütevazı bir evde, çok sayıda kediyle ve kapısını ziyaretçilere her zaman açık tuttuğu bir hayat yaşamıştır. 89 yaşında, vefatından kısa süre önce bile Siwa Vahası’ndaki yoksul halk için bir sağlık merkezi projesi üzerinde çalışmayı sürdürmüştür.
Aklın Mirası ve Küresel İroni
Hasan Fathi, 1989 yılında vefat ettiğinde geriye güçlü bir felsefi miras bırakmıştır. 100. doğum gününde açılan Hasan Fathi Merkezi, kişileri kutsayan bir anlayış yerine; iklim, toprak ve toplum odaklı bilimsel araştırmaları korumaya alan nesnel bir yapı olarak kurulmuştur.
Nihayetinde bu tablo, sistem dışı fikirlerin küresel kurumların onayı ve koruması olmadan kendi topraklarında bile ayakta kalmasının ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Hasan Fathi’nin kerpiç yapıları zamanla toprağa karışmış olabilir fakat sisteme ve betonlaşmaya karşı savunduğu bu aklın ancak yine o sistemin merkezindeki kurumlar onay verince değer görmesi üzücü bir çelişki değil mi? Modern dünyanın bugün iklim krizleriyle boğuşurken Fathi’yi yeniden hatırlaması bu çelişkiyi gerçekten ortadan kaldırıyor mu?
Yoksa sistem dışı radikal muhalif düşünceler, sesini duyurabilmek için hâlâ o küresel vitrinlere muhtaç mı kalıyor?
Kaynakça
Kolektif. (2000). Hasan Fethi. Boyut Yayın Grubu.
Ultav, Z. T., & Sahil, S. (2004). Hassan Fathy Mimarliği’nda Tasarim İlkeleri Üzerine Eleştirel Bir İnceleme. Gazi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Dergisi, 19(4).






