Site icon Terrabayt

İktidar Oluşumlarının Bütünleyicisi Olarak Sermaye

Sermaye soyut bir kategori değildir: belirli toplumsal oluşumların hizmetinde olan göstergesel bir operatördür. İşlevi, gelişmiş sanayi toplumlarına içkin olan iktidar oluşumlarını, iktidar ilişkilerini ve gezegenin genel ekonomik iktidarlarını oluşturan akışları kaydetmek, dengelemek, düzenlemek ve aşırı-kodlamaktır. En arkaik toplumlarda bile iktidarın sermayeleştirilmesi sistemlerine rastlanabilir. Bu iktidarlar çoklu biçimler alabilir: prestij sermayesi, bir bireyde, bir soyda veya etnik bir grupta somutlaşan büyüsel iktidar sermayesi gibi. Ancak görünüşe göre, böylesi bir sermayeleştirmenin genel göstergeselleştirme prosedürü yalnızca kapitalist üretim tarzında özerk hale gelmiştir. Bu, aşağıdaki iki eksene göre gelişmiştir:

Parasal, muhasebesel, borsa veya diğer dillerde ifade edilen ekonomik sermaye, son tahlilde her zaman somut bir zemin üzerinde birbirleriyle karşı karşıya gelen iktidarların diferansiyel ve dinamik değerlendirme mekanizmalarına dayanır. Doğası ne olursa olsun, bir sermayenin kapsamlı bir analizi, bu nedenle, az çok parasallaştırılmış hizmetlerle (ör-neğin cinsel veya ev içi – hediyeler, edinilmiş avantajlar, “ikincil faydalar”, cep harçlığı, götürü meblağlar vb.) ve kredi, yatırım, endüstriyel yerleşimler, işbirlikleri vb. operasyon-lar kisvesi altında aslında ekonomik-stratejik çatışmalardan başka bir şey olmayan devasa uluslararası işlemlerle ilgilenen son derece çeşitlenmiş bileşenleri hesaba katmak zorunda kalacaktır. Bu bağlamda, Sermayeye genel bir eşdeğer olarak veya sabit parite sistemlerine bağlı para birimleri olarak yapılacak herhangi bir aşırı vurgu, yalnızca, toplumsal ve mikro-toplumsal iktidar ilişkilerini, iktidar kaymalarını, bir toplumsal oluşumun diğerine göre ilerlemesini veya geri çekilmesini ya da her türlü zemin kaybını savuşturmayı amaçlayan enflasyonist beklentinin kolektif tutumlarını veya nihayetinde ancak güpegündüz ortaya çıkacak olan algılanamaz devralmaları içeren kapitalist tabi kılma ve boyunduruk süreçlerinin gerçek doğasını maskeleyebilir. Referans standartlarının hesaplama veya göreceli tanımlama ve geçici düzenleme dışında hiçbir işlevi yoktur. İktidarların gerçek bir nicelleştirmesi, ancak doğrudan iktidar oluşumlarına ve yerel toplumsal koordinatlara bağlı üretim düzenlemelerine (göstergesel olduğu kadar maddi) takılı göstergeselleştirme kiplerine dayanabilir.

1.    Makinesel Emek ve İnsan Emeği

Kapitalist piyasada satılan emeğin değeri nicel bir faktöre (çalışma zamanı) ve nitel bir faktöre (emeğin ortalama kalifikasyonu) bağlıdır. Makinesel boyunduruğun bu ikinci yönüyle,[1] mesele bireysel terimlerle sınırlandırılamaz. Birincisi, insani bir performansın kalifikasyonu, belirli bir makinesel çevreden ayrılamaz. İkincisi, yetkinliği her zaman kolektif bir oluşum ve toplumsallaşma failine bağlıdır. Marx sıklıkla emeğin bir “kolektif işçi”den kaynaklandığından bahseder; ancak onun için böyle bir varlık istatistiksel bir karakter olarak kalır: “kolektif işçi”, “ortalama toplumsal emek” üzerinden yapılan bir hesaplamadan kaynaklanan soyut bir karakterdir. Bu işlem, iş-değerinin hesaplanmasında bireysel farklılıkların üstesinden gelinmesini sağlar ve böylece iş-değeri, bir üretim için gereken çalışma zamanı ve ilgili işçi miktarı gibi tek sesli nicel faktörlere endekslenmiş olarak bulur kendini. Buradan hareketle, bu değer iki parçaya bölünebilir:

Böylesi bir artı-değer anlayışı kapitalizmin bir muhasebe pratiğine karşılık gelebilir, ancak kesinlikle, özellikle modern endüstride, onun gerçek işleyiş biçimine karşılık gelmez. Bu “kolektif işçi” kavramı bir soyutlamaya indirgenmemelidir. Emek-gücü kendisini her zaman, toplumsal ilişkileri üretim araçlarıyla ve insan emeğini makinenin emeğiyle yakından birleştiren somut üretim düzenlemeleri aracılığıyla gösterir. Dolayısıyla, Marx’ın sabit sermaye (üretim araçlarına bağlı Sermaye) ve değişir sermaye (çalışma araçlarına bağlı Sermaye) olarak ayırdığı Sermayenin organik bileşiminin şematik karakteri sorgulanmalıdır.

Marx, Sermayenin değer bileşimini (sabit ve değişir sermaye), Sermayenin değerlenmesine katılan üretim araçlarının gerçek kitlesini ve bunların uygulanması için toplumsal olarak gerekli olan nesnel iş miktarını karşılaştırarak onun teknik bileşiminden ayırır. Bir gösterge-değerinden maddi ve toplumsal iktidar ilişkilerine geçilir. Makineleşmiş emekteki ilerlemelerle birlikte, kapitalist üretim tarzı kaçınılmaz olarak değişir sermayenin sabit sermayeye oranla göreli bir azalmasına yol açar. Buradan Marx, kapitalizmin bir tür tarihsel kaderi olacak olan kâr oranının eğilimsel düşüşü yasasını çıkarır. Ancak üretim düzenlemelerinin gerçek bağlamında, kapitalistler tarafından bir şekilde çalınan ortalama toplumsal emek miktarına dayanan Marksist mutlak artı-değer hesaplama kipi, hiç de açık değildir. Aslında bu zaman faktörü, sömürünün pek çok parametresinden sadece bir tanesidir. Bugün bilinmektedir ki, bilgi sermayesinin yönetimi, emeğin örgütlenmesine katılım derecesi, şirket ruhu ve kolektif disiplin vb. de Sermayenin üretkenliğinde belirleyici bir önem taşıyabilir. Bu açıdan, belirli bir sektörde saatlik bir çıktı için toplumsal ortalama fikri pek anlamlı değildir. Zira ekipler, atölyeler ve fabrikalarda, “üretken entropi”de yerel bir düşüşün ortaya çıktığı her yerde, olayları ileriye taşıyan ve aslında bir sanayi dalında veya bir ülkede bu tür bir ortalamayı yönlendiren X nedenleri varken; kolektif işçi direnişi, örgütsel bürokrasi vb. bunu yavaşlatır. Başka bir deyişle, çalışma süresi üzerinden alınan basit bir haraç değil, eğitim, inovasyon, iç yapılar, sendika ilişkileri gibi karmaşık düzenlemeler kapitalist kâr alanlarının büyüklüğünü belirler. Aslında Marx’ın kendisi de emeğin makinesel, entelektüel ve manuel bileşenleri arasındaki büyüyen uyumsuzluğu mükemmel bir şekilde tespit etmişti. Grundrisse’de, bilginin bütününün “dolaysız bir üretici güç” olma eğiliminde olduğunu vurgulamıştı. Daha sonra, çalışma zamanına dayalı bir değer ölçüsünün saçmalığında ve geçici karakterinde ısrar etmişti.

Bu paralelliğin kırılganlığını geçerken not edelim: Gerçekten de, bugün çalışma zamanı ölçüsünün mutlak egemenliği yok olma eşiğinde görünüyorsa da, aynı durum mübadele-değeri yasası için geçerli değildir. Doğrudur ki, eğer kapitalizm birincisi (çalışma zamanı) olmadan yapabiliyor görünüyorsa da, ikincisinin (mübadele değeri) ortadan kalkmasıyla hayatta kalabilmesi düşünülemez; ki bu ancak devrimci toplumsal dönüşümlerin bir sonucu olabilir. Marx, boş zaman-çalışma karşıtlığının ortadan kalkmasının, işçilerin artı emek üzerindeki kontrolüyle aynı zamana denk geleceğine inanıyordu.[3] Ne yazık ki, çalışma zamanı ölçüsünü gevşetecek ve onu daha iyi sömürgeleştirecek çok daha “açık” bir boş zaman ve eğitim politikası uygulayacak olanın bizzat kapitalizm olması tamamen akla yatkındır (bugün kaç işçi, memur ve üst düzey personel akşamlarını ve hafta sonlarını terfilere hazırlanarak geçiriyor!). Çalışma zamanına dayalı değerin nicelleştirilmesinin yeniden biçimlendirilmesi, Marx’ın varsaydığı gibi sınıfsız bir toplumun ayrıcalığı olmayacaktır. Ve gerçekten de, ulaşım kipleri, kentsel, ev içi, evli yaşam, medya, eğlence/boş zaman endüstrisi ve hatta rüya endüstrisi aracılığıyla, bir saniyeliğine bile Sermayenin pençesinden kaçılamayacağı görülmektedir.

Bir işçiye salt “ortalama toplumsal emek” süresi için değil, işçiyi kişinin tasarrufuna sunması için ücret ödenir; işçi, fabrikadaki varlığı sırasında icra edileni aşan bir iktidar için telafi edilir. Burada önemli olan, bir pozisyonu doldurmak, işçiler ile üretim düzenlemelerini ve toplumsal oluşumları kontrol eden toplumsal gruplar arasındaki bir iktidar oyunudur. Kapitalist bir zaman fazlasını değil, karmaşık bir nitel süreci gasp eder. Emek-gücünü değil, üretken düzenlemeler üzerindeki iktidarı satın alır. Görünüşte en dizisel olan emek, örneğin bir kola basmak veya bir güvenlik şalterini gözlemlemek bile, her zaman çoklu bileşenlere sahip bir göstergesel sermayenin —dil bilgisi, gelenekler, kurallar ve hiyerarşiler, artan soyutlama süreçlerine hakimiyet, güzergahlar ve üretim düzenlemelerine içkin olan etkileşimler— önceden oluşumunu varsayar… Emek artık, eğer bir zamanlar öyleydiyse de, üretimin sadece bir bileşeni, salt hammaddesi değildir. Başka bir deyişle, makinesel tabi kılmanın insan emeğine giren kısmı asla kendi başına nicelleştirilemez. Öte yandan, öznel boyunduruk, bir çalışma pozisyonuna içkin olan toplumsal yabancılaşma veya başka herhangi bir toplumsal işlev kesinlikle nicelleştirilebilirdir. Aslında Sermayeye atanan işlev de budur.

Bir yanda iş-değeri ve onun artı-değer içindeki rolü, diğer yanda mekanizasyonun artmasıyla verimliliğin yükselmesinin kâr oranı üzerindeki etkisi ile ilgili iki sorun onulmaz bir şekilde birbirine bağlıdır. İnsan zamanının yerini giderek makinesel zaman almaktadır.

Marx’ın dediği gibi, mekanize emeğe uydurulan artık insan emeği değildir. Gerçekten de öyle görünüyor ki, ekonominin en modern kollarında montaj hattı ve Taylorizmin çeşitli biçimleri, üretici güçlere özgü boyun eğdirme süreçlerinden çok, genel toplumsal tabi kılma yöntemlerine çok daha bağımlı hale gelmek üzeredir.[4] Çalışma zamanının bu Taylorist yabancılaşması, çalışma pozisyonuna tabi kılmanın bu neo-arkaik biçimleri, prensipte, genel bir eşdeğer cinsinden ölçülebilir kalır. Ortalama toplumsal emeğin kontrolü, teoride, her zaman iktidarların bir mübadele-değerinde vücut bulabilir (böylece Senegalli bir köylünün biçimsel yabancılaşma zamanı, Maliye Bakanlığındaki bir memurun veya bir IBM işçisininkiyle karşılaştırılabilir). Ancak insan organlarının üretim düzenlemelerine tabi kı-lınmasından kaynaklanan makinesel zamanların gerçek kontrolü, böylesi genel bir eşde-ğere meşru bir şekilde dayandırılamaz. İnsan bir fabrikada veya hapishanede işte bulunma zamanını, bir yabancılaşma zamanını, bir hapsedilme zamanını ölçebilir; bunların bir birey üzerindeki sonuçlarını ölçemez. Bir laboratuvardaki bir fizikçinin görünürdeki emeği nicelleştirebilir, ancak onun hazırladığı formüllerin üretken değeri nicelleştirilemez. Marksist soyut değer, kullanım-değerlerinin üretimine somut olarak tahsis edilen insan emeği-nin bütününü aşırı-kodladı. Fakat kapitalizmin mevcut hareketi tüm kullanım-değerlerini mübadele-değerlerine dönüştürme eğilimindedir; tüm üretken emek, mekanize emek tarafından tanımlanır. Mübadelenin kutuplarının kendileri mekanize emeğin tarafına geçmiştir; bilgisayarlar kıtalar arası diyalog kurar ve mübadelelerin şartlarını yöneticilere dikte ederler. Otomatikleştirilmiş ve bilgisayarlı üretim, tutarlılığını temel bir insan faktöründen değil, tüm insani faaliyetleri kat eden, atlayan, dağıtan, minyatürleştiren ve kendi içine katan bir makinesel daldan alır.

Bu dönüşümler, yeni kapitalizmin tamamen eskisinin yerini aldığı anlamına gelmez. Daha ziyade, farklı seviyelerde kapitalizmlerin bir arada yaşaması, katmanlaşması ve hiyerarşileşmesi söz konusudur; şunları içerirler:

Marksist artı-değer formülü esas olarak dilimli kapitalizmlere bağlıdır. Mevcut evrimi karakterize eden küreselleşme ve minyatürleşmenin çifte hareketini hesaba katmaz. Örneğin, tamamen otomatikleştirilmiş bir sanayi dalının aşırı uç durumunda, bu artı-değere ne olduğu görülemez. Eğer biri Marksist denklemlere sıkı sıkıya bağlı kalırsa, artı-değer tamamen ortadan kalkmalıdır, ki bu saçmadır. O halde bu tamamen makinesel emeğe mi atfedilmelidir? Neden olmasın? Makinesel bir artı-değerin, bakım ve değiştirme maliyetlerinin ötesinde, makineden “talep edilen” artı emeğe karşılık geleceği bir formül ortaya konabilir. Ancak sorunun niceliksel tarafını yeniden düzenlemeye çalışmak bizi kesinlikle çok uzağa götürmeyecektir. Gerçekte, böyle bir durumda —ama aynı zamanda değişir sermayenin sabit sermayeye göre güçlü bir şekilde azaldığı tüm ara durumlarda— artı-değerin çekip çıkarılması çoğunlukla şirketi ve doğrudan yönetici-çalışan ilişkisini atlatır ve bütünleşik kapitalizmin ikinci formülüne geri döner.

Marx tarafından ortaya konulan, “emeğin gerçek sömürü derecesini”, artı-değer oranını ve değişir sermayeye bağlı artı emek zamanını eşdeğer olarak belirleyen çifte denklem bu haliyle kabul edilemez.

Kapitalist sömürü, insanlara makineler gibi davranma ve onlara tamamen niceliksel bir kipte makineler gibi ödeme yapma eğilimindedir. Ancak sömürü, gördüğümüz gibi, bunun ötesine geçer. Kapitalistler standart Sermaye ölçütüne bağlı pek çok başka artı-değerler, pek çok başka kârlar elde ederler. Kapitalizm sömürülenler kadar “toplumsal” olanla da ilgilenir. Fakat onun için makinesel olan toplumsal olandan önce gelir ve onu kontrol etmelidir; onlar için ise tam tersine makinesel olan toplumsal olana boyun eğmelidir. İnsanları makinelerden özünde ayıran şey, insanların kendilerini pasif bir şekilde sömürtmemeleri gerçeğidir. Mevcut koşullarda sömürünün her şeyden önce makinesel düzenlemeleri ilgilendirdiği kabul edilebilir; insan ve yetileri bu düzenlemelerin bütünleyici bir parçası haline gelmiştir. Bu mutlak sömürüden hareketle, ikinci olarak, toplumsal kuvvetler makinesel ürünün bölüşümü için bir mücadeleye girerler. İşçinin hayatta kalma kriteri göreceli hale geldiğinden —gerçekten de “asgari geçimlik”i, emeğin yeniden üretimi için gerekli olan emeğe karşılık gelen değer kısmını nasıl takdir edebiliriz?— ekonomik ve toplumsal malların tahsisiyle ilgili tüm sorular esasen politik meseleler haline gelmiştir. Ancak politik kavramının, yaşama, deneyimleme, konuşma, geleceği projelendirme, tarihi hafızaya alma vb. çeşitli tarzları içeren mikropolitik boyutların bütününü kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekir.

İşçinin boyunduruk altına alınmasının “ortalama toplumsal emek” adlı nicel faktörü ancak marjinal olarak içerdiğine işaret ettikten sonra, sömürü oranını Marksist artı-değer oranından “kaldırmaya/kurtarmaya” çalıştım. Bunu yaparak, onu örtük olarak Marx’ta artı-değer oranının yakın bir akrabası olan kâr oranından da uzaklaştırmış oldum.[6]

Bu ayrım, Devlet tarafından sübvanse edilen sektörlerde sıkça rastlanan şu gerçekle doğrulanmaktadır: Marksist formüle göre teorik olarak negatif bir artı-değere sahip olmalarına rağmen “zararına satış yapan” şirketler, yine de hatırı sayılır kârlar elde etmektedirler. Bugün kâr, sadece şirketin dışındaki değil, aynı zamanda ulusun da dışındaki faktörlere bağlı olabilir; tıpkı Üçüncü Dünya’nın uluslararası hammadde piyasası aracılığıyla “uzaktan” sömürülmesi gibi.

Son olarak şunu da belirtelim ki, kâr oranının eğilimsel olarak düştüğü yönündeki iddia edilen yasa, mevcut politik-ekonomik alanda sürdürülemez. Ulusötesi mekanizmalar o kadar büyük bir önem kazanmıştır ki, artık sabit sermaye cinsinden mekanik emeğin yerel bir büyüme oranına bağlı yerel bir artı-değer oranı belirlemek akla yatkın değildir.[7]

2.   Dünya Çapında Bütünleşik Kapitalizmin Organik Bileşimi

Marx’ın düşündüğünün aksine Sermaye, kendisini kör bir mübadele değerleri nicelleştirmesi (yani, kullanım değerlerinin dolaşım ve üretim kiplerinin bütününü kontrol etme) kipine hapsedecek bir formülden kendini kurtarabilmiştir.[8] Kapitalist değerlenme, kâr oranının eğilimsel düşüşünden aşırı üretim krizlerine kadar onu çıkmaza sürüklemesi ve dahası kapitalizmi topyekûn bir izolasyona zorlaması gereken makinesel kansere hâlâ yakalanmamıştır. Sermayenin göstergeselleştirilmesi artık somut iktidar değerlenmelerinin yerini tespit etmek, nicelleştirmek ve manipüle etmek ve böylece sadece hayatta kalmakla kalmayıp aynı zamanda çoğalmak için giderek daha fazla araca sahiptir. Kendisine hangi görünümü verirse versin, Sermaye rasyonel değildir: hegemoniktir. Toplumsal oluşumları uyumlu hale getirmez; sosyoekonomik eşitsizlikleri dayatır. O, bir kâr operasyonundan önce bir iktidar operasyonudur. Temel bir kâr mekanizmasından türetilemez, aksine kendisini yukarıdan dayatır. Eskiden Marx’ın “bir ülkenin toplam toplumsal Sermayesi”[9] dediği şeye dayanırken, bugün Dünya Çapında Bütünleşik bir Sermayeye dayanmaktadır. Sermaye her zaman ekonominin, bilimin ve teknolojinin, geleneklerin vb. tüm sektörlerinin genel bir yersizyurtsuzlaştırma hareketine dayanmıştır. Onun göstergesel varoluşu, şematize ettiği ve egemen iktidar oluşumları üzerinde yenidenyurtlulaştırdığı tüm teknik ve toplumsal mutasyonlara sistematik olarak aşılanmıştır. Ticari, bankacılık ve finansal faaliyetlerden parasal kâr elde etmeye odaklanmış gibi göründüğü zamanlarda bile, Sermaye —en dinamik kapitalist sınıfların ifadesi olarak— halihazırda bir yıkım ve yeniden yapılanma politikası uyguluyordu: geleneksel köylülüğün yersizyurtsuzlaştırılması, kentsel bir işçi sınıfının oluşturulması, eski ticari burjuvazinin ve eski zanaatların mülksüzleştirilmesi, bölgesel ve ayrılıkçı “arkaik unsurların” tasfiyesi, sömürgeci yayılmacılık[10] vb.

Bu nedenle, burada sadece Sermayenin politikasından bahsetmek yeterli değildir. Sermaye, birbirleriyle ilişkili olan politik, toplumsal ve tekno-bilimsel unsurlardan başka bir şey değildir. Bu genel diyagramatik boyut, Sermayenin küreselleşmesine bir aktarıcı olarak Devlet kapitalizminin artan rolüyle birlikte giderek daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Ulus-Devletler çok boyutlu bir Sermayeyi manipüle ederler: parasal kitleler, ekonomik endeksler, bazı toplumsal kategorileri “hizaya getirmek” için gerekli nicelikler, insanları yerlerinde tutmak için engelleme akışları, vb. İnsan bir tür kapitalizm kolektifleştirmesine tanık oluyor —ulusal bir çerçeveyle sınırlandırılmış olsun ya da olmasın. Ancak bu onun yozlaşmak üzere olduğu anlamına gelmez. Ücretli emek ve parasallaştırılmış malların ötesinde, göstergesel bileşenlerinin sürekli zenginleşmesi yoluyla,[11] daha önce hem ev içi hem de libidinal yerel ekonomide hapsolmuş halde kalan sayısız iktidar kuantasının kontrolünü ele alır. Bugün, kapitalist kâr elde etme amaçlı her bir özel operasyon —para ve toplumsal iktidar olarak— tüm yelpazedeki iktidar oluşumlarını içerir. Kapitalist şirket ve maaşlı pozisyon, bizzat Sermayenin kontrolü altında doğrudan üretilen ve yeniden üretilen toplumsal dokunun bütününden ayrılamaz hale gelmiştir. Kapitalist şirket mefhumunun kendisi, kolektif donanımları içerecek şekilde genişletilmeli ve çalışma pozisyonu mefhumu da aynı şekilde çoğu maaşsız faaliyeti kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Bir bakıma, ev hanımı evinde bir çalışma pozisyonunu işgal eder, çocuk okulda bir çalışma pozisyonuna sahiptir, tüketici süpermarkette ve televizyon izleyicisi ekranın karşısında…. Fabrikadaki makineler kendi başlarına çalışıyor gibi görünür, ancak aslında onlara bitişik olan toplumun bütünüdür. Bugün şirket maaşlarını, kolektif emek-gücünün yeniden üretimini az çok yakından etkileyen, şirketin parasal devresinin dışına çıkan ve çoklu kurumlar ile kolektif donanımlar tarafından üstlenilen ertelenmiş ücretler, yan haklar ve toplumsal maliyetlerin çoklu sistemlerinden bağımsız olarak ele almak oldukça keyfi olacaktır. Bütün bunlara, hakkında daha fazla şey söylenecek olan temel bir noktayı ekleyelim: kapitalizm maaşlı işçileri sadece çalışma zamanlarının ötesinde, “boş” zamanlarında sömürmekle kalmaz, dahası, onları kendi eylem alanlarında boyunduruk altına alınanları: kendi astlarını, maaşsız akrabalarını, eşlerini, çocuklarını, yaşlıları, her türlü bağımlıyı sömürmek için aktarım noktaları olarak kullanır.

Her zaman şu merkezi fikre geri dönüyoruz: ücret sistemi aracılığıyla kapitalizm, her şeyden önce toplumun bütününü kontrol etmeyi amaçlar. Ve yinelenen bir şekilde öyle görünmektedir ki, her koşulda, mübadele-değerlerinin oyunu her zaman toplumsal ilişkilere bağımlı olmuştur, tersi değil. Enflasyon gibi mekanizmalar, toplumsal olanın ekonomik olana sürekli müdahalesini göstermektedir. “Normal” olan enflasyondur, fiyat dengesi değil; zira mesele kalıcı bir evrim içinde olan iktidar ilişkilerini (satın alma iktidarı, yatırım iktidarı, çeşitli toplumsal oluşumların uluslararası mübadele iktidarı) ayarlamaktır. Ekonomik artı-değer geri dönülmez bir şekilde emek, makineler ve toplumsal mekanlarla ilgisi olan iktidar artı-değerlerine bağlı olduğundan, Sermayenin iktidar semiyotiklerinin genel sermayeleştirme kipi olarak (soyut, evrensel bir nicelik olmaktan ziyade) yeniden tanımlanması, dolayısıyla onun teknik bileşiminin de yeniden tanımlanmasını ima eder. Bu sonuncusu artık iki temel veriye —canlı emek ve üretim araçlarında kristalleşmiş emek—dayanmaz, aksine birbirine indirgenemez en az dört bileşene, dört düzeneğe dayanır:

  1. Sermayenin kendisi aracılığıyla düzeni koruduğu, mülkiyeti, toplumsal katmanlaşmaları ve her ne olursa olsun maddi ve toplumsal malların tahsisini garanti altına aldığı kapitalist iktidar oluşumları. (Bir malın değeri, her ne olursa olsun, hukuk ve polisin baskıcı donanımlarının inandırıcılığından… ve ayrıca kurulu düzenden yana olan belirli bir derecedeki popüler konsensüsün varlığından ayrılamaz.)
  2. Sabit bir sermayeyi (makine, fabrika, ulaşım, hammaddelerin depolanması, tekno-bilimsel bilgi sermayesi, makinesel tabi kılma ve eğitim teknikleri, laboratuvarlar vb.) oluşturan üretici güçlerin makinesel düzenlemeleri. Bu, üretici güçlerin klasik alanıdır.
  3. Kolektif emek-gücü ve kapitalist iktidar tarafından boyunduruk altına alınan toplumsal ilişkilerin bütünü. Kolektif emek-gücü artık burada makinesel tabi kılma açısından değil, toplumsal yabancılaşma açısından ele alınmaktadır. Burjuvazilere ve bürokrasilere boyunduruk altına alınmıştır; aynı zamanda, diğer toplumsal kategorilerin (kadınlar, çocuklar, göçmenler, cinsel azınlıklar vb.) boyunduruk altına alınmasının bir faktörüdür. Bu, üretim ilişkileri ve toplumsal ilişkiler alanıdır.
  4. Donanımlar, Devlet aygıtları ve Devletsi yapılar iktidar ağı; medya. Hem mikro-toplumsal hem de gezegensel ölçekte dallanıp budaklanan bu ağ, Sermayenin temel bir bileşeni haline gelmiştir. Bu ağ aracılığıyla önceki üç bileşene içkin olan sektörel iktidar sermayeleştirmelerini çekip çıkarabilir ve bütünleştirebilir.

Tüm iktidar oluşumlarının göstergesel operatörü olarak Sermaye, böylece bu dört bileşenin üzerinde evrimleşeceği yersizyurtsuzlaştırılmış bir kayıt yüzeyi konuşlandırır. Ancak bunun sadece bir şeyin temsil edileceği bir sahne, çeşitli bakış açılarının birbiriyle karşı karşıya getirileceği bir tür parlamenter tiyatro olmadığı gerçeğini vurgulayacağım. Sermaye, makinesel ve toplumsal düzenlemelerin sıralanmasına ve onlarla ilgili tüm bir ileriye dönük operasyonlar serisine katıldığı ölçüde, bu aynı zamanda doğrudan üretken bir faaliyet olacaktır. Sermayenin özgül diyagramatik işlevleri —yani salt temsil edici değil, operasyonel olan kayıt işlevleri— aksi takdirde yukarıda bahsedilen çeşitli bileşenlerin salt bir birikimi olacak olan şeye temel bir şey “ekler”. Bu diyagramatizm seviyesine karşılık gelen göstergesel soyutlama seviyesinin yükselmesi, Bertrand Russell’ın mantıksal tipler teorisinde tanımladığı şeyi, yani bir küme ile bileşenleri arasında temel bir süreksizliğin var olduğunu akla getirebilir. Ancak Sermaye ile birlikte süreksizlik sadece mantıksal değil, makineseldir de; zira bu sadece gösterge akışlarından değil, aynı zamanda maddi ve toplumsal akışlardan da yayılır. Aslında, Sermayeye özgü diyagramatizmin indirgeme-oranı iktidarı, kapitalizmin çeşitli somut düzenlemelerinin yersizyurtsuzlaştıran “dinamizmin-den” ayrılamaz. Bu, kapitalizm içi veya kapitalizmler arası çelişkilere dayanan reformist politik perspektifleri geçersiz kılar ve aynı durum kitlelerin baskısına yanıt olarak onun insanileştirilmesini vurgulayanlar için de geçerlidir. Örneğin, çokuluslu şirketleri ulusal kapitalizme karşı, ya da Cermen-Amerikan Avrupa’sını anavatanlar Avrupa’sına, “Batılı” liberalizmi SSCB’nin toplumsal kapitalizmine, Kuzeyi Güneye karşı vb. “oynatmak” nafiledir. Sermaye bu çelişkilerden beslenir; bunlar sadece yersizyurtsuzlaştırmayı teşvik eden birer testtir.

Devrimci bir alternatif, eğer böyle bir şey varsa, kesinlikle böyle temeller üzerine kurulamaz.

3.    Sermaye ve Öznel Yabancılaşmanın İşlevleri

İktidarın Sermayenin semiyotikleri aracılığıyla icrası, toplumsal dilimlerin yukarıdan kontrolüyle ve her bir bireyin yaşamının sürekli bir boyunduruk altına alınmasıyla eşzamanlı olarak ilerler. Söylemi bireyselleştirilmiş olsa bile, kapitalist öznellikten daha az bireysel olan hiçbir şey yoktur. İnsani faaliyetlerin, düşüncelerin ve duyguların Sermaye tarafından aşırı-kodlanması, tüm tikelleştirilmiş özneleşme kiplerini birbirine eşdeğer ve rezonant hale getirir. Öznellik, tabiri caizse, millileştirilmiştir. Arzu değerleri, kullanım-değerlerinin mübadele-değerlerine sistematik bir bağımlılığına dayanan bir ekonomide, bu karşıtlığı anlamsız kılacak noktaya kadar yeniden düzenlenir. Bir sokakta veya kırsalda “özgürce” gezinmek, temiz hava solumak veya biraz yüksek sesle şarkı söylemek kapitalist bir bakış açısından nicelleştirilebilir faaliyetler haline gelmiştir. Meydanların, doğal parkların ve serbest dolaşımın toplumsal ve endüstriyel bir maliyeti vardır. Nihayetinde, kapitalizmin özneleri —tıpkı kralın uyrukları gibi— varlıklarının yalnızca genel eşdeğerlik, yani burada önerdiğim genişletilmiş tanıma göre Sermaye açısından hesabı verilebilir kısmını üstlenirler. Kapitalist düzen, bireylerin yalnızca bir mübadele sistemi için yaşaması gerektiğini, tüm değerlerin genel bir çevrilebilirliği içinde en ufak arzularının bile anti-sosyal, tehlikeli ve suçlu hissedilmesi gerektiğini iddia eder.

Tüm toplumsal alanı kapsamayı amaçlayan, bir yandan da onun en ince farklılıklarını doğru bir şekilde “hedefleyen” böylesi bir boyunduruk altına alma operasyonu, dışsal bir toplumsal kontrolle yetinemez. Sermaye tarafından konuşlandırılan genel değerler piyasası hem içeriden hem de dışarıdan aynı anda ilerleyecektir. Sadece ekonomik olarak tanımlanabilir değerlerle değil, aynı zamanda zihinsel ve duygulanımsal değerlerle de ilgilenecektir. Bu “dışarısı” ile bu “içerisi” arasındaki bağlantıyı sağlamak, çok merkezli bir kolektif donanımlar, Devlet, Devletsi yapılar ve medya aygıtları ağına düşecektir. İktidarın yerel göstergeselleştirme kiplerinin genel çevrilebilirliği, sadece merkezi komutlara değil, aynı zamanda Devlet iktidarına bitişik olan veya doğrudan ona bağlı olan “göstergesel yoğunlaştırıcılara” da itaat eder. Temel işlevlerden biri, her bireyin egemen düzenin kontrol, baskı ve modelizasyon mekanizmalarını üstlenmesini sağlamaktır. [12]

Dünya Çapında Bütünleşik Kapitalizm bağlamında, Ulus-Devletlerin merkezi iktidarlarının aynı anda hem her şey hem de hiçbir şey olduğu iddia edilebilir. Gerçek ekonomik verimlilik açısından hiçbir şey veya pek bir şey değil; modelizasyon ve toplumsal kontrol açısından ise her şey veya neredeyse her şeydir. Paradoks şudur ki, bir noktaya kadar, Devlet aygıtları, donanımları ve bürokrasileri ağının kendisi Devlet iktidarından kaçma eğilimindedir. Aslında, genellikle Devleti uzaktan kumandayla yönlendiren ve manipüle eden şey bu ağdır; onun asıl muhatapları “sosyal ortaklar”, baskı grupları ve lobilerdir. Dolayısıyla Devletin gerçekliği, üretim ilişkilerinde ve sınıf ilişkilerinde son derece muğlak bir pozisyon işgal eden Devlet ve Devletsi yapılarla örtüşme eğilimindedir; zira bunlar bir yandan gerçek yürütme pozisyonlarını kontrol edip egemen düzenin sürdürülmesine etkili bir şekilde katkıda bulunurken, diğer yandan tıpkı işçi sınıfının çeşitli bileşenleriyle aynı temelde kapitalist sömürünün nesnesidirler.

Marx, bir okul müdürünün, öğrencilerini patronlar için çalışmaya hazırladığı için üretken bir işçi olduğunu savunmuştur.[13]  Ancak günümüzün okul müdürü sonsuz kez çoğalmıştır. Bu kapitalist ağ aracılığıyla, öylesine eğitim ve sosyallik üretir ki, “kolektif düzenlemeler” holdingini maddi üretimin, sociusun ve göstergeselleştirme ile özneleştirme kiplerinin özerk kürelerine ayırmak oldukça keyfi olacaktır.

Teknokrasileri karakterize eden üretim ve baskı arasındaki aynı muğlaklık ve aynı kararsızlık, çalışan kitleler arasında da bulunabilir: işçiler tüketim mallarının üretimine yönelik çalıştıkları aynı anda kendi üzerlerinde “çalışırlar”. Öyle ya da böyle, hepsi kontrol ve baskı üretimine katılır. Aslında, daha önce gördüğümüz gibi, bir birey aynı gün içinde rol değiştirmeyi asla bırakmaz: atölyede veya ofiste sömürülenken, buna karşılık ailesinde veya çift ilişkisinde vb. sömüren konumuna geçer. Sociusun her seviyesinde, yabancılaşma vektörlerinin içinden çıkılmaz bir karışımıyla karşılaşılır. Örneğin, gelişmiş bir sektördeki işçiler ve sendikalar, kendi sanayilerinin ulusal ekonomide işgal ettiği pozisyonu tutkuyla savunacaklar ve bunu kirlilik açısından sonuçlarını umursamadan veya Afrika halklarını bombalamak için savaş uçaklarının kullanılıp kullanılmayacağına bakmaksızın yapacaklardır.  Sınıf sınırları, “mücadele cepheleri” bulanıklaşmıştır. Ortadan kayboldukları söylenebilir mi? Hayır. Ancak sonsuz sayıda çoğaldılar ve doğrudan çatışmalar ortaya çıktığında bile, çoğunlukla “örnek teşkil edici bir karakter” alırlar, ilk amaçları onları istediği gibi manipüle eden medyanın dikkatini çekmektir.

Emek gücünü modelleyen mekanizmaların kökeninde, ideoloji ve duygulanımların örtüşmeye devam ettiği tüm düzeylerde, kapitalist donanımın makinesel dokungaçları keşfedilir. Bunların ideolojik aygıtlardan oluşan bir ağ değil, daha ziyade sadece işçileri değil, kalıcı olarak ve her yerde “üretime dahil olan” herkesi, kadınları, çocukları, yaşlıları, marjinalleri vb. ilgilendiren çok sayıda dağınık unsuru kapsayan bir mega-makine oluşturduğunu vurgulamak isterim. Bugün örneğin bir çocuk, doğumundan itibaren aile, televizyon ve sosyal hizmetler aracılığıyla “işe koyulur” ve çocuğun çeşitli semiyotik kiplerini yaklaşan üretken ve toplumsal işlevlere uyarlamak amacıyla karmaşık bir oluşum (eğitim) sürecine dahil edilir.

Bugün işletmelerin yönetiminde endüstriyel bakımın değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Acaba Devletin genel bir “toplumsal bakım” rolünü üstlendiğini söylemek yeterli midir? Bana göre bu tamamen yetersiz olacaktır. Hem Doğu’da hem de Batı’da Devlet doğrudan Sermayenin temel bileşenlerine bağlanmıştır —bu bağlamda, eşzamanlı olarak Sermayenin ve Devletin organik bileşiminin tanımının değiştirilmesi koşuluyla, Devlet kapitalizminin iki kipinden söz etme hakkı vardır. Kapitalist donanım ağının (ki buna bir noktaya kadar medya, sendikalar, dernekler vb. dahildir) işlevi, Sermayeyi mübadele değerleri ve iktidar değerlerinin toplumsal Sermayesi ile homojen hale getirmektir. Kolektif tutumları, davranış kalıplarını, sistemin “iyi davranışıyla” uyumlu her türlü referansı yönetir ve satın alma ile yatırım iktidarını çeşitli toplumsal ve endüstriyel bölgeler arasında dağıtan veya uluslararası ölçekte bir omurga görevi gören devasa askeri-endüstriyel kompleksleri finanse eden yasal ve finansal araçlar olarak işlev görür.

Bu alanların her birini yanılmaz kategoriler içine izole etmemek esastır. Her fırsatta, son tahlilde, toplumsal olarak egemen oluşumlar tarafından manipüle edilen aynı Sermayeyi buluruz: bilgi Sermayesi, emek-gücünün üretken çevreye ve daha genel olarak tüm nüfusun kentsel-kırsal çevreye uyarlanması ve boyun eğdirilmesi Sermayesi, sistem modellerinin bilinçdışına içe-yansıtma Sermayesi, baskıcı ve askeri kuvvet Sermayesi. İktidarı göstergeselleştirmenin tüm bu yolları, çağdaş Sermayenin organik bileşimine tam olarak katılır.

Böylece kapitalist değerlerin genel bir piyasasının gelişmesi, onu destekleyen çok merkezli kapitalist ve Devlet donanımlarının çoğalması, Ulus-Devletler üzerinde merkezlenen — genellikle onu güçlendirme eğiliminde olan— çelişen iktidarlardan uzak olmak bir yana, aslında onu tamamlarlar. Gerçekte, bu yolla sermayeleştirilen şey, üretim ve ekonomi alanlarındaki gerçek bir iktidardan ziyade, iktidarın imajı olarak uygulanan bir iktidardır. En çeşitli yollarla, Devlet ve onun sayısız dallanıp budaklanması, kitlelerin günlük yaşamlarını ve toplumsal ilişkilerini az çok yapay olarak ayarlamalarına olanak tanımak için asgari koordinatlar ve yedek yurtlar yeniden yaratma eğilimindedir. Buna karşılık, karar almanın gerçek eksenleri başka yerdedir: giderek dünya ölçeğinde bütünleşmiş kapitalist ağlar sistemine bağımlı olduklarından, eski ve yeni yurtlulaşma kiplerini kat eder ve atlatırlar. [14]

Çağdaş sermayenin mekanları artık yerel topraklara, kastlara, etik, dini korporatif “kapitalizm öncesi” geleneklere ve Ulus-Devletler döneminin dilimli kapitalizminin metro-pollerine, sanayi şehirlerine, sınıf ilişkilerine ve bürokrasilerine giderek daha az bağlıdır. Mekanlar gezegensel olduğu kadar mikro-toplumsal ve fiziksel ölçeklerde inşa edilmekte-dir. “Bir şeye ait olma” hissinin bizzat kendisi de “yaşam-tasarımı” ile aynı tür montaj hattından kaynaklanıyor gibi görünmektedir. Bu koşullar altında, Devlet iktidarının neden artık toplumsal piramidin tahtında oturup uzaktan yasama yapma lüksüne sahip olamadığını, aksine toplumsal dokuyu şekillendirmek ve yeniden oluşturmak için sonsuz bir şekilde müdahale etmek, hiyerarşileştirme, ayrımcılık, işlevsel reçeteler, özgül niteliklendirme “formüllerini” sürekli olarak yeniden karıştırmak zorunda olduğunu anlamak daha kolaydır. Küresel Kapitalizm baş döndürücü bir yarış içinde ilerliyor. Her şeyden faydalanmak zorundadır ve artık ulusal geleneklerin, yasal metinlerin veya yargı gibi kurumların özgürlüğünü herhangi bir şekilde sınırlayabilecek bağımsızlığı lüksünü kaldıramaz.

4.    Sermaye ve Makinesel Köleleştirmenin İşlevleri

Geleneksel doğrudan zorlama sistemlerine, kapitalist iktidar sürekli olarak her bireyin suç ortaklığını olmasa da en azından pasif rızasını gerektiren kontrol mekanizmaları eklemeye devam eder. Ancak eylem araçlarının böylesi bir genişlemesi, ancak yaşamın ve insan eyleminin içsel pınarlarını içerdikleri ölçüde mümkündür. Bu araçların minyatürleştirilmesi makinesel tekniklerin çok ötesine geçer. “Görünmez” yersizyurtsuzlaştırılmış kısmının muhtemelen en korkutucu derecede etkili olduğu kapitalist mekanizmaya aşılanmış algısal, duyusal, duygulanımsal, bilişsel, dilbilimsel vb. davranışların temel işleyişine baskı yapar. Kitlelerin boyunduruk altına alınmasının ideolojik aldatmaca veya kolektif bir mazoşistik tutku cinsinden teorik açıklamalarını kabul edemeyiz. Kapitalizm bireyleri içeriden ele geçirir. İmgeler ve fikirler aracılığıyla yabancılaşma, hem bireysel hem de kolektif temel göstergeselleştirme kiplerinin genel bir köleleştirme sisteminin sadece bir yönüdür. Bireyler tıpkı fabrikalar, okullar ve yurtlar gibi algı kipleri veya arzunun normalleştirilmesi ile “donatılırlar”. İşbölümünün gezegensel düzeylere genişlemesi, küresel Kapitalizm açısından sadece her toplumsal kategorinin üretici güçlerini bütünleştirme girişimini değil, dahası bu kolektif işgücünün kalıcı bir yeniden inşasını, yeniden icat edilmesini ima eder. Sermayenin ideali, artık tutkularla donatılmış, belirsizlik, tereddüt ve reddetmenin yanı sıra coşku da duyabilen bireylerle uğraşmak değil, sadece insan robotlarla uğraşmaktır. Sadece iki tiple ilgilenmeyi tercih eder: maaşlılar ve sübvanse edilenler. Amacı, kendi iktidar aksiyomatiğinden ve teknolojik buyruklarından başka bir şeye dayanan herhangi bir kategorizasyonu silmek, bastırmak olmasa bile etkisizleştirmektedir. Zincirin sonunda erkekleri, kadınları, çocukları, yaşlıları, zenginleri ve yoksulları, kol işçilerini, entelektüelleri vb. “yeniden keşfettiğinde”, onları kendi başına yeniden yaratıyormuş, kendi kriterlerine göre yeniden tanımlıyormuş gibi davranır.

Ancak, tam da en işlevsel düzeylerde —duyusal, duygulanımsal ve pratik— müdahale ettiği içindir ki, kapitalist makinesel köleleştirme etkilerini tersine çevirmeye ve Marx tarafından doğru bir şekilde algılanan yeni bir tür makinesel artı-değere (insan ırkı için alternatiflerin genişlemesi; arzu ve yaratıcılık ufkunun sürekli yenilenmesi)[15] yol açmaya eğilimlidir. Kapitalizm, insan ırkının taşıdığı arzuların iktidarını ele geçirdiğini iddia eder. Bireylerin kalbine tam da makinesel köleleştirme vasıtasıyla yerleşir. Örneğin, işçi elitlerinin toplumsal ve politik entegrasyonunun sadece maddi çıkarlara değil, aynı zamanda mesleklerine, teknolojilerine, makinelerine… bazen çok derin olan katılımlarına da dayandığı şüphesiz doğrudur. Daha genel olarak açıktır ki, kapitalizm tarafından salgılanan makinesel çevre, insanlığın büyük kitlelerine kayıtsız kalmaktan çok uzaktır ve bu sadece reklamın baştan çıkarıcılığından veya tüketim toplumunun nesnelerinin ve fikirlerinin bireyler tarafından içselleştirilmesinden kaynaklanmaz. Makineye ait bir şeyin, insan arzusunun özüne ait olduğu görülmektedir. Soru, hangi makine olduğunu ve ne için olduğunu bilmektir.

Makinesel köleleştirme, toplumsal tabi kılma ile örtüşmez. Tabi kılma, kolayca manipüle edilen öznel temsiller olarak tam teşekküllü kişileri içerirken; makinesel köleleştirme, katmanlaşmış toplumsal ilişkiler içinde “zapt edilmesi” daha zor olan moleküler bir arzu ekonomisi nedeniyle,[16] kişisel altı ve toplumsal altı unsurları birleştirir. Algısal işlevleri, duygulanımları, bilinçdışı davranışları doğrudan dahil eden kapitalizm, sosyolojik olarak konuşursak işçi sınıfınınkinin çok ötesine uzanan emek-gücünü ve arzuyu mülk edinir. Buna göre, sınıf ilişkileri farklı bir şekilde evrimleşme eğilimindedir. Daha az iki kutupludurlar ve giderek daha karmaşık stratejilere güvenirler. Örneğin Fransız işçi sınıfının kaderi, sadece doğrudan patronlarına değil, aynı zamanda Devletten, Avrupa’dan, Üçüncü Dünya’dan, çokuluslu şirketlerden gelenlere ve başka bir alanda göçmen işçilere, kadın emeğine, güvencesiz ve geçici işlere, bölgesel çatışmalara vb. bağlıdır.

Burjuvazinin doğası değişmiştir. En azından kendi modernist kısımlarında, artık üretim araçlarının —bireysel veya kolektif— kişisel mülkiyetini savunmaya eskisi kadar şiddetle angaje değildir. Bugün onun problemi, makine ve toplumsal donanımın temel ağını kolektif ve küresel olarak kontrol etmektir. Onun sadece parasal değil, aynı zamanda toplumsal, libidinal, kültürel vb. olan iktidarı da işte buradan kaynaklanır. Kendisini mülksüzleştirmeye karşı tam da bu zeminde savunur. Ve bu bağlamda, şaşırtıcı bir uyum sağlama, yenilenme ve özellikle de Doğu’nun sosyal-kapitalist rejimlerinde yeniden canlanma kapasitesi gösterdiğini kabul etmek gerekir. Özel kapitalizm cephesinde zemin kaybeder, ancak Devlet kapitalizmi, kolektif donanımlar, medya vb. cephesinde zemin kazanır. Sadece

Devletin, bürokrasinin ve aygıtın yeni sektörlerini, teknokratları, uzmanları, öğretmenleri kendi içine katmakla kalmaz; aynı zamanda öyle ya da böyle tüm nüfusa bulaşmayı da başarır.

Kapitalist sınıflar, tüm insan faaliyetlerini baştan başa yegane bir göstergesel eşdeğere dönüştürme girişimlerinde hangi sınırlarla karşılaşacaklardır? Böylesi genelleşmiş bulaşmalar sisteminde devrimci bir sınıf mücadelesi hangi noktaya kadar hala düşünülebilir? Şüphesiz bu sınırlar geleneksel devrimci hareketler arasında bulunamaz. Devrim, salt açık politik söylem düzeyinde değil, aynı zamanda çok daha moleküler bir düzlemde, arzunun mutasyonlarında, sanatsal ve tekno-bilimsel mutasyonlarda vb. de gerçekleşir. Bu baş döndürücü akış içinde kapitalizm, bu gezegendeki herkesin sistematik kontrolüne girişmiştir. Çin’i bütünleştirmiş olarak bugün iktidarının zirvesindedir, ancak belki de aynı zamanda, aşırı bir kırılganlık eşiğine ulaşmak üzeredir. Onun genelleşmiş bağımlılık sistemi öyle bir boyutta olabilir ki, işleyişindeki en ufak bir aksaklık bile kendisinin hâkimi olamayacağı etkiler yaratabilir.


Kaynak: Félix Guattari, Capital as the Integral of Power Formations, der. Sylvere Lotringer, Soft Subversions içinde, New York 1996.

Çeviren: Erdinç Ali Yıldırım

Ana Görsel

[1] Sibernetik anlamında anlaşılan tabi kılma.

[2] Marx artı-değeri şu terimlerle tanımladı: “İş gününün basit bir şekilde uzatılmasıyla üretilen artı-değere mutlak artı-değer, gerekli zamanın azaltılmasından ve iş gününü oluşturan her iki yönün göreli büyüklüğündeki karşılık gelen değişimden kaynaklanan artı-değere ise göreli artı-değer diyorum.” Karl Marx, Oeuvres, Pleiade, cilt 1. (Paris: Gallimard, s. 852).

Marx ekler: “İlk iki formül, üçüncü formülün bu değerlerin üretildiği zaman uzamlarının bir ilişkisi olarak ifade ettiği şeyi bir değer ilişkisi olarak ifade eder.”

[3] “Gerçek zenginlik her bireyin tam üretici gücü olduğundan, standart ölçü çalışma zamanı cinsinden değil, kullanılabilir zaman cinsinden ifade edilecektir. Çalışma zamanını zenginliğin ölçüsü olarak uyarlamak, zenginliği yoksulluk üzerine kurmaktır; bu, boş zamanın ancak ve ancak fazla mesaiye karşıt olarak ve onun vasıtasıyla var olduğu anlamına gelir; bu, tüm zamanı, işçinin sadece bir araç rolüne indirgendiği emeğin yegane zamansallığına indirgemek anlamına gelir” (Marx, op. cit., c. 2, s. 308).

[4] Farklı bir fikir bağlamında, ABD’de davranışçılığın bugünkü zaferinin “bilimin ilerlemesinden” değil, toplumsal kontrol yöntemlerinin daha titiz bir şekilde sistematize edilmesinden kaynaklandığı fark edilir.

[5] “Merkantilist devrim”, özellikle Thomas Mun’un harika kitabı A Discourse of Trade from England into the East Indies (1609, Londra, 1621), düşündüğüm referans noktası gibi görünmektedir, ki bu Marx için “merkantilizmin geldiği sistemle bilinçli kopuşunu” temsil ediyordu. Mun’un kitabı merkantilizmin “İncil’i” olacaktı.

[6] Marx’a göre, (makineleşme ve fabrikaların yoğunlaşması nedeniyle) sabit sermayeye oranla değişir sermayenin göreli ve aşamalı azalması, verili bir toplumun toplam sermayesinin organik bileşiminde dengesizlik yaratmıştır. “Bunun dolaysız sonucu, artı-değer oranının, sömürü değişmeden kalsa, hatta artsa bile, kendisini azalan bir kâr oranıyla ifade etmesidir” (Marx, op. cit., c. 2, s. 1002).

[7] Bir çokuluslu şirket, Devlet iktidarıyla müzakere ettikten sonra, azgelişmiş bir böl-gede süper-modern bir fabrika kuracaktır. Daha sonra, politik güdüler veya bazı “toplumsal istikrarsızlıklar” nedeniyle ya da karmaşık ticari faaliyetler sebebiyle fabrikayı kapatmaya karar verecektir. Bu durumlarda sabit sermayedeki büyümeyi değerlendirmek imkansızdır.

Başka bir alanda, diyelim ki çelik üretiminde, ekonomik ve toplumsal gelişmenin bütününe ilişkin temel seçenekleri ifade eden pazar sorunları veya iddia edilen teknolojik tercihler nedeniyle ultra-modern bir sanayi dalının tonu düşürülecek veya dağıtılacaktır.

[8] Birçok antropoloğun arkaik toplumlar için gösterdiği gibi, görünürdeki mübadele her zaman gerçek kuvvet ilişkilerine görelidir. Mübadele her zaman iktidar tarafın-dan araçsallaştırılır. Karşılaştırınız: E. R. Leach, Rethinking Anthropology (Londra: Athlone Press, 1966).

[9] Marx, op. cit., c. 1, s. 1122; c. 2, s. 1002.

[10] Bu genel yersizyurtsuzlaştırma hareketi yine de az çok yurtlulaşmış arkaik katmanların kalmasına izin verir veya daha sıklıkla, işlevlerini dönüştürerek onlara başka bir nefes verir. Bu anlamda altının değerindeki gerçek “sıçrama”, şaşırtıcı bir örnek teşkil eder. Aynı anda iki zıt yönde işliyor gibi görünmektedir: bir yanda, göstergesel bir kara delik, ekonomik durağanlık ve engelleme olarak; diğer yanda, iktidarın diyagramatik bir operatörü olarak: (1) kilit ekonomik sektörler içinde göstergesel müdahalelerini “doğru yerlere” ve “doğru zamanlarda” sokabilecek kabiliyette olduklarını kanıtlayanlar için; (2) soyut iktidar kredisini “doğru zamanda” enjekte edebilecek kabiliyette olanlar için. Diyagramatik işlev, göstergesel kara delikler vb. üzerine, karşılaştırınız: Felix Guattari, L’Inconscient Machinique (Paris: Editions

Recherches, 1979).

[11] Altının, itibari paranın, kredi parasının, hisse senetlerinin ve mülkiyet senetlerinin vb. ötesinde, Sermaye bugün kendini bilgi ve medyayı içeren her türlü iktidar manipülasyonları ve göstergesel operasyonlar aracılığıyla gösterir.

[12] Okulların, sosyal hizmetlerin, sendikaların, sporun, medyanın vb. rolü idare, polis, adalet, vergi dairesi (IRS), borsa, ordu vb. ile paralel olarak böyledir.

[13] Marx, op. cit., c. 1, s. 1002.

[14] Bu düzeyde göreceli bir yenidenyurtlulaştırma ile karşılaşılır: ABD’nin ekonomik alt gruplarına hiçbir şekilde indirgenemeyen ve nesnel olarak kozmopolit olan çokuluslu şirketler, yine de çoğunlukla ABD vatandaşları tarafından yönetilmektedir.

[15] Marx’ın diyalektik mekanizması, zaman zaman onu bu tür bir dönüşümün yarı spontane ve istemsiz bir üretimini öngörmeye yöneltmiştir: “Burjuva ekonomisi sisemi parça parça geliştikçe, onun yadsınması da bu sistemin nihai uzantısı olarak gelişir. Burada aklımızdaki anlık üretim sürecidir. Burjuva toplumunu bir bütün olarak ele alırsak, toplumsal üretimin nihai sonucunun toplumun kendisi, başka bir deyişle toplumsal ilişkileri içindeki insanın kendisi olduğunu görürüz” (Marx, op. cit., c. 2, s. 311).

[16] Böylesi bir önerme ancak, arzu farklılaşmamış enerjetik bir dürtü olarak değil de, yersizyurtsuzlaştırılmış makineselliklerin oldukça detaylı bir şekilde işlenmiş bir düzenlemesinden kaynaklanan bir şey olarak tasavvur edilirse duyulabilir.

Exit mobile version