Site icon Terrabayt

Teknofeodalizm Hipotezinin Savunusu

An effigy of former OpenAI CEO Sam Altman is seen on a mobile device screen in this illustration photo taken in Warsaw, Poland on 21 November, 2023. Former head of OpenAI Sam Altman has said he is still willing to lead the company after his ousting if two board members resign according to The Verge. (Photo by Jaap Arriens/NurPhoto via Getty Images)

Teknofeodalizm[1] adlı kitabım 2023’te yayımlandığında, Steve Bannon[2] gibi isimlerin onu sahipleneceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Ne var ki özellikle kitabın kışkırtıcı alt başlığı (Kapitalizmi Ne Öldürdü?) nedeniyle Marksistler tarafından yoğun bir eleştiri yağmuruna tutulacağımı zaten bekliyordum. Bu bakımdan geniş bir okur kitlesi gözetilerek kaleme alınmış olsa da özünde Marksist bir zemine oturan tekno-feodalizm hipotezinin Marksist savunusunu ortaya koymak, artık benim için kaçınılmaz bir sorumluluktur.

Karl Marx, geliştirdiği yöntemle kapitalizmin adaletsizliğe, tekelleşmeye ve yozlaşmaya olan meylini ahlakçı bir tutumla kınamanın ötesine geçmeyi amaçlamış; onu en saf biçimiyle, kendisini çoğaltmaya çabalayan yabancı bir gücün -sermayenin- harekete geçirdiği anarşik bir piyasa sistemi olarak incelemiştir. Sermayenin çoğalması her şeyin metalaşmasını ve artı değer uğruna kıyasıya bir sınıf mücadelesini zorunlu kıldığından dolayı, Marx’ın kuramsal mirasını sürdürme iddiasındaki her eleştirel analizin de aynı yöntemsel yolu izlemesi gerekir.

Bana göre bugün sermayenin mutasyona uğramış bir biçimi olağanüstü ölçüde güç kazanmış durumda. Bulut sermayesi adını verdiğim bu ağdaki sıra dışı makineler[3] (remarkable machines) hiçbir meta üretmiyor, ancak piyasa denebilecek herhangi bir alanın dışında bizimle doğrudan etkileşime girerek muazzam bir rant elde etme gücü yaratıyor. Sermayenin bu yeni biçimini incelemek her Marksistin sorumluluğu olmalı.

Bulut sermayesini daha yakından incelemeden önce yaygın üç yanlış anlamayı gidermek gerekiyor. Birincisi, feodalizme geri dönmüyoruz. Tarih geriye gitmiyor. Dizginsiz sermaye birikimi bizi hızla yepyeni bir sosyoekonomik düzene doğru sürüklüyor. Teknofeodalizm hipotezine göre sermayenin egemenliği her zamankinden daha güçlü. Servet, durağan varlıklara değil dinamik makinelere yapılan devasa yatırımlarla katlanarak artıyor. Edison ve Ford ne kadar acımasız birer kapitalist idiyse Alphabet, Microsoft, Meta ve Apple da öyle. Bu nedenle “teknofeodal” terimi geçmişe gerçek bir dönüş anlamına gelmiyor. Buradaki benzetme, piyasaların dışında kullanılan el koyma gücüne dayanıyor.

İkincisi, rant kapitalizmde yeni bir olgu değil. Kapitalizm hiçbir zaman ana akım iktisadın varsaydığı saf biçimiyle var olmadı. Bedenimiz nasıl yılan DNA’sı kalıntılarına[4] ihtiyaç duyuyorsa kapitalizm de işleyebilmek için feodalizmin kalıntılarına ihtiyaç duyuyordu. David Ricardo, toprak rantının tehlikeli ölçüde artacağı uyarısında bulunmuştu ve öyle de oldu. Paul Baran ve Paul Sweezy, tekelci artı-değerin bir rant biçimi olduğunu gösterdi. 1970’lerden itibaren finansallaşma, mevcut rant biçimlerine devasa finansal rantlar ekledi. Bu yüzden rantların çoğalması tek başına kapitalizmin başka bir şeye dönüştüğünü göstermez. Böyle bir iddianın inandırıcı olabilmesi için sermayenin kendisinde nitel bir değişim yaşandığını gösteren kanıtlar gerekir.

Üçüncüsü, veri günümüzün toprağı değil. Çalınan verilerimizin yeni bir feodal mülke dönüştüğü düşüncesi, Marksistlerin reddetmesi gereken bir “veri fetişizmi” biçimidir. “Gözetim kapitalizmi” de kapitalist sistemde nitel bir değişim anlamına gelmez. Çünkü verilerimiz üzerinde bize yasayla mülkiyet hakkı tanınması, bu verilerin gizlice toplanmasıyla elde edilen bütün rantları ortadan kaldırırdı. Asıl yenilik ise bulut sermayesinin verileri kullanarak davranışlarımızı doğrudan değiştirmesinde ve bizi kapitalist bir piyasayı andıran her türlü alanın dışına “taşımasında” yatıyor.

Kısacası, teknofeodalizm hipotezinin merkezinde bulut sermayesi kavramı var. Bu sermaye biçiminin niteliğini kavramak için Marx’ın meta, sermaye malı ve piyasa tanımlarından yola çıkmamız gerekiyor. Marx’a göre metalar piyasada mübadele edilmek üzere üretilen mal ya da hizmetler, sermaye malları ise meta üretmek için üretilmiş araçlardır (PMCP). Piyasalar da emek değerlerinin paraya, artı değerlerin ise kâr, rant ve faize dönüştüğü, merkezî olmayan dolaşım alanlarıdır.

Davranışlarımızı Değiştirmek

Google’ın makineleri PMCP türündeki geleneksel sermaye malları mı, yoksa bulut sermayesi midir? Yanıt, tam olarak ne yaptıklarına bağlı. Google, YouTube’da bir film için sizden ücret aldığında bir meta satmış olur ve makineleri de standart PMCP işlevi görür. Aynı makineler size ücretsiz bir arama sonucu ya da haritada yol tarifi sunduğunda ise bulut sermayesi olarak çalışır. Bu durumda bulut tabanlı makineler hiçbir meta üretmez ama davranışlarınızı değiştirmek için sizinle ilişki kurar. Yakın zamana kadar hiçbir makine bunu yapamıyordu.

Peki bulut sermayesi davranışlarımızı nasıl değiştiriyor? Bizimle bire bir, karşılıklı ve gerçek zamanlı bir diyalog kurarak. Amazon’un Alexa’sını düşünün. Tercihlerinizi öğrenebilmek için sizi, onu eğitmeye alıştırıyor. Böylece sizin için bir şeyler yapıyor, size iyi önerilerde bulunuyor ve güveninizi kazanıyor. Sonra bir gün kahve makineniz bozuluyor ve Alexa belirli bir modeli satın almanızı öneriyor. “Satın al” düğmesine tıklıyorsunuz. Peki burada ne oldu? Bulut sermayesi size üretiminde hiçbir rol oynamadığı bir meta sattı. Sahibi Jeff Bezos da satış bedelinin yüzde 40’ına kadarını bulut rantı olarak cebine indirdi. Bu bulut rantı, mutlak rantın bir biçimi.

Görüldüğü gibi bu makineler, geri dönüşü olmayan bir eşiği aşarak geleneksel sermaye mallarından (PMCP) bulut sermayesine dönüştü. Bulut sermayesiyle kastettiğim, “davranışları değiştirmek için üretilmiş araçlar” (PMBM). Hiçbir meta üretmeyen bu sermaye, Marx’ın kullandığı teknik anlamda üretken değil ama şaşırtıcı ölçüde güçlü. Sahip olduğu yeni toplumsal güç hem tüketiciler hem ücretli işçiler hem de geleneksel kapitalist üreticiler üzerinde etkili oluyor. Bulut sermayesi bu süreçte piyasaların yerine feodal bulut mülkleri adını verdiğim Amazon.com benzeri yapıları geçiriyor.

Amazon.com neden bir piyasa sayılamaz? Sovyetler Birliği’nin planlama kurumu Gosplan’ı[5] hatırlayın. O da alıcılarla satıcıları yukarıdan aşağıya işleyen algoritmik bir sistemle eşleştiriyordu ama bu sistem bir piyasa değil, piyasanın tam karşıtıydı. Amazon’da da merkezî planlamaya dayalı benzer bir tahsis sistemi işliyor. Bu sistemde insanlar ancak algoritma onları eşleştirdiğinde birbirleriyle etkileşime girebiliyor. Amazon ise Gosplan’dan farklı olarak özel mülkiyete tabi. Bu yüzden onu kapitalist bir pazar yeri değil, feodal bir bulut mülkü olarak tanımlamak daha doğru.

Instacart’ı düşünün. Şirket, “kusursuz fiyat optimizasyonu” yöntemiyle her müşteriye kendisine özgü, diğer fiyatlarla karşılaştırılamayan bir fiyat sunuyor. Fiyat rekabeti böylece imkânsız hâle gelirken perakendecilerle platformlar da dışarıdan fark edilemeyecek biçimde danışıklı hareket edebiliyor. Bu sistem, piyasa mekanizmasının temel özelliklerini kimseye sezdirmeden ortadan kaldırmak üzere tasarlanmış.

Uber’i düşünün. Sürücülerin emeğini yeniden satan bir tekel gibi görünüyor ama aynı zamanda onların borç yükümlülüklerini de takip ediyor. Çalışmaya isteksiz sürücülere önce daha yüksek ücretler ve araçlarını yenilemeleri için krediler sunuyor, onları kendine bağladıktan sonra da ücretleri düşürüyor. ShiftMed de hemşirelere, kiralarını ödemeleri gereken tarihten hemen önce daha düşük ücretler teklif ederek aynı yöntemi uyguluyor. Oysa Marx’ın varsayımına göre kapitalist bir emek piyasasında ücretler, işçilerin bu ücretlerle satın aldıkları malların emek değerlerini yansıtır. Bu örneklerde ise piyasa dışında işleyen algoritmik bir despotizm söz konusu.

Marksistlerin kavraması gereken bir başka nokta da ücretsiz emeğin bu süreçteki rolü. Tarihte ilk kez ücretsiz emek, bir sermaye biçiminin herkesin davranışlarını değiştirme gücünü artırıyor ve bu güç, o sermayenin sahiplerinin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor. Geleneksel sermaye yalnızca ücretli emekle üretilirken bulut sermayesinin birikimine muazzam miktarda ücretsiz emek de katkıda bulunuyor. Paylaştığımız her videoyla, verdiğimiz her puanla, araçla katettiğimiz her kilometreyle ve yaptığımız her alışverişle bulut sermayesini büyütürken platformdan ayrılmayı da kendimiz için giderek daha maliyetli hâle getiriyoruz. Elbette bir platformdan ayrılabiliriz ama her tıklama, ayrılmanın bedelini biraz daha artırıyor. Ayrılmakta biçimsel olarak özgür olmamız, gerçekte özgür olmadığımızı gizliyor. Marx’ın klasik teşhisinin bulut sermayesi çağına uygulanmış hâli bu.

Pek çok kişi, “Ama platformlar birbirleriyle kıyasıya rekabet etmiyor mu? Aralarındaki çatışmalar, acımasız bir piyasa rekabetinin kanıtı değil mi?” diye soruyor. Hayır, bu çatışmalar piyasa rekabetinin kanıtı değil. Çünkü piyasa rekabeti, merkezî olmayan piyasalarda fiyat ve kalite üzerinden yürür. Bugün TikTok ile Instagram ya da Uber ile Lyft arasında yaşanan ekonomik çekişme ise alan hâkimiyeti için verilen bir mücadele. Burada bütünüyle merkezî biçimde yönetilen feodal bulut mülkleri, bir tarafın kazancının diğerinin kaybı olduğu sıfır toplamlı bir mücadelede karşı karşıya geliyor. Bu yüzden platformların kendi aralarındaki yarışı, örneğin Toyota ile General Motors arasındaki piyasa rekabetiyle bir tutamayız. Platformlar bize daha düşük fiyatlar ya da daha yüksek kalite sunmak için değil, bizi kendi merkezî ticaret sistemlerine hapsetmek için yarışıyor.

Peki ya başarılı YouTuberlar ve influencerlar ne olacak? Çok çalışıyorlar ve bazıları iyi para kazanıyor. Onlar da girişimci sayılmaz mı? Marksist açıdan bakıldığında sayılmazlar, çünkü emekleri ne yeni bir mübadele değeri ne de üretken sermaye yaratıyor. Bulut sermayesinin kendisi de zaten üretken değil. Ürettikleri içerikler yalnızca kullanım değeri taşıyor ve ücretsiz emek harcayan kullanıcıları platformlara çekmeye yardımcı oluyor, fakat bu faaliyet artı değer yaratmıyor. Bu anlamda influencerlar kapitalist değil, bulut serflerinin yüksek ücret alan ayrıcalıklı bir kesimini oluşturuyor. Bu kesimin yüksek kazançları ise çoğumuzun ücretsiz emek harcayarak bulut sermayesinin üzerimizdeki gücünü artırdığı gerçeğini perdeliyor.

Şimdi de makroekonomiye bakalım. Marx, kapitalizmin birikim dürtüsünün ekonomide genişleme ve daralma döngülerine, yani iktisadi çevrimlere yol açtığını, uzun vadede de kâr oranını düşürdüğünü gösterdi. Daha uzun makalemde bu analizi bulut sermayesini de kapsayacak biçimde genişlettim. Bunu yaparken Richard Goodwin’in av ve avcı modelini iktisada uyarlayan yaklaşımını izledim. Ekonominin üretken kesiminde bütün değer geleneksel sermaye ve ücretli emek kullanılarak yaratılırken teknofeodal kesimde bulut rantı elde ediliyor. Analiz, bu iki kesim arasındaki dinamik ilişkiyi ortaya koyuyor. Bu ilişkide dört evre beliriyor.

İlk evrede teknofeodal kesim, üretken kesimin aleyhine büyüyor. Bulut rantı elde etme düzeyi belirli bir eşiği aştığında ise ikinci evreye geçiliyor. Artık üretken sermaye de yeniden birikmeye başlıyor ve iki kesim birlikte büyüyor. Kâr oranının bir başka eşiği aşmasıyla başlayan üçüncü evrede, bulut sermayesinde aşırı birikim ortaya çıkarken bu sermayenin rant elde etme kapasitesi zayıflıyor. Dördüncü ve son evrede ise hem kâr oranı hem de bulut rantı elde etme oranı düşüyor.

Uzun vadede bulut sermayesi birikmeye devam ederken teknofeodal kesimde ücretsiz emek, ücretli emeğin yerini giderek daha fazla alıyor. Buna bağlı olarak evreler arasındaki geçişleri belirleyen eşikler de düşüyor ve sistemde hem kâr oranları hem de bulut rantı elde etme oranları çökme eğilimi gösteriyor. Böylece teknofeodalizm hipotezi, Marx’ın kâr oranının düşüşüne ilişkin analizini bulut sermayesini de kapsayacak biçimde genelleştiriyor. Bu genelleme, sosyalizmi sistemin işlemez hâle gelmesine ve toplumsal çöküşe karşı tek alternatif olarak savunan Marksist görüşü de pekiştiriyor.

Krize Yanıt

Teknofeodalizm adlı kitabım yayımlandığından bu yana yapay zekâ herkesin gündemine yerleşti. Oysa bulut sermayesinin ortaya çıkması için yapay zekâya gerek yoktu, çünkü ilk feodal bulut mülkleri pekiştirmeli öğrenme algoritmalarıyla kurulmuştu. Şimdi ise yapay zekâ, bu sermayenin gücünü muazzam ölçüde artırıyor. Yapay zekâ destekli botlar yakında bizi her yönümüzle tanıyacak, bizimle bir insan gibi konuşacak ve kendilerine duygusal olarak bağımlı hâle getirecek. Bir platformu bırakıp diğerine geçmek de bu yüzden sancılı bir boşanmaya benzeyecek. Böylece “yapay toplumsal tüketim ilişkileri” (ASRC) adını verdiğim bir ilişki biçimi doğuyor. Bu ilişkiler ve makineler, diyalektik bir etkileşim içinde birbirini biçimlendiriyor.

Sermaye, geçmişte giderek keskinleşen çelişkilerine nasıl karşılık verdi? Marx’ın izinden giden düşünürler, sermayenin bu çelişkilere finans kapital, emperyalizm ve düzeni meşrulaştıran ideolojilerle yanıt verdiğini saptadı. Aynı üç yanıt bugün de karşımıza çıkıyor.

  1. Bulut finansı. Bulut sermayesinin geleneksel finansla birleşmesi, ABD ile Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş başlattı. Bu birleşmeden doğan bulut finansı, sabit değerli kripto paralar (stablecoin’ler) ve Trump’ın “GENIUS Yasası” aracılığıyla doları özelleştirirken büyük teknoloji şirketlerine bir zamanlar yalnızca merkez bankalarının sahip olduğu yetkileri kazandırıyor.
  2. Emperyalizm ve savaş. Gazze’de kitlesel ölümlere yol açan yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri ile Palantir ve Oracle’ın Britanya’nın Ulusal Sağlık Hizmetine (NHS) sattığı sistemler, aynı bulut sermayesinin farklı kullanımları. Teknofeodalizm, modern savaşa böyle hizmet ediyor.
  3. Teknolordizm (techlordism). Neoliberalizm piyasayı tanrılaştırmıştı. Onun yerini alan bu yeni ideoloji ise bulut sermayesini tanrılaştırıyor. İnsan emeğinin yerine rant elde eden makinelerin geçirilmesine felsefi bir meşruiyet görüntüsü kazandırırken büyük teknoloji şirketlerini devlet kurumlarıyla bütünleştiriyor ve merkez bankalarını bulut finansına teslim ediyor.

Temel diyalektik çelişki de bu güç yoğunlaşmasında ortaya çıkıyor. Bulutalist sınıf, sanayi ve finans gücünü, siyasal ve kültürel gücü ve devlet gücünü bütünüyle elinde toplamakta ne kadar başarılıysa hem kâr oranlarını hem de bulut rantı elde etme oranlarını o kadar hızlı düşürüyor. Böylece sermaye sahiplerinin başarısı, sistemin bütününü işlemez hâle getiriyor.

Kapitalizmi Aklamıyorum

Bazı eleştirmenler, kapitalizmden daha kötü bir düzenin ortaya çıktığını savunmamı kaygıyla karşılıyor. Bu iddiamla kapitalizmi akladığımı ya da gerçekte hiç var olmamış saf bir kapitalizme dönmek isteyen burjuva propagandacılarına hizmet ettiğimi düşünüyorlar. Oysa bu kaygı yersiz, çünkü hipotezim Marksist geleneğe sıkı sıkıya bağlı. Kapitalizm her zaman korkunç ölçüde akıldışıydı. Teknofeodalizm de bu sistemin kendi içinden doğan bir mutasyon ve sosyalist dönüşümün acımasızca engellenmesi sonucunda ortaya çıktı. Bunu görmek kapitalizmi aklamaz, sosyalizme duyulan ihtiyacı daha da belirginleştirir.

Teknofeodalizm hipotezinin belki de en büyük katkısı, özel sermayenin yalnızca toplumsal refahla değil, özel mülkiyetin kendisiyle bile nasıl bağdaşmaz hâle geldiğini göstermesi. Bir avuç teknolordun mülkiyeti bunun tek istisnası. Yapay zekâyla güçlenen bulut sermayesi emeğimizi, zihinsel yetilerimizi, kimliğimizi, hatta görüntümüzü ve sesimizi kolektifleştirirken burjuva devleti, büyük teknoloji şirketlerinin faaliyetlerini düzenlemekten aciz kalıyor. Bu koşullarda hem üretken sermayeyi hem de bulut sermayesini yani toplumun bütün sermaye stokunu toplumsallaştırmak için her zamankinden daha güçlü gerekçeler var.

Toplumsal değişim kuramımıza gelince, bazı Marksistler birleşik cephe çağrımı eleştiriyor. Bu çağrıyla geleneksel proleterleri, bulut proleterlerini (platformlar üzerinden iş alıp ücret karşılığı çalışanlar), bulut serflerini (ücretsiz emek harcayan kullanıcılar) ve hatta vassal kapitalistleri (feodal bulut mülklerinin ezdiği küçük işletmeler) aynı cephede buluşturmayı öneriyorum. Elbette tartışmalı bir öneri bu. Ama Marksistler köylülerle ya da küçük burjuvaziyle ittifak kurma meselesini de her zaman tartıştı. Bugünkü tartışmayı da geleneğimizin dışında değil, içinde sürdürmeliyiz.

Bir Sözcük Ne Değiştirir?

Yazıyı adlandırma meselesiyle bitireyim. İçinde yaşadığımız düzen hâlâ kapitalizm mi, yoksa artık ona teknofeodalizm mi demeliyiz? Bu konudaki tereddüdü anlıyorum. Marksist bir iktisatçı bir keresinde acı bir tebessümle, bizim gibilerin bu dünyaya kapitalizmi yıkmak için geldiği düşüncesinden vazgeçmeye yanaşmadığını söylemişti. “Sermaye bunu biz olmadan yaptıysa bize ne gerek var?” diye sormuştu. Bu duyguyu paylaşıyorum, çünkü ben de kapitalizmi devirme onurunun sola ait olacağı umuduyla büyüdüm. Ama Rosa Luxemburg’un sarsıcı “Sosyalizm mi, barbarlık mı?” sorusu, sosyalizmin kaçınılmaz olmadığını, barbarlığın da pekâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor. Onun döneminde barbarlık, faşizm biçimini aldı. Bugünün faşizmi ise teknofeodalizme ve teknolordist ideolojiye yaslanarak yükseliyor.

Peki, bir sözcük ne değiştirir? 1770’lerde Britanya ekonomisinin feodal kesimi hâlâ kapitalist kesiminden daha büyüktü ama Adam Smith “ticari toplumu” övüyordu. 1840’larda Marx ve Friedrich Engels yeni dönemi “sanayi feodalizmi” diye de adlandırabilirdi. Kapitalizm adını seçmeleri ise 19. yüzyıl insanlarının yaşamakta oldukları dönüşümü kavramalarını kolaylaştırdı.

Bugün de bulutalist dönüşümün kapitalizmin içinde gerçekleştiğini varsaymak daha güvenli bir tercih. Benim savunduğum daha tartışmalı yol ise kolektif hayal gücümüzü sarsmak için teknofeodalizm gibi yeni bir terim benimsemek. Her iki tercih de Marksist gelenek içinde savunulabilir ve hiçbiri Marksistlerin birbirine kırıcı davranmasını haklı çıkarmaz.

Diyalektik bize gerçekliğin çelişki üzerine kurulduğunu öğretir. Nitekim ilk Büyük Dönüşüm sırasında toplum hem feodal hem de kapitalistti. Bugün de hem kapitalist hem teknofeodal. Marksist diyalektiğin asıl amacı da anlaşılması güç bu birlikteliği kavramak ve içerdiği çelişkinin sosyalist dönüşümle aşılabileceğini görmektir.

Önce çelişkiyi görmeliyiz. Onu bir kez gördük mü, özgürleşme potansiyeli sınır tanımaz.


Jacobin‘de yayınlanan bu yazıyı Tuncay Pusat çevirdi.

Ana Görsel

Yazarın Notu: Karl Marx’ın ekonomi politiğiyle teknofeodalizm hipotezim arasındaki bağı kuran argümanımı, transform review’da aynı başlıkla yayımlanan daha uzun ve daha teknik makalemde bir bütün olarak sunuyorum. Bu yazı, o makalenin kısaltılmış hâli.

[1] Varoufakis, Y. (2024). Technofeudalism: What killed capitalism. Vintage.

[2] ABD’de aşırı sağ siyasetle tanınan Steve Bannon, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde, 2017’de Beyaz Saray başstratejisti olarak görev yapmıştır.- ç. n.

[3] Burada “makineler” kavramı, dijital platformların işleyişini sağlayan yazılım ve algoritmalarla bunların çalıştığı sunucu ve veri merkezi altyapısını birlikte ifade etmektedir. Varoufakis, kullanıcılarla etkileşim içinde davranışları öğrenip yönlendirebilen ve kullanıcıların katkılarıyla kendini yeniden üretebilen bu ağları bulut sermayesi kapsamında ele alıyor.

[4] Gelişmiş canlıların arkaik genetik mirasa muhtaç olması gibi, tekno-feodal düzenin de kendi işleyişini sürdürebilmek için bünyesinde soğurduğu kapitalist piyasa mekanizmalarına bağımlı kaldığına işaret eden evrimsel bir analoji.- Ç.n.

[5] Özgün metinde “planlama bakanlığı” olarak anılan Gosplan, SSCB Devlet Planlama Komitesi’dir. Kurumun niteliğini doğru aktarmak için çeviride “planlama kurumu” ifadesi kullanılmıştır. Ç.n.

Exit mobile version