Site icon Terrabayt

Psikanalitik Politika Notları

Tıpkı herhangi bir patolojik semptom veya takıntı için söz konusu olduğu gibi ideolojik bir inşa da gücünü bilinçdışının derinliklerinden alır. Bilinç ile bilinçdışı arasında daha katı, daha kalıcı uzlaşma anlaşmaları içermesi bakımından patolojik fenomenlerden farklılaşır; bunlar her iki taraf için de eşit ölçüde avantajlı olan, dolayısıyla insan psişesi için faydalı anlaşmalardır.

N. Voloşinov, Freudculuk

I.

Bir süredir, diyelim ki Peyami Safa’nın Türkiye’nin Batı (Avrupa) ile Doğu’nun (Asya) zifaf döşeği olduğunu söylemesinden bu yana Türkiye politik sahnesinde yaşananların psikanalizin geliştirdiği düşünceler bağlamında da incelenebileceğini düşünüyorum (incelemeyi Peyami Safa’nın psikanaliziyle sınırlandırmak da mümkün, katılıyorum). Uzmanı olmasam da bu yazıda el yordamınca Lacancı psikanalizin kavramlarına başvuracağım. Elbette bunu benden daha iyi yapacak olanlar vardır (bilmesi gerektiği varsayılan özneler), gelgelelim Namık Kemal edasıyla “Kalkın ey ehl-i Lacan!” diye çağrı yapacak değilim. Walter Benjamin çağımızda hiç kimse yetkinlik denen şeye gereğinden fazla güvenmemeli, doğaçlamadan kuvvet doğar diyor (Tek Yön). Politik psikoloji uzmanlarının otoritelerine aldırmadan, en belirleyici vuruşlar bazen sol elle isabet ettiriliyor diyerek onca derdinin ortasında ta Port-Bou’nun oralardan beni rahatlatıyor. O halde eldekiyle yetinmeli. İnsan biraz da metinlerin içinde süzülmeli, anladığı ve anlamadığı kısımlar birbirine karışıp belirsizleşmeli ve silinip gitmeli.

Jacques Lacan’ın ünlenmiş bir aşk (l’amour) tanımı var: Aşk, sizde olmayan bir şeyi onu hiç talep etmeyen birine vermektir. Bu tuhaf cümleyi söyleyebilmek için buna kadar öncesinde dilin olanaklarının sağladığı pek çok başka şeyin söylenebilmesi gerekiyordu. İçerip aşarak söylenebilmesi deyip derhal Hegelci söyleme teslim olabilirim yahut semantik matrislerde daima kurucu öğelerin konumlarına göre kişilerin özne işlevine kavuştuğunu kabul edebilirim (“sahip olduğun şeyi talep eden birine vermek”, “sahip olduğun şeyi talep etmeyen birine vermek”, “sahip olmadığın şeyi talep eden birine vermek”, sahip olmadığın şeyi talep etmeyen birine vermek”). Elbette bazen teslim olmak gerekir, önemli olan ne zaman ve kime/neye teslim olacağınız; kim olduğunuzu ve nerede durduğunuzu bu sorulara verdiğiniz yanıtlar belirleyecek. Lacan’ın çifte olumsuzlamalı tanımından önce pozitiflik içinde oyalanan biri “sahip olduğun bir şeyi onu talep eden birine vermektir” dediğinde neyin talep edilip verildiğinin taraflar nezdinde tespit edilmesine göre bir ilişki oluşmaya başlar. Şayet söz konusu paraysa burada derhal bir borçlu-alacaklı, bir metaysa alıcı-satıcı ilişkisi gözlemlenebilir. Buradan devasa birer siyasal iktisat, rant, kölecilik, ticaret, ahlak, hukuk, bankacılık, tefecilik alanlarının mayalandığı görülür. Lévi-Strauss’un izinde, erkekler arası kadın alışverişi söz konusu olduğunda evlilik, akrabalık, berdel, levirat, sororat vs.’den oluşan zengin bir blucin koleksiyonu sergilenir (markaları karıştırdım, özür). Alışverişte ekonomik dolayım değil de ödünç verme olgusu varsa bir emanet fenomenolojisinden bahsedenler olacaktır (“Kendimi milletime emanet ediyorum”). Verilir ve aynen geri alınır, ne güzeldir dostluk, komşuluk…

Tüm bu alışveriş ilişkilerinde işler yolunda gitmediğinde ortaya çıkan sayısız olgunun üstünden atlayıp başka bir tanıdık tanıma geçebiliriz. “Sahip olduğumuz bir şeyi onu talep etmeyen birine vermek” dediğimizde armağan eksenli antropolojinin “büyüleyici” alanına bakarız. Armağan yükü ağırdır. Misliyle karşılığının verilmesi beklenir (Marcel Mauss). Masallarda bilgeler kahramanlara iyileştirici zehirli armağanlar bahşeder (gift). Yahut secretaria’da olduğu gibi birinin sırlarını korursunuz, sır katibine dönüşürsünüz. Sır öğrenilir ve gerekirse can pahasına muhafaza edilir. Bazen bizzat sırrın kendisine dönüşür ve mezarda sırlanırsınız (kurban). Etnolojiden psikanalitik söyleme geçişlerde işler düz anlamıyla boktanlaşır. Anal evrede çocuk haz duyduğu için kakasını tutar, sonra da onu annesine bir armağanmışçasına bahşeder (“anlarsın ya dostum, içimden geldi”). 

Georges Raillard: Bu eskiz kağıtlarını neredeyse hınç dolu bir hareketle kesip atmışsınız sanki. Her iki kağıtta da simetrik biçimde yinelenen bu kahverengi, bu kıvamlı iki leke de dışkıyı andırıyor.

Joan Miró: Evet, evet, dışkı zaten. Burada çalışıyordum, birden kakam geldi, ben de pantolonumu indirip sıçtım, yepyeni, sarı eskiz kağıtlarına. Sonra da, pat diye kapattım öteki kartonu bunun üstüne ve öyle bıraktım, sonuçta bu güzel malzeme çıktı ortaya. Belki de bunu söylememek gerekir, resim alıcıları, tüccarlar, bilirsiniz işte… Bence bunun en ufak bir provokasyon yanı yok, hani konserve kutularının üstüne Merda da artista yazan şu İtalyan’ın yaptıklarına hiç benzemiyor. Yok, yok, bu güzel bir malzeme, yalnızca güzel bir malzeme. Şimdi de bu üç taslak üstünde birden çalışıyorum.[1]

Öncesinde:

Raillard: Resim ile para birbirine karıştırıldığında her defasında çok rahatsız oluyordunuz değil mi?

Miró: Son derece iğreniyordum.

Raillard: Geçmiş zaman kipinde söylüyorsunuz hep bunları. Oysa, günümüzde para ile resmin birbirine bağlanmasından, eklemlenmesinden dem vurulurken resmin dünyayı alt üst etmek için olduğunu söyleyen var mı hâlâ?

Miró: Değiş-tokuş değeri mi? İğrenç bir şey bu.[2]

Diplomasiye göz atalım. Talleyrand gibi çağınızın havasını koklama yeteneğiniz varsa (koku, burun ve bok, dört ayak, sonra iki ayak üstüne geçiş, gözün üstünlüğü, Wilhelm Fliess’le mektuplaşmalar, galiba anlıyorum…), bir süre sonra Devrim’le nasıl olsa sizden zorla alınacak şeyleri aristokratik bir feda jestiyle ulusa evvela kendiniz teslim edersiniz. “Bir Talleyrand hiçbir şeyin kendisinden koparıp alınmasını kabul edemez: Gelgelelim her şeyi hibe etmeyi kabul edecektir. Bilhassa verdiği şey bir Gift-armağan, zehirli bir armağan, özelde nefret ettiği bir şeyse: kiliseye bağlı imtiyazlar, misal, ebeveynlerinin doğuştan tiranlığıyla içine sürüklendiği bir meşgalenin getirdiği nişane (psikoposluk meşgalesi). Bu gelir ve imtiyazlarını ulusa vermekle doğumdan itibaren boyun eğmeye mecbur kaldığı soyluluğun şeytani (demonic) boyutundan -soylunun elinden alınamaz olan o geçici ani heves boyutundan- intikam alıyordu”.[3] Bugünlerde yüksek diplomasi içinde bu tarz eksantrik kişiliklere herhalde rastlanmıyordur. Rastlansaydı, enformasyon çağındayız, muhakkak fısıltı gazetesi ya da leaking yoluyla ilginç anekdotlar kulağımıza çalınırdı. Alain Badiou’ye göre bugün hâlâ 19. yüzyıl ortasının klasik kapitalizm koşulları geçerli olduğuna göre, anekdot olarak Talleyrand’ınkiler de hayli hayli yeterli olacaktır.[4]

Napolyon ve Talleyrand ilişkisi artı Napolyon’un kendi bedeniyle ilişkisi: Birinin talep etmediği bir şeyi alması emir verme-emir alma ilişkisinde de görülür, hatta Giorgio Agamben’in hiç ummadığı biçimde anal olana da bağlanacak. Agamben buyruk sözcüğünün arkeolojisini yaparken Yunanca arkhe’nin köken/başlangıç, ilke (principe) olmanın yanı sıra buyruk (commandment), emir (ordre) anlamına da geldiğini söyler (Heidegger’den öğrendiği bir şey, çaktırmayın).[5] Ardından “kesinlikle bir tesadüf eseri” olduğunu söylediği bir noktaya dikkat çeker: Batı kültüründe arkhe, köken her zaman buyruktur da. Başlamak daima buyuran, kumanda eden ilkedir. Yunanca arkhos sözcüğünün hem kumandan hem de anüs (rectum) anlamına gelmesi Agamben’e göre bu kesişmenin ironik bilinci sayesinde olmuştur. Şaka yapmayı seven dilin esprisi başlangıcın aynı zamanda hükmetme ilkesi olması gerektiğini söyleyen teoremi sözcük oyunlarına dönüştürür.[6] Bu oyunda Agamben’in yaptığı gibi psikanalizin bulgularını göz ardı etmezsek bu bağlantı biraz daha netleşebilir, zira Freud değil miydi uygarlık ile onu alttan alta hep huzursuz eden pisliği dahiyane biçimde dönüştürme ve ortadan kaldırma yollarına dikkat çeken: “Pisliğin hiçbir türü uygarlıkla bağdaşmaz gibi gelir bize. Temizlik talebini insan bedenine de yayar, Güneş Kral’ın ne kadar kötü koktuğunu işitince hayrete düşeriz; Isola Bella’da Napolyon’un sabah temizliği için kullandığı küçücük hamam tasını görünce kafamızı sallarız. Hatta birinin tutup da sabun kullanmayı uygarlığın ölçeği sayması bizi şaşırtmaz”.[7] Peki, kökensel olana dönersek, Freud değil miydi “idrar ile dışkı arasında doğarız” (inter urinas et faeces nascimur) deyimini duymamızı isteyen?[8] Bizzat Freud da arkhe’nin ikili bir anlama sahip olduğunu sezmişti: “Kökensel olanın, kendisinden gelişmiş olan daha sonraki aşamanın yanı sıra varlığını sürdürdüğü savında bulunmaya hakkımız var mıdır?”[9] Bunu yazmasından yaklaşık yüz yıl sonraki entelektüel manzaraya baktığımızda hakkımız var gibi görünüyor. O halde emretmek de dolaylı olarak birine bokunu teslim etmektir (Bir emriniz var mı?/Kakanız geldi mi?). Tüm bu bağış, armağan, emir, ceza vs. fenomenleri üst kavram olarak saldırganlık dürtüsü altında kümelenebilir: “Komşumuz ile ilişkimizi bozan ve uygarlığı bunca zahmete zorlayan şey, varlığını kendi içimizde hissedebileceğimiz, diğerlerinde de bulunduğunu haklı olarak varsaydığımız bu saldırganlık eğilimidir”.[10] Uygarlık dediğimiz şeyi oluşturan, kanalizasyon sistemleri kadar karmaşık mekanizmalar gerçekten büyüleyici ve ürkütücü. Kant kısaca yüce (sublime) diyordu. Metonimi uzun yaşama ve yaşatma stratejilerinden biridir.[11] Lacan’dan, söz oyunları ustasından bahsettim. “Yaptığımdan utanarak” ben de noosferle bağlantılı bir sözcük oyunu önermekten kendimi alamıyorum: fosse septique’den nous septique’e.

Sizde olmayan bir şeyi onu istemeyen birine vermek. Yazı da bir yerde Lacan’ın aşk tanımına uygun düşmez mi? Mülkiyetimizde olmayan, her biri bizi aşan ve üstümüzde egemenlik kuran arkhe’ler olan dilin, tarihin ve arşivin içerisinde hazır bulduğumuz şeyleri beklenti içinde olmayan isimsiz ötekilere iletme arzusunda sanki benzer bir durum var. Bu dar kapının aralığında tuhaf şeyler de olabilir. Gözümüz kulağımız açık, bekleyelim.

II.

Slavoj Žižek’in yazı ve konuşmalarında Lacan’dan ödünç sıkça alıntıladığı bir formül dikkatimi çekti: Kıskanç bir kocanın karısı hakkındaki -başka erkeklerle yattığı- iddiası doğru olsa bile, kocanın kıskançlığı her şeye rağmen yine de patolojiktir. Patolojik öğe, kocanın onurunu, kimliğini/kendisiyle-özdeşliğini güvenceye almak için kıskançlığa duyduğu ihtiyaçtadır. Bunu aşırı saçma veya iddialı bulanlara karşı Žižek formülü siyasal-ideolojik düzleme aktararak kendi katkısını yapar: Aynı hatta bağlı kalarak, 1930’larda Nazi Almanyası’ndaki Antisemitizm’i düşünelim der. Nazilerin geniş kısmının Yahudiler hakkındaki iddiaları doğru olsaydı bile (Almanları sömürüyorlar, Alman kızları baştan çıkarıyorlar) Antisemitizm her şeye rağmen yine de patolojik olmaya devam ederdi, zira bu durum esas nedeni, yani Nazilerin Antisemitizm’e tam da kendi ideolojik konumlarını sağlama almak için ihtiyaçları duydukları gerçeğini örtbas ediyordu. Antisemitizm söz konusu olduğunda Yahudilerin “sahiden ne oldukları” bilgisi sahte/yanıltıcı (fake) ve konuyla artık ilgisiz hale gelmişken bundan böyle hakikat konumunu işgal eden yegâne bilgi bir Nazinin kendi ideolojik yapısını sağlamlaştırırken bir Yahudi figürüne niçin ihtiyaç duyduğu hakkındaki bilgidir.[12] Diyelim ki aynı formül İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ilişkin yolsuzluk soruşturmaları ve tutuklu Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik iddialara uygulandı, ortaya şöyle bir durum çıkacak: Ekrem İmamoğlu’na -ve diğer İBB görevlilerine- yönelik tüm suçlamalar (diploması usulsüz, casusluk yapılmış, belediyede yolsuzluk yapıldı) doğru olsaydı bile bu dava Lacan-Zizekçi psikanalitik yaklaşım bakımından patolojik olmaya devam ederdi (basındaki ifadeyle “hukuki değil siyasi”), zira burada artık önemli olan İmamoğlu ve ekip arkadaşlarının tek tek bu suçları işleyip işlemediklerinin bilgisi değil, bu süreçten sorumlu yetkililerin kamuoyu önünde neden böyle bir figüre ihtiyaç duyduklarıdır.[13]

III.

Ekrem İmamoğlu’nun mevcudiyetinin simgesel düzende yarattığı krizi yine Žižek dolayımıyla dilbilim açısından inceleyebiliriz. Žižek, Saussure’den basit ve mükemmel diye nitelediği bir örneği, yine kendince değiştirerek aktarıyor: Tarifeye göre bir trenin 16:10’da Paris’ten Lyon’a doğru yola çıkması bekleniyor. Bu tren rötar yapsa bile, mesela “16:10 Lyon treni 16:25’te yola çıkacak” dense ya da kaza sonucu Bordeaux’ya varsa bile o tren simgesel düzlemde “16:10 Lyon treni” olarak kalır. Bu durumda “16:10 Lyon” adlandırması “boş imleyen” (empty signifier), yani olgusal içeriği çıkarılmış bir imleyen halini alır. Lacan psikanalitik kuramı içerisinde bu saf imleyen belirlenimi ile zaman-mekânsal her tür olgusal ilinekleri arasındaki yarığa “simgesel hadım” adını veriyor. Žižek’e göre simgesel hadımın fetişist inkarının en bilindik örneği kendinde kral olduğunu düşünen kraldır; sosyal-simgesel ilişkiler ağındaki konumunun sonucu olarak olduğu şeyi sanki kendisinin doğrudan has niteliğiymiş gibi yanlış kavrar.[14] 2019 yerel seçimlerinde sıkça dillendirilen ve o tarihe kadar bir kişiyle tasarlanmış “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” boş imleyeni de zamansal-mekânsal bir imlenen olarak hiç beklenmedik biçimde Ekrem İmamoğlu’nun mevcudiyetine bağlandığında AKP cenahının yaşadığı da sanırım bu inkardı.

Bir imleyenle imlenen arasındaki ilişki psikanalizin simgesel hadım kavramına başvurmadan da, örneğin Gottlob Frege’nin dil felsefesiyle incelenebilir. Frege anlam (Sinn) ve gönderge (Bedeutung) arasında ayrım yapmamızı önerir. “Sabah Yıldızı” ve “Akşam Yıldızı” aynı göndergeyi, Venüs gezegenini işaret etse de anlamları farklıdır (Biri “Güneş doğmadan önce doğu ufkunda en son kaybolan yıldız”, diğeri “Güneş battıktan sonra batı ufkunda ilk görünen yıldız” anlamları). “Platon’un öğrencisi” ve “Büyük İskender’in öğretmeni” aynı göndergeye yani Aristoteles özel ismine işaret eder ama anlamları farklıdır.[15] Frege’nin anmadığı bir duruma bakalım. Örneğin “Karadeniz kökenli İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı tutuklanarak cezaevine gönderildi” dediğimizde bunun anlamı bellidir. Gelgelelim Türkçe içinde anlamlı bu ifadenin göndergesini aradığımızda karşımıza iki özel isim çıkar: Recep Tayyip Erdoğan ve Ekrem İmamoğlu.[16] A=B, A=C, o halde B=C. Simgesel düzen sarsılmaya başlar. Burada antropolog Victor Turner’ın ikizler paradoksunun toplumsal yapıda yarattığı kriz ve eşiktelik (liminality) kavramlarından dolaylı olarak yararlanan bir anlatı kurabiliriz. Turner’ın incelediği, ritüelleriyle sıkı sıkıya örgütlenmiş topluluklarda her bireyin hiyerarşide belirlenmiş bir konumu vardır. İkiz doğumunun yarattığı fazlalık toplumun belirlediği ideal model için bir anomali oluşturduğu için kaygı yaratır. Bu anomalinin de ritüeller yardımıyla yapıya eklemlenmesi gerekir. Arnold van Gennep geçiş ritüellerinin üç evreli olduğunu gözlemlemiştir: Ayrılma, eşik ve bir araya gelme.[17] Birey ya da grup, mevcut yapıdaki sabit konumdan ve kültürel koşullardan bir dizi sembolik davranışla kopar. Kopuştan sonraki eşik konumunda ritüelin öznesinin durumu belirsizdir. Her tür unvandan, mülkiyetten, hak ve yükümlülükten yoksundur. Ritüelin tamamlanması için üçüncü aşama olan yeniden birleşmenin gerçekleşmesi gerekir. “İmamoğlu” ismini geçici bir süre bir metonimi olarak kabul edersek, bugün İmamoğlu’nun (yani kendisi ve elbette onunla ilişkilendirilen tüm diğer isimler) durumu da bir eşiktelik (liminality) halini andırmıyor mu? Ritüel devam ediyor.


Ana Görsel

[1] Joan Miró, Düşlerimin Rengi Bu: Georges Raillard ile Söyleşiler, çev. Alp Tümertekin, İstanbul: YKY, 2013, s. 36.

[2] A. g. e. s. 23-24. Sanat yapıtının mali değerinden nasıl soyutlanabileceği sorulduğunda Miró kendisinin yaptığı gibi sokakları afişlerle, heykel ve gravülerle donatarak diye yanıt veriyor. A. g. y.

[3] Roberto Calasso, The Ruin of Kasch, Penguin Books, 2018, s. 13. İlginç, bir seferinde Napolyon Bonaparte Dışişleri Bakanı Talleyrand’a herkesin içinde “Sen ipek çoraplar içinde boksun” diye hakaret etmiş. A. g. e. s. 16. Kral çıplak! diye bağıran ama kıyafetlerimizin altında hepimizin çıplak olduğunu gözden kaçıran saftirik çocukta olduğu gibi (Alphonse Allais’den Zizek Hiçten Az’da aktarır), Napolyon da derimizin altında aslında hepimizin bok olduğunu gözden kaçırmamış mı?

[4] “Bir yanda inanılmaz bir sermaye birikimi var, bir yanda da, özellikle Çin’de, milyonlarca köylünün işçiye dönüşümü. Bu arada Ortadoğu’da da doğal kaynakların zorla ele geçirilmesi ve bunun beraberinde gelen savaşlarla yıkımlar. Yaşanan ekonomik kriz de klasik bir üretim fazlası krizinden başka bir şey değil. İnternet, Web falan yüzünden “gayrimaddi” denen kapitalizmin, konut inşaatı veya otomobil imalatının maddiliği karşısında, silah veya dev boyutlardaki enerji ve hammadde alışverişleri karşısında ne kadar cüzi kaldığının da bir kanıtıdır.” Alain Badiou, “İdeası Komünizm Olan Şeyin Gerçeği de Sosyalizm Midir?”, Komünizm Fikri, yazıyı çev. Savaş Kılıç, İstanbul: Metis, 2012, s. 15-16. Hepimizin gözü bir anüs gibi açılıp kapanan Hürmüz Boğazı’nda değil mi? Yavrusunun tuvaletini yapmamasından kaygılanan, yaptığında sevinen ebeveynler gibi.

[5] Giorgio Agamben, Buyruk Nedir?, çev. Murat Erşen, İstanbul: Ketebe, 2022, s. 10-11.

[6] A. g. e. s. 13-14.

[7] Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis, 2004, s. 51. Kitap okumayı sevmeyenler Dövüş Kulübü’nü izleyip orada sabun ve kurban ritüeli arasındaki zarif bağlantının tadını çıkarabilirler.

[8] A. g. e. s. 62.

[9] A. g. e. s. 29.

[10] A. g. e. s. 68. Süperegonun buyrukları da arketipik şiddetin zamandışı egemenliğidir. “Başka bir deyişle süperegonun yazılı olmayan gölgeli kuralları, Yasa’nın üstünlüğünün kurucusu olan başlangıçtaki yasasız şiddetin kalıntılarıdır. Bu şiddet sadece başlangıçta mevcut olan bir şey değildir, yasanın üstünlüğünün kendini idame ettirmesi için her daim orada olması şarttır”. Kendini Tutamayan Boşluk, s. 296.

[11] Sublime, yani yükseğe kaldırılmış. Batılılar Osmanlı İmparatorluğu için Yüce Kapı (Sublime Porte) metonimisini kullanıyorlarmış. Yüksek Kapı, Bâb-ı Âli.

[12] Slavoj Zizek, “Jacques Lacan’s Four Discourses”  https://www.lacan.com/zizfour.htm

Yazının tam hali, Slavoj Zizek, “Objet a in Social Links”, Jacques Lacan and The Other Side of Psychoanalysis: Reflections on Seminar XVII, Ed. Justin Clemens ve Russell Grigg, Durham-Londra: Duke University Press, 2006, s. 117-118.

https://www.newstatesman.com/politics/2016/02/slavoj-zizek-what-our-fear-refugees-says-about-europe (2016)

Slavoj Zizek, Kendini Tutamayan Boşluk, çev. Engin Barış Aksoy, İstanbul: Metis, 2019, s. 295.

https://slavoj.substack.com/p/the-shooting-of-trump (2024)

https://www.youtube.com/watch?v=L2Af-yg7nnc (2025) (35:30’dan itibaren)

https://www.youtube.com/shorts/-FonwAbYnI0 (2026)

Reddit’teki bir tartışmada gördüğüm (https://www.reddit.com/r/lacan/comments/in6x4i/the_jealous_husband/)  bu formül de aslında bu haliyle Lacan’a değil Žižek’e ait; sanırım Žižek bu yüzden Lacan’a doğrudan hiç referans vermiyor. Lacan kıskanç kocadan üçüncü seminerinde, Schreber vakası bağlamında bahsediyormuş: “Her nerede varolursa olsun sizi bu sanrısal kesinliği (delusional certainty) bulmaya alıştırmalıyım. Örneğin, sonraları kendisini normal bir öznede veya sanrılı bir öznede sergileyip sergilemediğine (presents itself) bağlı olarak bu kıskançlık fenomeninin ne ölçüde farklı olduğunu fark edeceksiniz. Gerçek ne olursa olsun, kesinliği kendiliğinden reddeden normal kıskançlık biçimindeki mizahi, hatta düpedüz komik olanın ne olduğunu uzun uzadıya hatırlatmaya gerek yok. Kendisini başka biriyle yatak odasına kilitlediği kapıya kadar karısını takip eden kıskanç koca hakkında ünlü bir hikaye vardır. Bu, sanrılı kişinin kendisini her türden gerçek göndergeden (references) muaf tutmasına yeterince tezat oluşturur”. Jacques Lacan, The Psychoses 1955-1956: The Seminar of Jacques Lacan Book III, ed. Jacques Alain-Miller, çev. Russell Grigg, New York-Londra: W. W. Norton Company, 1997, s. 76. Lacan’ın kurduğu karşıtlık tüm kanıtlara rağmen şüphe eşiğinde duran “normal” kıskanç özne ile şüphe uğrağının üstünde atlayıp kestirmeden kesinlik (hakikat) konumuna yerleşen sanrılı özne arasındadır.

[13] Bu formülden haberdar olmayan tarikatçıların, liberal post-Kemalistlerin de Ergenekon-Balyoz davalarında anlayamadığı şey buydu: Davalarda iddia edilenler doğru olsaydı bile davalar en başından itibaren ideolojikti. Fethullahçıların ve farklı cenahlardan işbirlikçilerinin Cumhuriyet-karşıtı darbeci amaçları için sahte delillerine kadar kurgulanmıştı. Žižek’ten yola çıkarsak, çuvallar dolusu iddia projeyi üstlenenlerin ideolojik inşaları içinde sahte (fake) değerine bürünmüyor, düpedüz sahte olarak imal ediliyordu (gömülen silahlar, bilgisayarlara ve telefonlara yüklenen dijital sahte-deliller). O dönem kamuoyunu yönlendirmekle görevli ve/veya gönüllü, bugün “yetmez ama evetçiler” ibaresiyle kodlanan zevat Lacan’ın bahsettiği sanrılı, psikotik özne konumuna baştan yerleşmiş, hiçbir şüphelenme emaresi göstermeden oradan sesleniyorlardı. Kullanışlı aptallarız demişti içerinden biri. Artık kullanışlı olmayabilirler.

[14] Žižek, Kendini Tutamayan Boşluk, s. 319-320. Žižek’in örneği Saussure’ünkünden epey farklı. Saussure aynı dilsel göstergenin farklı sözceler (parole) içinde özdeşliğini koruması, bir sözcüğün, özdeşliği sarsıntıya uğramadan başka kavramları belirtebilmesi durumuna dikkat çekerken bundan bahsediyor: “Örneğin yirmi dört saat arayla kalkan iki “20:45 Cenevre-Paris” ekspresinin özdeş olduğunu söyleriz. Lokomotif, vagonlar, görevliler, kısacası her şey değişiktir belki, ama bize göre bu hep aynı eksprestir”. Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, çev. Berke Vardar, İstanbul: Multilingual, 1998, s. 160. Zizek, Saussure’ü Saul Kripke’nin bir özel ismin göndergesinin bütün olanaklı evrenlerde bir ve aynı olduğunu öne sürmek için ürettiği “katı belirleyici” (rigid designator) kavramına benzetiyor. Kendini Tutamayan Boşluk, s. 320.

[15] Gottlob Frege, “Ek: Duyum ve Gönderge Üzerine”, Joseph Salerno, Frege’ye Dair, çev. Ayhan Dereko, Ankara: Birleşik, 2011, s. 123-149. Frege’nin düşünceleri şuraya da uyarlanabilir: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin her ikisini de farklı zamanlarda sözcelediği “bebek katili” ve “kurucu önder” anlamlarının (sense) aynı göndergeyi (reference), yani Abdullah Öcalan’ı işaret etmesi ve bunun kamuoyunda yarattığı anlambilimsel karmaşa. Soru, Austin’in dil felsefesi bağlamında da sorulabilir: Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan kurucu önderdir” önermesi doğruluk değeri taşıyabilen, olgu bildiren bir önerme mi (constative) yoksa sözcüklerle bir şeyler yaptığımız bir edim (performative) olarak mı değerlendirilmeli? Sergilenen performansa bakarsak, Bahçeli sözlerinin doğruluk değerini umursamıyor, etkilemek istiyor.

[16] Doğabilimlerinde epey benzer bir durum var: “İzotoplarından birinin atom ağırlığı 65 olan element” dediğimizde karşımıza iki element çıkar: Bakır ve çinko. Karl R. Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, çev. İlknur Aka-İbrahim Turan, İstanbul: YKY, 2018, s. 96. Bilimciler, siyasetçiler gibi ortalığı velveleye verip böyle bir durumu kriz değil, fırsat olarak görüyorlar.

[17] Victor Turner, Ritüeller: Yapı ve Anti-Yapı, çev. Nur Küçük, İstanbul: İthaki, 2020, s. 95.

Exit mobile version