Site simgesi Terrabayt

Osman Şişman’la Dalgaya Düşmek / Bir Tecrübe, Bir Kavram, Bir Kitap

D A L G A Y A D Ü Ş M E K
BİR TECRÜBE, BİR KAVRAM, BİR KİTAP, FOTOĞRAFLAR ve FRAGMANLAR
Sergi: 7-13 ŞUBAT 2025, ESKİŞEHİR, Yer: YAPBOZ DÜNYA / AYRIK OTU KAFE
2 Osman Şişman’ın 7.02. 2025 tarihinde YapBoz’da gerçekleşen sergi konuşması ve 2026 tarihinde Nika Yayınevi tarafından 
yayımlanan Dalgaya Düşmek adlı kitabı üzerine yapılmıştır.

"Diyalektik mi diyelim, montaj mı? İki şey yan yana gelir de yeterince öyle kalırsa, mutlaka birlikte çalışmaya başlar: 
İki beden, iki imge, iki yazı; bir beden bir imge, bir beden bir yazı, bir imge bir yazı. İki kardeş."[1]
“I have seen them riding seaward on the waves

Combing the white hair of the waves blown back

When the wind blows the water white and black.

We have lingered in the chambers of the sea

By sea-girls wreathed with seaweed red and brown

Till human voices wake us, and we drown.”

T.S.Eliot

Nalan Kurunç: “Rezonans: dalgalar rezonansa girdiğinde, genliklerini azaltan girişimin aksine genlikleri birbirinin üzerine yığılır. Bir geri besleme döngüsü, sınırsızca büyüyen bir rezonans yaratır. Kolombiya’nın Desana Kızılderilileri gökyüzünü, iki yarım küresi Samanyolu tarafından bölünmüş bir beyin olarak tanımlar. Beyinlerinin gökyüzüyle rezonans halinde olduğunu söylüyorlar. Bu onları dünyayla bütünleştirir ve onlara kozmostaki rollerini hissettirir.”[2]

“Dalgaya Düşmek/ Bir Tecrübe, Bir Kavram ve Bir Kitap” adlı sergin bende gerçekliğin sınırlarını aşındıran bir şey yarattı. Mekandaki müzik sayesinde de imajların ve metinlerin “hücresel birliğinden” sıyrılıp adeta bir Kızılderili hissi vuku buldu bende. Müziğin ritmik doğası hem metinlerle imajlar, hem de metinler imaj ve müzik arasında rezonatif bir bağlam yaratıyor. Morfik bir  alanın zihninin içinde geziniyormuş hissi oluşuyor.

Mekanda yer alan imaj ve metin tertipleri için konuşalım isterim öncelikle, bu imaj ve metinler nasıl bir düzenleniş içerisindeler?

Osman Şişman: Serginin duvarlarında asılı durduğu mekân, Yapboz Dünya, sadece bu serginin değil, başka bir sürü meşguliyetimizin müşfik parantezi. Orada bir araya gelir, söyleşir, neşelenir olduk. Beyhudelik hissini askıya alma imkânı veren bir yer.

Beyhudelik hissi benim için kurucu bir unsur. Evren ölçeğinde de baksak tarih ölçeğinde de, yaşayabilmek için başımızdan savmamız gereken bir hakikat, beyhudelik. Bir çifte felaket, kozmik ve kronik. Bu ölçekler arasında zihinsel geçişler yaparken idrak ediliveren, sonra da kendinden önce ve sonra gelen cümle imaja bir kamaşma gibi sıvanan şey, melankoli. Beyhudelik hissine geçici de olsa galebe çalan, onu askıya alan her türden imajı üretme işi de “dalgaya düşmek.”

Kolombiyalı Kızılderililere -yoğun bir hasetle- gıpta ediyorum. Dünyayla bütünleşmek, kozmostaki yerimi hissetmek benim için imkânsız. Geriye kalan, bir ezgiyle, metinle, bedenle, eşyayla geçici olarak tecrübe edebileceğim dalgaya düşmek ânları.

Dalgaya düşmek, illa uyum yahut bütünleşme değil: Ritmlerin ve alanların geçici geçişkenliği, irtibatı, ittifakı; sonra yine kaos. Kaosun içindeki potansiyel ritmlerin arızî buluşması, örtüşüp ayrılması. İşte, böyle bakınca, zaten insana özgü de değil. Gayet maddî bir kompozisyon, ve maalesef bizim bunu rahat bırakmayıp anlamlandırmamız. Kitapta da sergide de metinlerle imajlar uyum, bütünleşme gibi ilkelerin peşinde buluşmadılar. Birbirilerini türetebilecek yahut aşındırabilecek bir tuhaf -ve gene geçici, uçucu, zorunluktan ve nedensellikten uzak- akrabalıkla yan yana geldiler, gene dağılacaklar.

Nalan Kurunç: Sözü açılmışken, konuyu daha da derinleştirmek adına; metinler ve imajlar sergide altlı üstlü, kitapta ise yan yana da mevcutlar. Sergi ve tasarladığın kitaptaki farklı tertipler bana Harun Farocki’nin benim “esnek imaj” diye çevirdiğim “soft image”[3] kavramını çağrıştırıyor: “A ya da B”  demek yerine “A ve B” deme fikri, benim kendi esnek montaj kavramım açısından bir şekilde önemli, diyor Farocki. Bu bana senin ifadenle “birlikte çalışma” meselesini düşündürüyor. Senin, “imajlarla metinlerin birlikte çalışması” dediğin şeyi Farocki’nin esnek imaj kavramıyla birlikte okuyabilir miyiz?

Osman Şişman:  Geleneksel kitap tasarımının ifadeyi biçimlendirdiği, demek ki sınırlandırdığı söylenir hep. “Dalgaya Düşmek” gibi melez metinlerde grafik ve nesne tasarımına oyunlu, buluşlu yaklaşımlar denenir genelde, imajlarla metinlerin kombinasyon sayısını artırmak için. Zor iş, pahalı iş, hem de bana fazla geliyor artık: Aşırı-tasarlama, biçimi de içeriği de fetişleştiriyor kimi vakada. Bildiğimiz düz kitap biçimi, unsurların yan yana durmasını mümkün kılıyor; bu bana yetiyor. Yan yana gelen iki öğenin birlikte çalışıp sahneyi sonraki ikiliye teslim etmesi yeterli, daha derin bir mevzu yok zaten ortalıkta.

Fragmanlar da fotoğrafların çekilmesi gibi, bir atımlık jestlerin ifadesi gibi geliyor bana. Bir idrak ânının ifadesi bir paragrafı aşınca akademikleşiveriyor, yavanlaşıyor. Bir atımlık imajlar bir atımlık fikirlerle yan yana gelince zemin genişliyorsa, ne âlâ.

Buradan bakınca, daha da esnetilebilecekken maddi ve manevi gerekçelerle esnetilmeyen bir montaj var sanırım burada.

Nalan Kurunç: Sergi etkinliğinde şöyle bir şey dediğini hatırlıyorum: “Acaba her şeyi “dalgaya düşmek” etrafında mı düşünüyorum zamanla?”

Bu bana şöyle bir şey çağrıştırdı; bu bağlamda “yasa” sözcüğünden ne anladığını merak ettim. Demem o ki, “dalgaya düşmek” bir yasa haline gelebilecek bir şey midir, gelir mi, gelirse ne olur, gelme koşulu nedir. Dalgaya düşmek mutlak bir koşul haline gelirse insan failliği ne yana düşer?

Osman Şişman: Kendini kaptırmayı, kendinden geçmeyi, iradenin yerleştiğini sandığımız yerden kaymasını ifade ediyorum “dalgaya düşmek” terimiyle. Kendi tecrübemde çoğunlukla beklenmedik karşılaşmalar hâlinde vuku buldu bu. Özellikle de müzikle ve kimi eşyayla olan oyunlu, esrik münasebetimde. Beni en çok ilgilendiren estetik haz kısmı oldu.

Adını öyle koyduktan, sınırını da böyle çektikten sonra benzer örüntüleri, bedenlerin bir harekette başka bedenlerle ve eşyayla bir araya gelişinde, kaosun ürkünç yasasızlığını yahut müesses nizamın bilindik, sıkıcı yasasını aşıp kendi “yasacığını” uçucu bir şekilde hâkim kılmasında da bulur oldum. Bu minör durum, sanki yasanın genelliğine, herkesten geçerliğine, dıştan dayatmasına benzemiyor, eylemin -ama daha çok da karşılaşmanın- içinden neşet ediyor.

Bir noktada beni tedbirli olmaya çağıran meslek hastalığını, metinde şöyle ifade ediyorum: “‘Dalgaya düşmek’ benim icat ettiğim bir altın oran olmasın? Tecrübeleri derleyip oradan bir kavrama mı erişmeye çalışıyorum, yoksa bir kavramı tecrübelerin hatırasına şiddet uygulama pahasına onların hulasası olarak baştan mı koyuyorum?” Yasaya dönüşmesinden imtina etme arzusu duyuyorum. Sanırım yasayı, arzunun sınırlayıcısı, ketleyicisi olarak görmekten ötürü ona yanaşmıyorum. “Dalgaya düşmek”, bu salıncağın yasa kısmında değil, arzu kısmında beliriyor gibi geliyor bana. Arzu deyince, irade, faillik gibi terimler bulanıklaşıyor, bugünün “bireysel irade” üzerine kurulu güdük öznelliğinden epey uzağa düşüyor.

Meslek hastalığını hiçe sayarak şunu da görebiliyorum: “Dalgaya düşmek” özellikle şiddet, savunma, kaçış içeren kolektif jestlerde, mesela linçte, direnişte de mevcut. Ne bileyim, sığırcık curnatasında da var, borsa hareketlerinde de. Nakaratlı cümle ritüelde de var; zikirde, transta, partide, dansta. Demek ki onu örgütlemenin yolları da var. Ne ki, o kısmı korkutuyor beni, bu yolların neler olduğunu, nasıl formüle edileceğini, nasıl tekrarlanır kılınacağını düşünmek bile istemiyorum. Başıma geldiğinde yahut şahit olduğumda teşhis etmenin hazzı bana yetiyor.

Nalan Kurunç:  Victor Burgin’in şu cümleleri dikkatimi çekmişti, sen ne dersin,

“Özel tarihsel/kurumsal/söylemsel duruma örnek hiçbir çeşit politik sanat

(ve) fotoğraf olamaz. 'Herkes için sanat' ya da 'bütün zamanlar için

sanat'ın da olamayacağı gibi. Sol sanat düşüncesinin bu ve karşılıksız

diğer kuruntuları, artık terk edildi.”

Victor Burgin[4]

 

Ne de olsa sergin ve kitabın bu sol sanat düşüncesinin ötesinde bir yerde olduğunu düşündürüyor bana. Daha adı itibariyle,  Dalgaya Düşmek, bana kalırsa bahsedilen kuruntuyu taşımıyor kendinde.

Osman Şişman: Bu sergiyi ve bu kitabı sanattan saymam; ama haklısın; bir imajlarla düşünme egzersizi olarak, bahsi geçen kuruntuyu taşımıyor. Bu iyi bir şey mi, emin değilim. Ben de siyaseten daha işe yarar görünen bir tutamağa tutunabilmeyi isterdim; dalgaya düşmekten başka bir seçeneğimin olmadığını kabul ettim.

Nalan Kurunç: Ve son olarak şunları söylemek isterim, kavradığım haliyle söyleşimizin belirli hatlarını vurgulamak adına yazmak isterim: Dalgaya düşmek denildiğinde aklıma kavramsal sanatçı Bas Jan Ader’in Amsterdam’da gerçekleştirdiği nehir kıyısı performansının[5] gelmesinin yerinde olup olamayacağını sorguluyorum. Şöyle ki, diyorsun ki, “Dalgaya düşmek”, bu salıncağın yasa kısmında değil, arzu kısmında beliriyor gibi geliyor bana. Arzu deyince, irade, faillik gibi terimler bulanıklaşıyor, bugünün “bireysel irade” üzerine kurulu güdük öznelliğinden epey uzağa düşüyor.”[6]

“Düşüşte dağılan şey öznellik yasasıdır böylece” diyorsun “Ontolojik bir başlangıç  çağrısı olmadan”, sadece dalgaya düşmek. –Sanat tecrübesi denilen şeyi ise şöyle tanımlıyorsun: Geçici olarak da olsa bu beyhudelik hissini askıya alabilen, ona galebe çalan ona galip gelen, korkunç beyhudelik hissine galip gelen imajlar üretme işine, her türden imaj üretme işini sanat olarak adlandırıyorsun. Bu imajlara, her türden imaja kapılma işine de dalgaya düşmek diyorsun.  Zayıf bir çağrışım olması pahasına yazıyorum bunu, belki bir tartışmaya kapı aralar diye; kimbilir Bas Jan Ader’in “All is falling” dediği şeydir her şey biraz da?  Elbette karşılığı değildir ama hem kitabı elime almış hem sergiyi gezmiş, ve tüm bunlar üzerine düşünmeye çalışan biri olarak ben’de  bıraktığı “bir his” de bunlar oldu. Kendi adıma sergin ve kitabın için  ve düşündürdüklerin için teşekkürler ederim.

Osman Şişman: Hazır bulduğumuz sert yapılara göre biçim alıp alıp sonra beyhûde özgürlük hamleleri yaptığımızı sandığımız öznellik kurmacaları ilgimi çekmiyor artık; ikna etmiyor beni. Zorunlukların evreninde küçük burgaçlara kapılıp bir süre sürüklenmenin hazzı, tek tesellim. Bas Jan Ader’in düşüşlerinin sürekli ileri geri oynatıldığını, ama her bir düşüşün öncekinden ve sonrakinden biraz farklı olduğunu düşün.

Fall II, Bas Jan Ader, 1970, Amsterdam, 1970.

“The waves fell; withdrew and fell again, like the thud of a great beast stamping.”

Virginia Woolf, The Waves

[1] Osman Şişman

[2] https://www.christianhubert.com/writing/resonance

[3] https://sanatatak.com/hayati/ufku-acik-tutmak-harun-farocki/

[4] Fotoğraf, Kurgu ve İşlev, ss.225, Espas Kuram Sanat Yayınları.

[5] Fall II, 1970, Amsterdam, 1970. https://www.dailymotion.com/video/x248wp3

[6] Osman Şişman’ın 7.02. 2025 tarihinde YapBoz’da gerçekleşen sergi konuşmasından.

Mobil sürümden çık