Site icon Terrabayt

Koku: Çirkin Kurbağa’dan Vahşi ve Ayartıcı Diyonizos’a

Çok Anlamlılık

Patrick Süskind’in Koku isimli çok satan romanı çoğu postmodern eser gibi çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Yapıt, koku duyumunun üstünlüğü ile diğer insanlardan ayrışan Grenouille ismindeki bir kahramanın sırasıyla koku alanında yeteneklerini üstün bir noktaya getirmesi ve dehasını kötüye kullanarak, ölümsüz bir koku yaratmak hedefiyle kendine rahiyalarını elde edebileceği genç kadın kurbanlar bularak cinayetler işlemesi gibi kolay okunur bir konuya sahip olmasına karşılık çok katmanlı bir görünüş arz eder. Bu bakımdan Koku, kesin ve net bir mesaja sahip değildir, birden fazla anlatımı ve anlamı tespit edilebilecek bir eserdir.

Söz gelişi, eser bir dönem eleştirisi olarak okunabilir. Bu okumada söz konusu dönem Aydınlanma Çağı’dır. Anlatı, başkarakterin doğum tarihi olan 1738 Temmuz’u ile açılır. Bu tarih, Fransız Devrimi’nin öncesine denk gelir. Bu da Devrim’i ateşleyen her türden ilerlemeci düşüncenin, tartışmanın fokur fokur kaynadığı bir tarihsel döneme denk düşer. Diderot’nun, Voltaire’in, Napolyon’un, elbette Kant’ın çağıdır bu. Eserin başkarakteri olan Grenouille zaten içinde bulunduğu çağın dahileriyle eş tutulur ancak o, diğerlerinden farklı olarak, başkalarının küçümsediği bir alana hitap eden duyularını yetkinleştirmiş ve dehasını bu alanda sergilemiştir:

“Jean Baptiste Grenouille; eğer bu ad, de Sade, Saint-Just, Fouché, Bonaparte vb. mendebur dâhi adlarının tersine bugün unutulmuşsa, bu kesinlikle Grenouille’in, kendini beğenmişlik, insan saymazlık, ahlaksızlık, kısacası allahsızlık bakımından bu ünlü ve karanlık adamlarla boy ölçüşemeyeceğinden değil, dehası ve tek hırsı, tarihte iz bırakmamış bir alanla kısıtlı kaldığı içindir: o, varla yok arası, kokular dünyası.”[1]

Bahsolunan bu dönem eleştirisi Devrim’in öncesini hesaba katan sınırlı bir tarihsel alandan ibaret değildir. Buna göre yazar, Aydınlanma Çağı’na geri giderek aslında yurttaşı olduğu Almanya’nın yakın tarihini, Üçüncü Reich’ı daha da genel anlamda faşizm olgusunu yakın gözleme almakta ve onun karanlık özünü eleştirmektedir. Bu düşüncenin kaynağı, romancının aldığı tarih eğitimine referans verilerek temellendirilebilir. Süskind’in Münih’teki ve Aix-en-Provence’daki öğrencilik dönemi 1960’ların sonu ve 1970’lerin başındaki öğrenci hareketlerine denk gelmektedir. Ve bu öğrenci hareketleri, Frankfurt Okulu’nun düşüncelerinden, Annales tarihçilerinin ve Foucault’nun kuramlarından ziyadesiyle etkilenmişlerdir. Bu üç kültürel eksenin romanın yazarını da etkisi altına almış olması muhtemel temel tartışma medyumu ise Aydınlanma’dır. İlgili çevreler Aydınlanma’nın logosentrizmini eleştirir, bilginin sistematikleştirilmesinin ardındaki olgusal ve fikirsel çarpıklıkları arar ve eleştirel, karşı tarihsel okumalar ve eylemler önerir. Bu bağlamda, Süskind’in içinde piştiği öğrenci hareketleri döneminde bu damarlardan muhakkak etkilenmiş olduğu ve bu etkilenmeyi eserine yansıttığı fikri akla oldukça yatkındır.[2]

Koku’nun bir Aydınlanma eleştirisi olduğunu merkez alırsak, Aydınlanma aklı tarafından dışlanmış bir duyunun eserin merkezine alınmasının ve buradan hareketle bir karşı tarih yazılmaya çalışılmasının tesadüf olmadığını belirtmemiz gerekir; romanda, dönemin estetik tasavvurundan ve fikri aleminden izole edilmiş koku duyumu, başkarakter Grenouille’in peşinden koştuğu asıl amaçtır, anlatıda koku kavramı bir nevi ruh’a karşılık gelmektedir. Ve her nesne kokusu bakımından idrak edildiği ölçüde anlamlıdır. Bu Aydınlanma aklının sevmeyeceği, tasvip etmeyeceği bir şeydir. Mesela, Aydınlanma düşüncesinin merkez figürlerinden biri olan Kant’a göre koku, tat alma duyusuna kıyasla “daha az sosyal” ve “özgürlüğe aykırı” bulunarak dışlanmıştır.[3]

 

Eser bildungsroman hüviyeti taşımaya da müsaittir. Öyle ki, bir karakterin doğumundan bütün gelişimine ve nihayet ölümüne kadar tüm ömrü yazıya geçirilmiştir. Ancak Koku’da kabul edilebilir, haneye yazılabilir anlamda bir gelişim’in olduğu tartışmalıdır. Kimi eleştirmenlerse yapıtı bir künstlerroman yani sanatçı romanı olarak ele almışlar ve türdeşleriyle karşılaştırmışlardır. Buna göre Grenouille, tüm ayrıksı karakterizasyonu ile bir sanatçı tabiatına sahiptir ve bu doğaya göre hareket etmektedir. Bu yaklaşıma göre eser bir seri katil öyküsünün anlatıldığı suç romanlarıyla, sanatçı romanlarının biçimlerini sentezleme yoluna gitmiştir.[4] Özetle, okuması kolay anlaması güç bir kitap Koku.

Modern Olmayan

Romanın başkahramanı Grenouille; babası belli olmayan bir bebek, balıkçı tezgâhında çalışan bir annenin çocuğu. Kadın elindeki balık bıçağıyla doğumu kendi kendine gerçekleştiriyor ancak bebeğin yaşayacağını hiç aklından geçirmiyor. Sonra diğer tüm çocuklarının ölümüne sebep olduğundan, bu doğumdaki özensiz tavrı ve çocuğunu ölüme terk edişi sebebiyle şüpheli bulunup tutuklanıyor, mükerrer evlat katlinden hüküm giyiyor. Grenouille; annesi, sütannesi, kendisini himayesi altına almış bir manastırın pederi ve son olarak bakıcısı da dahil kimsenin istemediği, başından savdığı, çirkin ve felaket getireceğine inanılan bir bebektir. Ancak tüm bu dışlanmaya rağmen bir şekilde hayatta kalmasını başarır. Bu kambur ve topal varlık, sanki bu dünyaya ait değildir.

Grenouille’in bu hâli, pedagojiye tamamen kapalı bir insan varlığını temsil etmektedir. Aydınlanma, Fransız Devrimi vb. gibi sosyolojik yapıları yerinden sarsan gelişmelerin yaşandığı dönemlerde dünyaya gelen bu insan varlığı, hiç de çağın tasavvur ettiği insan öznesine benzememektedir. Eğitilir, ehlileştirilir, etik bir duyguya veya anlam dediğimiz bilişsel sermayeye hiç sahipmiş, sahip olabilecekmiş gibi durmayan bu acayip yaratık, dönemin düşündeki medeniyet fikriyle, medeni insan idealiyle hiç mi hiç uyuşmaz.

Şiirsel Adalet

Romanın yolları Grenouille ile kesişen hemen hemen tüm kahramanları ya ölürler ya da büyük bir talihsizlikle karşılaşırlar. Grenouille’in yanında büyüdüğü Madam Gaillard çocuğun üstün yeteneklerinden zamanla rahatsız olur ve onu başından savar. Bunun üzerine kendisinin akıbeti ise bir çuvalın içinde taşınıp toplu mezara gömülmek olur. Gaillard’ın çocuğu kendisine verdiği tabakçı ustası Grimal, Greounille’i hiçbir yaşam hakkı olmayan bir köle, hiç hükmünde değersiz bir hayvan gibi suistimal ederek çalıştırır ve nihayet Giuseppe Baldini isimli bir parfümcüye yirmi livre karşılığında satar. Aldığı parayla kafayı çeken Grimal absürt bir biçimde suyun dibini boylar ve boğularak ölür.

Yıllardır rakibi Pelissier’nin hakimiyeti altında ezilen, mesleğinde bir varlık alanı bulamadığından uzun senelerdir sürdürdüğü işini artık bırakmayı düşünen Baldini, yanına aldığı ve üstün yeteneğini fark ettiği çırağı Grenouille sayesinde krallığın imtiyazlarından faydalanacak ve servetini büyütecek bir noktaya gelir, bunu yaparken Grenouille’e hiç itimat etmez, niyeti onu kullanmaktan ibarettir ve günün sonunda onu kapının önüne koyacaktır. Greounoille’den vazgeçtiği sıralarda sebebi meçhul bir kral emriyle köprü üstündeki evi yıkılır ve o da Grimal ile aynı kaderi paylaşarak suyun dibini boylar.

Bir diğeri Grasse’ta ikinci konsül görevini yürüten, yörenin en zengini olan Antoine Richis’dir. Göz alıcı bir güzelliğe sahip genç kızı Laure’u Greuonille’in gazabından kurtarmak için, kızını da yanına alarak konakladıkları yeri değiştirecek ancak planladığı şeyi başaramayacaktır. Baba Richis’nin en öne çıkan özelliği ise sistematik düşünmesi, makamına ve servetine önem vermesi ve aydın tabiatlı biri oluşudur. Onun bu hâli, başkarakterin temsil ettiği arkaizmin tam zıddı olduğu için Richis de anlatı içinde cezalandırılanlar kervanına katılır ve gözünden bile sakındığı kızını kaybeder.

Ve elbette Grenouille’in annesi… Masum bir çocuğu bakımsızlığa ve ölüme terk eden anne de yaptığının karşılığı olarak bir meydanda kellesi alınarak infaz edilmiştir. Tüm bu karakterlerin ortak özellikleri o dönemin gerçekliğinin birer replikaları olmalarıdır, her biri bir biçimde bir güç tutkusuna sahiptir, sistemin gerektirdiği şekilde tutumlu ve işgüzardır, büyüklü küçüklü çıkarlarını vicdan ve sevgi gibi şeylerin üzerine koyan aslında merhamet yoksunu kimselerdir. Başka bir açıdan bakacak olursak tüm bu özellikler, Aydınlanmacı bir kimliğin uzantıları olarak da görülebilir ve eserin hiciv damarını besleyen detaylar olarak idrak edilebilir. Grenouille ise tüm bu karakterlerden arıdır, her ne kadar kendisi de parfümcülük mesleğinde ilerleme kaydeden ve bu arzusunu insanlar üzerinde kullanmak isteyen bir portre arz etse de son tahlilde kesin bir biçimde eskil ve yabansı olanın temsilcisidir ve bu sebeple gerçeklikten ve toplumsal düzenden her defasında dışlanır, bu düzende kendine bir yer sağladığında bile bunu istemez ve sindiremez. O bir Ogre’dir, çarmıha gerilmiş tersine bir İsa’dır, Nympha’ları kovalayan bir Satyr’dir.

Güzel’in Dehşeti

Katil Grenouille’in işleyeceği cinayetlerde kurbanların fizik bedeni ile hiç ilgilenmediği, sadece onların idealleştirdiği kokularının peşinde olduğu ve etik olarak kötü bir şey yaptığını idrak etmesine yarayacak bir vicdana sahip olduğunu düşündürtecek bir duygu emaresinin zerresini de göstermediği anlaşılmaktadır. Böylece, onun cinayet ediminde, yüce bir güzellik duygusunun peşinden koşan saplantılı bir zihnin ne denli bir patoloji sunduğunu görmemiz kolaylaşır. Böylesi bir güzellik, denebilir ki, hastalıklı bir estetik yargıdır. Başkarakterin saplantılı bir arzuyla peşinden koştuğu güzellik, kendinde kusursuz bir tanım olarak dondurulan ilkesel ve ideal bir şeye karşılık gelmekte olup nesnelerin ikircimli, noksan dünyasından azade kılınmıştır. Elimizdeki anlatıda güzel bedenler ile güzel kokular eşlenmiştir ve gelecekteki katilin zihninde her şeye öncü bir estetik ilke hâlini almaya başlayacaktır bu eşlenme. Bu bakımdan romanı, estetik bir problemi ciddiye alan; “Güzellik, “nesne”de midir yoksa “öz”de midir?” türünden bir sorunun çevresinde dolaşarak bu ikircimi alay konusu kılan, edebi bir yatak olarak algılamak da zorlama olmayacaktır:

“Grenouille’in nesnelerin eterik “öz”lerine olan saplantısı ve onların ampirik varlığına karşı duyduğu kayıtsızlık, Batı metafiziğinin karakteristik özcülüğüne yönelik sert bir hicvi yansıtır…”[5]

Pastiş

Bir kokusu olmayan ve en büyük korkusu görebildiği ama bir türlü koklayamadığı kendi kokusunun fantazmasıyla karşılaşmak olan Grenouille, sonunda öz kokusunu bulur ancak yine parfümeri yöntemleriyle insan kokusunu taklit ederek. Çürük yumurta, kedi pisliği, sirke ve peynirle; lavantayı; yasemin ve portakal çiçeği gibi bazı nadide çiçek yağlarını karıştırarak. Grenouille, elde ettiği bu kokuyu eklemlerine, apış arasına, ayaklarına, saçlarına ve koltuk altlarına sürer, böylece ilk defa gerçek bir insan kokusuna, kokan bir insan tekinin hüviyetine ulaşmış olur. Daha önce böyle bir hisse hiç erişmemiştir. Kendi kokusunu elde ederek bu durumu sözümona aşması ise kesinlikle bir taklitçilikten ibarettir. Estetik olarak bu postmodernist bir sanat yöntemine denk düşer: Pastiş.

Mesela sperma kokusunu taklit eder ya da ağız kokusunu. Yahut ter kokusunu. Ya da rahmetlik olmuş bir saraç kalfasının beden kokusunu… Elde ettiği bu kokuları topluma karışacak gibi olduğunda sürünür ve halk yığını, duyumsadığı her neyse ona uygun bir tepki verir yani Grenouille yapay olarak kendine bir koku kimliği ve böylece sosyal benlik yaratmış olur. Ancak bu yaratım, buradaki aşamayla sınırlı kalmaması, çeşitli felaketlere sebep olacak olması bakımından ritik ve arkaik bir karaktere sahiptir. Grenouille, kokular üzerindeki hâkimiyetini bir kimlik inşasından ibaret tutmayıp, yeteneğini insanları çepeçevre etkisi altına alan ayinsel bir niteliğe taşıyana kadar sürdürecektir: Arzu ettiği ölümsüz kokuyu yaratmak ve bu koku sayesinde insanları etkisi altına alabilmek için kendine güzel genç kadınlardan oluşan kurbanlar bulur ve onların kokularını ele geçirebilmek için bu kadınları birer birer katleder.

Ayartılmış Kitle  

Ancak yaşananlardan yaklaşık bir yıl sonra da olsa nihayet Grenouille tutuklanır. Adliyeye sevk edilen başkarakter hakkında idam kararı çıkar, karara göre katil; bölge katedralinin önündeki meydanda, halkın göreceği şekilde çarmıha gerilecektir. İdam vakti geldiğinde, piskopostan soylulara, cellada, idam düzeneğini kuran uşaklara oradan on binlerce kişilik bir seyirci kalabalığına kadar herkes Grenouille’in idamı için hazırlanmaktadır. Ancak bir şey olur. Zamanında zihinlerini nefrete süren bu adam, şimdi gördükleri adamla aynı kişi olmasına rağmen, ölümü şiddetle arzulanan Grenouille, kalabalığın gözlerinde dünyanın en masum, en saf istekleriyle dolup taşan kişisine adeta çarpık bir İsevî figüre terfi edecektir.  Elbette, on binlerden oluşan kalabalığın böylesine kendilerinden geçmesinin Grenouille’den başka kimsenin anlamadığı bir sebebi vardır: Öldürdüğü yirmi beş kurbanın rahiyasından elde ettiği o muhteşem ve ölümsüz koku özünü idamına gelmeden önce üzerine sürünmüş, böylece insanları ayartabilmiştir.

Yıllarca insanların ilgi ve şefkatinden olağanüstü bir şekilde sakınılmış bir canavar olan Grenouille, şimdi bu kokunun kalabalıkça duyumsanması sonucunda, bir ilah kadar şevkle seviliyordur. Kokular biliminde kendini geliştirdikçe elde etmek istediği nihai şey de bu ölümsüz kokunun gücünün nerelere varacağını görmek olmuştur ancak karşısındaki halk yığınının bir Diyonizos ayinindelermiş gibi iç içe girip tek bir beden olmuşçasına ve utanç duygusundan arınarak bir orjide bulunmalarından memnun kalmamış, daha doğrusu bu tecrübeyle yetinmek istememiştir. Kahramanımız, daha büyük bir arayıştadır. Cinselliğin açığa çıkardığı ve çağın sistemli ruhunu, adalet sistemini hicveden bu arkaik enerji, artık bir kere, vahşi olanın cazibesini kitleler üzerinde işlevsel kılmıştır. Eser başında anlatılan topal, kambur, kokusuz ve benliksiz Grenouille gitmiştir -ki Grenouille Fransızcada kurbağa demektir- yerine vahşi ve karşı konulamaz güzellikte bir Diyonizos arketipi gelmiştir:  

“Hepsi de, onun kendilerinin en duyarlı yerlerini bulup oradan, erotik merkezlerinden yakaladığını anlıyordu. Sanki bu adamın on bin görülmez eli vardı da her birini çevresindeki on bin insanın cinsel yerine koymuş, kadın olsun erkek olsun tek tek her birinin en gizli hayalinde, tam en çok istediği gibi okşuyordu”[6]

Sonuç 

İdam edilmekten kurtulan Grenouille tekrar Paris’e, her şeyin başladığı yere döner. Burada Masumlar Mezarlığı’nda (Cimetière des Innocents) ölü gömücüler görev yerlerini terk ettikten sonra, hırsızlardan katillerden asker kaçaklarından ve yeni yetmelerden oluşan bir kalabalığın içine girer ve onlar tarafından acımasızca fakat aşkla parçalanır. Buna sebep olan şey yine Grenouille’in üzerine süründüğü kendi hazırladığı kokudur. Daha önce bir defa kitlesel olarak açığa çıkan o arkaik enerji, karakterin, yine bir kitle tarafından yargısının verilmesine veya kendi kendisinin katili olmasına sebep olmuştur. Daha farklı bir yaklaşıma göreyse gerek buradaki gerekse orji kısmındaki sahneler sanatçı ve kitle arasındaki ritüelistik ilişkiyle alakalı olarak ele alınır: “Grasse’taki orji ve Paris’teki yamyamlık anlatımları, her ikisi de, sanatçının kitlesiyle olan ilişkisinin birer parodisidir… Özellikle bu iki sahne, eleştirmenleri Koku’nun bir Üçüncü Reich alegorisi olduğu veya Totalitarizm üzerine bir yorum içerdiği sonucuna götürmüştür.”[7]

Sonuç olarak Grenouille, her şeyin mübah olduğu, adaletin keyfekeder sağlandığı ve insanların kendi çıkarları haricinde hiçbir şeyi öncelemediği bir dünyada yaptıkları bakımından, romanın yazarına göre ancak herkes kadar suçlu sayılabilir, masumdur. Eserin bu şekilde nihayete erdirilmesi; etik ve normatif olana karşı hizalanan düpedüz bir isyan değil, dönem ruhunu eleştirmek için ortaya konmuş bir kinayedir. Dolayısıyla böyle birinin ahlak ve dünya kuralları nezdinde bir yargısının gerçekleştirilmesi saçmadır, irrasyoneldir; bu tür bir yargıyı zaten her şeyin farkında olan bir bilince sahip olduğu için ancak yine kendisi gerçekleştirecektir ve böylece kendine bir zemin veya öz bulamayan insan teki, bu ölümle ilk defa benliğine erişmiş, hayatındaki tek doğru kararı vermiş ve özgürlüğe kavuşmuş olacaktır. Anlatının bu nihai kararı sayesinde hem arketipik bir kötülüğe çıkan Aydınlanma aklının ne tür bir felakete varacağı konusu ele alınmış hem bir insan tekinin kötülük karşısında yine kötülüğü tercih etmesi halinde sonunun felakete çıkacağı tasvir edilmiş; tüm bunları müteakiben bir gelişim öyküsü anlatılmış, hem de Alman veya Fransız toplumu kast edilmiş olsun hiç fark etmez, toplumsal zemin üzerinden bir karşı tarih okuması meydana getirilmiştir.


Ana Görsel yazara aittir, kendisine her zaman olduğu gibi teşekkürü borç biliriz.

[1] Süskind, Patrick. Koku: Bir Katilin Hikâyesi (çev. Tevfik Turan), Can Yayınları, 2022, s. 9.

[2] Gray, Richard T. The Dialectic of “Enscentment”: Patrick Süskind’s Das Parfum as Critical History of Enlightenment Culture, PMLA, Volume 108, Issue 3, May 1993, 489-505, ss. 490, 504.

[3] Kant, Immanuel. Anthropologie in pragmatischer Hinsicht, Felix Meiner Verlag, 1912, ss. 52-53.

[4] Jacobson, Manfred R. Patrick Süskind’s Das Parfum: A Postmodern Künstlerroman, The German Quarterly, Vol. 65, No. 2, From the Beginnings to the Present (Spring, 1992), 201-211, s. 202.

[5] Gray, Richard T., a.g.y., s. 498.

[6] Süskind, a.g.y., s. 248.

[7] Jacobson, Manfred R., a.g.y., s. 210.

Exit mobile version