Site icon Terrabayt

Jürgen Habermas’ın Vefatıyla Evrensel Bir Avrupa Felsefesi Yanılsaması da Sona Erdi

Saygıdeğer Alman filozof Jürgen Habermas’ın (1929–2026); 96 gibi ileri bir yaşta, çağının önde gelen eleştirel filozofu olarak küresel ölçekte kazandığı itibarın doruğunda hayata veda etmesi, sıradan ölçülerle değerlendirilemez.

O bir simgeydi. Bir simge olarak öldü. Şu veya bu konuda kendisiyle aynı fikirde olsak da olmasak da hepimizin ciddiye almak zorunda olduğu, son derece önemli bir filozoftu.

Habermas, çağdaşları arasında olağanüstü etkisi olan, kökleri eleştirel teori geleneğine dayanan Alman filozof ve toplum kuramcısıydı. Avrupa sivil toplumunun kaderini, hâlâ tamamlanmamış olduğunu düşündüğü Aydınlanma kazanımlarının korunmasını ve Avrupa kamusal alanının sağlıklı işleyişini oldukça umursuyordu.

1970’lerin sonları ile 1980’lerin başlarında Pennsylvania Üniversitesi’nde doktora öğrencisiyken arkadaşlarımla dönemin seçkin Amerikan filozofu Richard Bernstein’ın (1932–2022) davetiyle Habermas’ın derslerine katılmak üzere yakındaki Haverford College’a giderdik. O sırada Haverford’da ders veren, daha sonra New School’a geçen Bernstein, Alman filozofu Amerikalı okurlara tanıtmada belirleyici bir rol oynamıştı.

Habermas, Heidelberg Üniversitesi ve Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde akademik görevler üstlendi ve Starnberg’deki Max Planck Enstitüsü’nün yöneticiliğini yaptı. Çağdaşları arasında son derece önemli ve etkili eserlerin yazarıydı.

19 Ocak 2004’te Kardinal Ratzinger (sonradan Papa XVI. Benedictus) ile yaptığı diyalog, “post-seküler” olarak adlandırdığı toplumda dinin yerine dair görüşlerinin temel taşlarından biri oldu. Müslüman göçmenlerin Avrupa toplumuna entegre edilmesine dair fikirleri, çağdaşları arasında yükselen İslam karşıtı nefrete kıyasla çok daha hoşgörülüydü.

Kamusal Alan

Habermas’ın çığır açıcı eserleri arasında yer alan Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü (1962) ve bu eserin ana kavramı olan “kamusal alan”, burjuvazinin devlet gücüyle olası çatışmalarını anlama biçimimizi oldukça etkiledi.

Bu fikir, Habermas’ın alışıldık Avrupa merkezci yaklaşımı içinde ortaya çıkmış ve büyük ölçüde onunla sınırlı kalmıştı. Ancak daha transnasyonel bir kamusal alan anlayışına sahip düşünürler üzerinde, benim “parakamusal alan” kavramsallaştırmam da dâhil olmak üzere, önemli bir etkisi oldu.

Yine de Habermas’ın Avrupa dışındaki etkisini asıl hissettiren eser, kitlesel toplumlarda aklın sürdürülebilirliğinin önündeki güçlükleri ele aldığı İletişimsel Eylem Kuramı (1982) oldu.

Temel eserlerinden Modernliğin Felsefi Söyleminde (1985), Avrupa modernitesini savunmak için en kapsamlı argümanını ortaya koydu; ancak bunun tamamlanmamış bir proje olarak kaldığını sürekli vurguladı.

ABD’nin Irak’ı işgal ve ilhakından kısa bir süre sonra, Habermas ve Fransız filozof Jacques Derrida, “Eski Avrupa, Yeni Avrupa, Çekirdek Avrupa: Birleşik Avrupa’nın Doğuşu” (2003) başlıklı manifesto niteliğinde önemli bir makale yayımladılar.

İki yıl sonra bu metin, Umberto Eco ve Gianni Vattimo gibi önemli Avrupalı filozofların da katkı sunduğu Eski Avrupa, Yeni Avrupa, Çekirdek Avrupa: Irak Savaşı Sonrası Transatlantik İlişkiler (2005) adlı kitabın merkezinde yer aldı.

Bu tartışmaların temel meselesi, o dönemde neo-muhafazakar reaksiyonerler tarafından yönetilen, Afganistan ve Irak’ta açıktan savaşı kışkırtan ABD’ye karşı Avrupa’nın özgün niteliğini tanımlamaktı.

18 Haziran 1929’da Düsseldorf’ta doğan Habermas, Nazi rejiminin çöküş döneminde Köln yakınlarındaki Gummersbach’ta büyüdü. Aydınlanma ideallerine bağlılığı, II. Dünya Savaşı sırasında bir Avrupalı olarak yaşadıklarından derinden etkilenmişti. Avrupa postmodernizmine yönelik amansız eleştirisi de aynı duygu dünyasından besleniyordu.

Kör Noktalar

Habermas, 14 Mart 2026’da, İsrailli yerleşimci koloninin, daha önce Filistin, Lübnan, Suriye ve Yemen’de olduğu gibi İran’da da sivilleri topluca katlettiği bir başka saldırıdan iki hafta sonra saygın bir insan olarak hayatını kaybetti.

Ancak felsefi anlamda Habermas, aslında birkaç yıl önce, kendisi ve meslektaşları İsrail’in Filistin’deki soykırımını “ilkesel olarak haklı” bulduklarını kamuoyuna açıkladıklarında “ölmüştü.” Bu tutum, Avrupalı olmayan insanların yaşadığı acıları tamamen görmezden geldiği için geniş çapta eleştirilmişti.

İşte Habermas’ın, sanki dar ve miyop Alman taşralılığının ötesinde dünyaya öğretecek bir şeyi varmışçasına yanlış bilince sürüklendiği ve itibarını ayaklar altına aldığı dönem de buydu. Bu taşralılık onun suçu değildi. Asıl hata bizdeydi; biz Avrupalı olmayanlar, onun ve diğer Avrupalıların iflah olmaz taşralılığına hiçbir zaman evrensel iddialar atfetmemeli ve ona böyle bir anlam yüklememeliydik.

Avrupa felsefi kabileciliği, herhangi bir biçimde epistemik üstünlüğe sahip olduğundan değil, ona eşlik eden küreselleşmiş sömürgeciliğin gücünden dolayı sahte bir evrensellik kazanmıştı.

Aynı güç, Avrupa filozofları Yunan geleneğinin mirasçıları olarak kodlarken Pehlevi, Süryanice, Arapça, Farsça ya da İbranice gibi dillerde benzer doğrultularda gelişmiş Avrupalı-olmayan geniş düşünce geleneklerini göz ardı etti.

“İslam felsefesi” tanımlamasının ta kendisi aslında alternatif felsefi evrenleri yerelleştiren ve kendini “Batı felsefesi” diye kodlayan düşünce akımını ayrıcalıklı kılan oryantalist bir kurguydu. Ancak “Batı felsefesi” denilen o yanlış ve çarpık oluşumun ta kendisi de Yunan düşüncesi üzerinde meşru iddiaları olan diğer tüm felsefi miraslar karşısında kendisine emperyal bir hegemonya tanıyan sömürgeci bir çerçevelemenin ürünüydü.

Batı felsefesi, Avrupa ve Amerikan savaş uçakları ve savaş gemilerinin gücüyle kendini militan bir şekilde evrenselleştirirken, yakın zamana kadar Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki karşıt felsefi damarlar, kendilerini ancak “etno-felsefe” gibi antropolojik kategoriler içinde ifade edebiliyordu.

Avrupa’nın Ötesinde

Habermas’ın ölümü; en iyi kendisinin temsil ettiği Avrupa felsefesi ve Avrupa-merkezci felsefenin başarıyla bastırdığı kabileci özgüllüğe geri çekildiği tarihsel bir ana işaret ediyor.

Günümüzde Afrika’da V. Y. Mudimbe, Souleymane Bachir Diagne ve Achille Mbembe; Arjantin’de Enrique Dussel ve Walter Mignolo; Japonya’da Kojin Karatani; Mısır’da Nasr Hamed Abu Zaid; İran’da Abdolkarim Soroush ve Mohammad Mojtahed Shabestari; Çin’de Wang Hui; Jamaika’da Lewis Ricardo Gordon; Afrika kökenli Amerikan düşünce tarihinde W. E. B. Du Bois ve Cornel West gibi filozoflar, felsefe dünyasına dair küresel anlayışımızı köklü biçimde değiştirmiş ve “felsefe” kavramını yeniden sahiplenmiştir.

Bu ve benzeri düşünürlerin, Habermas ya da herhangi bir Avrupalı filozofun hiçbir zaman sahip olmadığı küresel bir ölçekte çok daha ciddi iddiaları bulunmaktadır.

Bugün elbette Habermas’ı, ondan önce ve sonra gelen diğer tüm Avrupalı filozoflar gibi, büyük bir saygı ve hayranlıkla okumaya devam etmeliyiz; ancak bunu, Avrupalı ve Amerikalı antropologların bizim ahlaki ve kültürel özgüllüklerimize yaklaşımında hiç benimsemediği kadar saygılı, köklü bir antropolojik bakışla yapmalıyız.

Habermas sıklıkla “son Avrupalı” olarak anılırdı; yani özellikle ABD’ye karşıtlık içinde Avrupa’nın Aydınlanma ideallerine hâlâ inanan önemli bir eleştirel düşünür olarak.

Belki de dünya onu en iyi bu şekilde hatırlamalıdır: “Felsefe” sözcüğünün ta kendisi miyop Avrupalı sınırlarından özgürleştirilirken maalesef felsefe için bambaşka bir dünyanın yükselmekte olduğunu görememiş olan son Avrupalı filozof olarak.


Middle East Eye‘ya yayınlanan yazıyı Öznur Karakaş çevirdi.

Ana Görsel

Exit mobile version