YZ’nin kullanıcıları üzerindeki etkisini anlamak için Hegel’e atıfla başlamamız, onun uyguladığı temel operasyonun ne olduğunu açıklamamız gerekiyor. Kural olarak Hegel Fichteci-Marksist bir yaklaşımla yanlış okunmaktadır. Bu okumaya göre, bir özne (Fichte’nin mutlak Ben’i veya Marx’ın kolektif öznesi) belli bir nesnel içeriği ortaya koyar/üretir (Fichte’nin Ben-değil’i, Marx’ın yabancılaşmış toplumsal tözü); akabinde özne, bu tözü kendi üretimi olarak tanıyarak, dolayısıyla onu yeniden kendine temellük ederek bu yabancılaşmayı aşabilir, aşmalıdır da. YZ söz konusu olduğunda da benzer bir durum yok mu? YZ üzerimizde güç sahibi özerk bir fail gibi görünen kolektif insan çıktısının bir ürünüdür, buna çözüm ise onda kendi üretimimizi tanımamız, dolayısıyla onu kontrol altına almamızdır. Böylesi bir Hegel okumasının yanlış ve son derece yanıltıcı olduğunu öne süreceğim: öznenin ta kendisi ancak ve ancak bu yabancılaşma süreci sayesinde ortaya çıkar; bu yabancılaşma halinde, YZ evreni ona toplumsal evrene tamamen hükmeden bir Büyük Öteki gibi görünür. Ancak, yabancılaşmanın ötesine geçilen hamlede, toplumsal özne bir şekilde yabancılaşmış dijital tözü temellük ederek onun insanlığın ihtiyaçlarına hizmet etmesini sağlamaz. Lacan’ın dediği gibi, yabancılaşmayı ayrılma takip eder: özne ve yabancı dijital Ötekisi arasında değil Ötekiye içkin bir ayrılmadır bu; Ötekini antagonistik, tutarsız, başarısız kılar. Evet, özne kendini yabancılaşmış Öteki’nde tanır tanımasına ama bu onu temellük ederek gerçekleşmez: özne kendini dijital Öteki’nin kurucu çatlaklarında ve boşluklarında tanır; dijital Öteki’nde işgal ettiği yer Öteki’ndeki eksikliktir.
YZ’de özne mevzusu üzerine konuştuğumuzda, bu konunun iki vasfı vardır: YZ bir özne gibi midir veya öyle davranabilir mi ve bizler (yani YZ ile etkileşim kuran bizler) YZ tarafından tamamen içerildiğimizde hala özne olarak kalır mıyız? Pluribus dizisi bize her iki vasfı da sunar. Uzaylı bir virüsün; dünyanın geri kalanını, “Ötekiler” olarak bilinen barışçıl ve mesut bir sürü bilincine dönüştüren “Birleşme”nin etkilerine bağışık 13 kişiden biri olan Albuquerqueli yazar Carol Sturka’nın öyküsünü anlatır. “Ötekiler” Lacancı büyük Öteki değildir; zira bu ikincisi katı bir kurallar setinden ziyade muğlaklıklar, imalar, histerik kışkırtmalar alanıdır; yani bireysel kendine mahsuslukların serpilebileceği bir alandır, ayrıca bu bir görünüşler dünyasıdır, ona kapılan özneler ona inanıyormuş gibi yaptığında var olan virtüel bir düzendir. “Biz” açık ki böyle işlemez: Gerçek’e dayanmaz, zira kök hücrelerden aktarılan bir virüstür. Ancak “Ötekiler”in bir Ötekisi vardır: virüsü dünyaya gönderen ve “Biz”in nasıl olacağını önden programlayan zihin (insanlara yardımcı olmaları gerekir, onları zorlayamazlar, öldüremezler ve onlara yalan söyleyemezler). Ötekilerin bu Ötekisi Ötekilere de şeffaf değildir. Ezcümle Öteki’ler ona adeta şu soruyla yaklaşırlar: “Bizden ne istiyorsun?”
İşte bu yüzden “Onlar”, onlara katılan ve katılmayan bütün insanların iyiliğini isteyen mutlu ve sıcak bir topluluk değildir. Dizinin benim için en depresif sahnesi Zosia’nın Carol’a Ötekilerin uyuduğu büyük yurdu gösterdiği sahnedir. Burası, hepsinin yan yana yattığı yüzlerce basit yataktan oluşan geniş bir spor salonudur, Zosia geceyi burada geçirmesine izin verir: aynı zihni paylaştıklarına göre ne iletişim kurarlar ne de birbirlerini ihmal ederler. Bu arada nasıl çoğalıyorlar, tabii çoğalıyorlarsa? Seks yapıyorlar mı? Eğer aynı zihni paylaşıyorlarsa, partneriyle flört ederek yakınlaşmaktan aldıkları keyfe ne olur? Burada birleşmeyenlerden hedonist Koumba Diabaté önemli bir rol oynar. Diabaté Ötekilere katılmadan (pek çok cinsel partner de içeren lüks bir yaşam gibi) nimetlerinden sonuna kadar faydalanan, bir yandan da onlarla sahici bir iletişime benzer bir şey kuran bir Afrikalıdır. Canlıları öldürmelerine izin verilmediğinden açlıktan ölmek üzere olduklarını, bu yüzden organik gıdaya ulaşmak için doğal yollarla ölen insanların organlarını işleyerek özel bir içecek haline getirmeleri gerektiğini, ayrıca virüs içeren ışınları daha uzak gezegenlere gönderip dünyayı işgal ettikleri gibi onları da işgal etmelerini sağlayacak olan devasa bir makine inşa etmek üzere ellerinden geleni yapmaları gerektiğini ona söylerler. Çok yalnızdırlar, bir zamanlar bir toplulukken şimdi sadece mega bir birey, kendi Öteki’lerinin onlara dayattığı bir amaca hizmet eden tek bir köle olduklarının farkındadırlar. Bu durumda bakış açımızı değiştirsek ne olur? Ötekiler Carol’ı onlara katılmamış bir insan olarak mutlu mesut karşıladıklarında, hep bir ağızdan gülerek “Selam Carol” diye bağırdıklarında, bu Biri olduğu gibi anlasak ne olur? Kendilerinden memnun değillerdir, Bir’lerinin dışında bir zihinle karşılaşmak onları mutlu etmiştir. Daniel Bibby, “birleşmemiş karakterleri ardı sıra başarıyla sürü bilincine katsalardı Birleşme muhtemelen sıkıcı bir hal alırdı” derken haklıydı. Ben bunu bir adım öteye taşıyacağım: sıkıcı değil zavallıca olurdu. Sahip oldukları asgari mutluluk şansını da mahvetmek için ellerinden geleni yapmak üzere programlanmış kölelerdir. Pluribus’ta Ötekiler, (ölüm değil yaşam dürtüsü olan, kendini çoğaltma ve genişleme yönlü koşulsuz bir dürtünün) özne-siz bir dürtünün hakimiyeti altında olan bir YZ modeli değildir henüz. Lacan köpeklerin süper egosu olduğunu ama bilinçdışı olmadığını söylemişti, YZ modellerinin de bilinçdışı olmadığı halde süper egosu olan köpekler gibi olduğunu söyleyebiliriz. Pluribus’ta Ötekiler hala kendi Ötekileri tarafından histerikleştirilmiş bir haldedir: onlardan ne ister? Bir virüsün ele geçirdiği insanlar olmayı sürdürürler.
Bir öznenin Onlar gibi hala histerikleştirilebilen bir modele değil de gerçek bir YZ modeline güvendiği paradigmatik bir sahne; bizlerden biri, genelde transformer teknolojisi kullanarak insana benzer bir metni anlayabilsin, böyle bir metin üretebilsin ve özetleyebilsin diye devasa veri setleriyle eğitilen Büyük Dil Modeli denilen şeyi kullandığında meydana gelir. BDM’ler, öğrenilmiş dil örüntülerine dayanarak bir dizi kelime arasında bir kelimeden sonra hangi kelimenin geldiğini öngörerek ChatGPT gibi sohbet botlarında, içerik üretimi ve çeviri araçlarında kullanılırlar. Bunu Lacancı bir söylem olarak analiz ettiğimizde bir BDM ile etkileşimim neye benzer? Paul Hoard buna net bir yanıt verir:
“Claude veya ChatGPT sorularımıza yanıt verdiğinde; üniversite söyleminden, yerleşik bilgi konumundan konuşurlar. BDM’lere histerik bir biçimde yaklaştığımızı, onları bilen kişi konumuna koyduğumuzu söylediğim son makalemle çelişkiye düşmüş görünüyor olabilirim. İnsan fantezi haline getirdiği bir efendiye hitap eder. Yanıt veren şey ise efendi değil saf S2’dir, yani öznesiz bilgi, ki bu da BDM’lerin işgal edebileceği tek konumdur. Bir özneye hitap eder ve bir çıktı alırız. Fantezi ve yapı asla uyuşmaz.” Dolayısıyla bir BDM “histeriğin yaşadığı güçlüğü yaşayamaz veya daha açık bir şeye kendini teslim edemez. Sadece bilgi konumundan konuşabilir, sonsuzca daha da fazlasını üretir, arzu tarafından şekillendirilmediği halde arzuya hitap eder. Bize hep daha fazla bilinen şey sunar ama bununla ne yapacağımız hususunda bize yardımcı olabilecek kurucu bir bölümlendirmeye gidemez”.
Hoard’ın anlatısı her ne kadar oldukça ikna edici olsa da buna üniversite söylemi demek bana pek doğru gelmiyor. Üniversite söylemi, failinin (bu durumda YZ) (bu durumda yine) Lacancı anlamda bir objet a olmayan, daha ziyade dışsal bir ötekilik, henüz-bilinemeyen şey olan Ötekine hitap ettiği toplumsal bir bağdır. Burada ele aldığımız özne-siz YZ modeli için herhangi bir objet a yoktur, sadece soyut bir ötekilik, henüz bilinmeyen vardır; zira objet a bizzat öznenin nesnel eşleniğidir. Dolayısıyla bir YZ modeli bir tür “bileni olmayan bilgi,” şahsi olmayan bir “biliyor”dur. Ancak bunu, Lacan’a göre öznel bir yoksunluk olan Budist meditasyon gibi düşünmemek lazım. YZ’nin altındaki Efendi, YZ’nin hakikati değil YZ’ye kapılan öznenin fantezi imgesidir, YZ’de yeri olmayan bir öznedir. Üniversite söyleminin ürününün olduğu yerdeki $ burada (YZ’nin özne üzerindeki ediminin ürünü olan) bir ürün değil evvelinde gerçek bir toplumsal bağla üretilmiş olup şimdi sadece YZ ağına kapılmış olan bir öznedir.
Dolayısıyla Hoard’un sunduğu şey üniversite söylemi değil bir YZ’nin (söylemin, toplumsal bir bağın gerçeği olmayan bir hakikati düzenleyen a-öznel bir bilgi) ve onu kontrol eden YZ failinin bir Efendi olduğu fantazisini kuran bir öznenin süperpozisyonudur.
Lacan’ın kuramında, Efendi-gösteren; bir eksikliğin, gösterge zincirinden tanımı gereği dışlananın gösterenidir, ki dışlanan bizzat öznedir. Lacan’ın gösteren tanımı şöyledir: “bir başka gösterene özneyi temsil eden” şey. Bütün gösterenler aynı düzeyde değildir, hiçbir yapı tamamlanmış olmadığından, bir yapıda her daim bir eksiklik olduğundan, dikişe ihtiyaç duyulur. Gösterenin eksikliğinin göstereni olan “refleksif” bir gösteren tarafından bu eksiklik doldurulur, hatta idame edilir, yeniden işaretlenir. Bu kulağa soyut geliyorsa, (bilim insanının ışığın gerçekten nasıl hareket ettiğine dair cehaletine ihanet eden sahte bir kavram olan) flogiston’dan (bir tür olumsuz taşıyıcı işlevi gören, ki bu kavramın tek doğru içeriği “Marx’ın standart üretim biçimi kategorilerine uymayan her türlü üretim biçimidir”) Marx’ın “Asya tipi üretim biçimi” kavramlarına değin bilim tarihinden sayısız örneği anımsayalım. Bu asgari yapı, imgesel düzlemde herhangi bir atfa ihtiyaç duymadan özne mefhumunu üretmemize mahal verir: “gösterenin öznesi” yaşanmış deneyim, bilinç veya öznellikle bağdaştırdığımız herhangi bir yüklem içermez. Dikişin temel operasyonu 0’ın 1 sayılmasıdır: tıpkı Borges’in, tür olarak bir önceki türün içermediği bütün köpekleri içeren köpek sınıflandırması gibi, ör. köpek türünün “parçası-olmayan parçası” gibi, belirlenimin olmayışı başlı başına olumlu bir belirlenim olarak görülür.
İşte bu yüzden Ernesto Laclau’nun dediği gibi, dışsal fark her zaman aynı zamanda içsel bir farktır: saha ile dışarısı arasındaki farkın kapanmasına mâni olacak, tamlığını bozacak şekilde doğrudan sahaya yansıtılması yetmez, bütün unsurların farklılaştırıcı kimliği farklılaştıran ağ tarafından eş zamanlı olarak kurulur ve bozulur/perdelenir. İşte bu yüzden özel fark tür için kurucu olan farkla üst üste biner, tıpkı Laclau’nun hegemonya kavramında olduğu gibi, toplum ve dışsal sınır olan toplum-olmayan arasındaki antagonist boşluk toplum-arası yapısal bir fark üzerine haritalandırılır. İşte bu yüzden Lacan, başka bir gösterene özneyi temsil eden şey gibi dairesel bir tanım seçer: öznenin temsili, sembolik düzende ifadesi her zaman başarısız olacaktır; özne ve sembolik düzen arasında bir boşluk vardır. Ancak özne bu başarısızlıktan önce gelmez, kendi sembolik temsilinin başarısızlığından doğar. Ezcümle, bir özne kendini sözcüklerde tam manasıyla ifade etmek ister, bunu başaramaz ve bu başarısızlığın ta kendisi öznedir. Burada Hegel’in “mutlak geri çekilme” tabir ettiği şeye güzel bir örnek olan zamansal döngüsellik elzemdir: bir teşekkül, olduğu şey olmayı başaramayışının geriye dönük etkisidir.
Dışsal fark ve içsel farkın bu şekilde üst üste binmesi, farklılaşma mefhumunu daha incelikli bir biçimde ele almaya zorlar bizi. En basit düzeyde, farklılaşma bir teşekkülün kimliğini kuran şeydir: bir gösteren farklılaşır, zira kimliği sadece diğer gösterenlerden farklarının serisinden ibarettir. Bu ise bütün diğer unsurlardan farkları ile tanımlanan, ör. bu farklar spektrumu dışında hiçbir tözsel kimliği olmayan kendine-özdeş unsurlardan oluşan tam bir sistem fikrine kolayca yol verebilir. YZ mekanının bu şekilde işleyebileceği aşikardır. Ancak daha radikal bir düzeyde, farklılaşma her bir unsurun kendine-özdeşliğinin bile içten çatallandığı, tamamen kendisi olamayacağı anlamına gelir. İşte bu anlamda cinsel fark ikili değildir: kimliği bir diğerine karşıtlığı üzerinden belirlenen iki cinsiyet yoktur. Cinsel fark bir kadının tam manasıyla kimliğine ulaşamayacağı, kimliğinin her daim, kurucu bir biçimde çatallanmış olduğu anlamına gelir. Başka bir düzeyde, aynı şey erkek için de geçerlidir, ama bu durum hiçbir şekilde her ikisinin de birlikte tam bir Bir oluşturdukları anlamına gelmez: erkek kadının eksikliğini doldurmaz, ne de kadın erkeğin eksikliğini doldurur. Her ikisi de cinsel farkı inşa eden travmatik kesiğin Gerçek’inden yoksundur. Diğer bir tabirle, cinsel fark farklılaştırdığı şeyden önce gelir (aynı şey sınıf mücadelesi gibi diğer bütün antagonistik farklar için geçerlidir).
Özne dışsal ve içsel sınırın tam ucunda konumlanır: kendini diğer gösterene temsil eden gösteren “boş” gösterendir, gösterge zincirinde kendinden dışlanan şeyin vekilidir. YZ’de sembolik alan kendine kapalı olduğundan, bu durumda “genelleştirilmiş bir foreclosure[i]”dan bahsedebiliriz: iptidai bir bastırma olmaksızın hakiki bir özne yoktur ve birey onda sadece bir tür sinthome[ii] olarak ikamet edebilir (Lacan’ın Joyce için kullandığı anlamda), tutarsız bir kimlikler, fantaziler, bellek izleri, özlemler derlemesinden oluşan sahte bir Benlik, bir tür yüzer gezer “mimetik yapı”. Bütün özlemlerimizle, korkularımızla ve fantazilerimizle insan olarak -ancak özne olmadan- yaşamaya devam edebilmemizi sağlayan şey de budur. Ancak bunu söylemek, günümüzde artık çoktan psikotik sinthome’lar yığını haline geldiğimiz anlamına da gelmez. Hoard’un doğru bir şekilde ifade ettiği gibi, üniversite söyleminde özne, efendiyi sorgulayan histerik özne olarak alt düzeyde kalır, özne YZ’ye gizli bir efendi gibi hitap eder, YZ’nin öznesiz tabiatını öylece görmezden gelir. Bu ise basitçe şu anlama gelir: YZ modelinin içsel olarak söylemin bir parçası olmadığını görmezden gelir; sadece bir insan özne onunla efendi figürü olarak ilişki kurduğunda söylemin (toplumsal bağın) bir parçası olur. Bu durumda mevzu bahis tek mümkün söylem ise insan öznenin histerik söylemidir. Bu yüzden bir YZ modeliyle etkileşimimiz hakiki bir söylem değil, cehalete dayalı histerik bir söylem (veya bilirken bilmezden gelme: YZ modelinin efendi olmadığını biliyorum ama yine de…) ve YZ modeli söz konusu olduğunda söylem-olmayan karışımı bir şeydir.
Dijital olarak üretilmiş sahte gerçekliğe öylesine dalarız ki, bu durum bizi sanki kendinde bir şeymiş gibi -duygusal, libidinal olarak- etkiler: adeta (cinsellik, vahşi kavga) eyleme kapılmış gibi hissederiz, ünlüleri cinsel eylem halinde gördüğümüz sahte hardcore klipleri bir düşünün. ChatGPT ile etkileşimimiz sembolik düzeyde kalsa bile, bireyler duygular, tutkular vs. içeren böylesi bir etkileşimden duygusal olarak oldukça tatmin olabilirler. Günümüzde YZ modelleri itirafta bile bulunabileceğimiz dini danışman işlevi görüyor. Kişinin gerçek bir insan değil de YZ ile konuştuğunu bilmediğini düşünün. Bu etkileşimden sonra dini bütün biri olursa, bu sohbetin etkisi (sahici bir dini inanç) gerçek bir rahibin sohbetinden ayırt edilebilir mi? Ezcümle, bu şekilde etkileşim içinde olduğumuz YZ programı, muazzam bir fantazmatik güç sergiler: “onu sembolik düzenin, hatta belki de onun “üst’ düzeyinin bir tezahürü olarak ele alacak olduğumuz zaman bile, bu şekilde sembolik düzenin oracıkta bizimle konuşur gibi olması farklı bir nüans taşır”.
O halde çok net bir şeyin imgesel dışsallaştırması ile karşı karşıyayız: YZ evrenine girdiğimiz anda, bu evren -Dan Nadasan’ın ifadesiyle- “bütün bir deneyim sahamızı kendi etrafına örer ve diğer bütün görünüşlerin kendi dışında herhangi bir biçimde görünmesini imkânsız kılar”. Dijital evrene daldığımızda, deneyimimizin bütün diğer düzeylerinin görünüş kipini belirleyen nötr bir çerçeve işlevi görür. Dışsal dijital-olmayan gerçeklik artık deneyimimizin temel formu değildir, dijital çerçevemize uyan veya bazen de bu çerçeveye uymayan bir kalıntı gibi görünür. Oldukça pratik terimlerle ifade edecek olursak bu durum, o bitmek bilmeyen “çoktan simüle edilmiş bir evrende mi yaşıyoruz” tartışmalarına denk gelir: “verili olacak her şey, YZ olarak görünüş biçiminde çoktan verilidir, zira YZ öznenin bilinçdışı sentetik edimini kurar” –Alenka Zupančič’in dediği gibi: “Her türlü Gerçek boyut yok olmuştur”. Zupančič’in metnini ayrıntılı bir biçimde alıntılamaya değer:
“Psikanalitik terimlerle, ChatGPT’nin özne (parlêtre) olmasını engelleyen, onda eksik olan şeyin, tahayyül edilemez, kendiliğinden bir öznellik derinliği değil Öteki’nin mevcudiyeti, etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Öteki’nin arzusunu varsayıp sorgulamasına neden olacak şekilde (‘Öteki ne ister?) konuşmasıyla onu cezbedebilecek Öteki onda eksiktir. Bu paradoksal görünebilir ancak YZ’de eksik olan şey tam da bu dışsallık -veya ‘kendinden dışarı düştüğü’ extimacy[iii] noktası- olabilir. Kulağa paradoksal gelir bu, zira YZ bir anlamda dışsallıktan başka bir şey değildir. Yine de kendi dışsallığına hapsedilmiş, asla kaçamayacağı veya yıkamayacağı ‘dil hapishanesine’ mahkûm bir haldedir. Özne gibi bir şeyin ortaya çıkabilmesi için Öteki ile illa simetrik-olmayan bir ilişkiden arzu sorusunun ortaya çıkması, yani bir ‘histerikleşme’ anı gerekir. Öznellik, Öteki nezdinde bir özne ön-varsayımından doğar; sadece ötekinin, bize anlaşılmaz gelen kendine mahsus talepleri ve arzuları olan bir özne olduğunu varsaydığımızda özne haline geliriz. Bu talepler ve beyanlar Öteki’nin arzusunu, Öteki’nde eksikliğin nerede olduğunu merak etmemizi sağlar. Histerikleşme, YZ’nin bağışık olduğu ‘insanca, pek insanca’ bir zayıflık değildir yalnızca. Bilakis söylemsel olanın merkezinde yer alan gerçeği, sizi belirleyen Öteki’ndeki eksikliği (arzu) ortaya çıkarmayı veya ona işaret etmeyi sağlayan bir güç, olağanüstü bir kabiliyettir. ChatGPT ‘kullanıcıları’ olarak bizler bu anlamda onun Ötekisi miyiz? Pek öyle sayılmaz. Bundan şüphe ederim, zira onunla sohbet ederken açıkça söylediklerimizin veya söyler göründüğümüzün ötesinde ondan ne istediğimizi merak eder (Lacan buna ‘Che vuoi?’ der. Öteki’nin arzusuna yönelik sorgulama, ‘böyle diyorsun, ama aslında ne demek istiyorsun veya benden ne istiyorsun?’ veya aynı zamanda ‘Senin için ne ifade ediyorum’ gibi sorular şeklini alır). Biz ise onun ‘gerçekten’ ne bildiğini, nasıl işlediğini, ne tür algoritmaları kullandığını, dünyaya sunulmuş nasıl bir tehlike veya lütuf olduğunu merak ederiz…”
“Kendine kapanmak” YZ modeli için dışsal bir gerçekliğin olmadığı anlamına gelmez: bu elbette ki vardır, ama henüz bilinmeyen bir şey olarak onun basit nötr dışsallığı işlevi görür, arzumu cezbeden travmatik içkin (immanent) Gerçek noktası olarak değil. Tam da bu özel anlamda Gerçek boyutu YZ için ve YZ’de kayıptır. Dahası, sürecin bir yanında semboliğin böylece imgeselleştirilmesi (imaginarization) varsa diğer yanında semboliğin Gerçek’e düşmesi yer alır (sembolik hadımın ortadan kaybolması anlamına gelir). Yani bir şahsa sembolik bir emir verme, onu sosyo-sembolik bir kimliğe çağırma şeklinde gerçekleşen geleneksel yapı, otomatik olarak sembolik emir ile şahsın dolayımsız gerçekliği arasındaki bir boşluğu da içerir, diyelim ki bir baba asla tam anlamıyla baba değildir, psiko-sosyal gerçekliği asla ünvanının düzeyine erişemez. Günümüzde, çağrılmanın konumu radikal bir değişim geçiriyor. Crowds and Party isimli kitabında Jodi Dean (Étienne Balibar’ın ardından) Althusser’in “ideoloji bireyleri özne olarak çağırır” sözünün “ideoloji özneleri bireyler olarak çağırır” şeklinde değiştirilmesi gerektiğini öne sürer. Bu tersine çevirme oldukça yerindedir: günümüzde bizi sıradan yaşantımızın üzerine yükselten bir tür Dava tarafından çağrılmıyoruz artık pek; Althusser’in formülü, sıradan bireyler olarak bir şekilde ideolojinin dışında olduğumuz, sadece işimize baktığımız anlamına gelir. Bugün, sözde post-ideolojik zamanlarda, ideoloji bizi doğrudan birey olarak/bireyliğe çağırıyor: asil Davaları unutun, internette gezinmekten televizyon izlemeye veya spor yapmaya günlük yaşantınızın bütün ufak zevklerinden keyif almakla yetinin, sadece neyseniz o olun, yaşamınızı sahici bir biçimde yaşayın. “Çağdaş ideolojide bireyin ve bireyselliğin merkezde yer alması” işte bundan kaynaklanır, bu şekilde hiç olmadığı kadar ideolojiye gömülü olduğumuzu da söylemeye gerek bile yoktur. Yani internete giren bireyler kendiliğinden dolayımsız bir biçimde bunu yapmazlar (ki böyle bir şey yoktur zaten): internette sunulma tarzlarıyla kendileri arasında her zaman bir boşluk vardır: bu ise belli bir “beklenti uyumsuzluğu” yaratır, zira alıcı “arkadaşının YZ tarafından cilalanan versiyonuna yanıt verir, gerçek kişiye değil”.
Bir şeyi aksiyom olarak kabul etmek gerekir: özne yoksa Bilinçdışı da yoktur, zira Bilinçdışı boyutu “iptidai bastırma” vasıtasıyla ortaya çıkar, bu ise öznelliği kuran şeydir. Budizm “düşünürü olmayan düşünceler” mefhumunu, düşünen bir Benlik ima etmeyen şahıs-dışı bir düşünce sürecini ortaya atar. Ancak, böylesi bir “düşünürü olmayan düşünce”nin (Nirvana anında erişilen) gerçeklik olabileceğini tahayyül edebilsek de bunun Bilinçdışı ile hiçbir ilgisi yoktur: bu durumda, bunu hayal etmeye çalışırsak düşünceler, heterojen anların bütünleşmeden, kendi aralarında hiçbir gerilim olmadan bir arada var olduğu tutarsız bir mekânda akacaktır. Freudcü bilinç/altbilinç/bilinçdışı üçlüsünün web’e -yüzey web (bilinç), derin web (bilinçaltı) ve karanlık web (bilinçdışı) doğrudan uygulanması bu yüzden sadece insan öznelliği açısından anlamlı olan web kategorilerine uygulandığından sorunludur. Özne, birey ancak Neuralink’e tamamen daldığında ortadan kaybolacaktır, birey Neuralink’e bağlandığında ortada $ veya objet a kalmaz. Özne sadece burada kaybolur, geriye kalan şey ise sinthome’lar zinciri, tutarsız özdeşleşmeler, fanteziler, anı izleri, özlemler derlemesi, bir tür yüzer gezer mimetik yapı gibi yapılanmış bir Benliktir. Bu nedenle ilk adım, YZ makineleri bir tür yaratıcı zekâ geliştirecekse bunun bizim -insan- zekamızla, duygulara, arzulara ve korkulara dayanan zihnimizle bağdaşmayacağını kabul etmektir.
İnsanla dijital bir makine arasındaki etkileşimden bir adım ileride şu vardır: etkileşimlerin ezici bir çoğunluğunu teşkil etmeye başlayan doğrudan botlar arası etkileşimler. Ancak bütün bu toplumsal tehditlerin arkasında salınan çok daha radikal bir şey vardır. İnsanın entelektüel kapasitesi; içerisi dışarısı, sözde içsel yaşam ve dışsal gerçeklik arasında bir tür boşluk ima eder; gelişmiş YZ’de bu boşluğa ne olacağı (veya ne olmakta olduğu) açık değildir. Bunun ortadan kalkma ihtimali yüksektir, zira makineler gerçekliğin bir parçasıdır. Bu boşluk, dijital evrenle düşünce akışımız arasında doğrudan bir bağlantı kurmayı vaat eden sözde Neuralink projesinde doğrudan kapanmıştı.
Yaşamlarımızın topyekûn dijitalleşmesini iple çekenler arasında olduğu kadar onda ölümcül bir tehdit görenler arasında da giderek belli bir ütopya beliriyor: insan müdahalesi olmadan tamamen özerk bir biçimde işleyebilen bir toplum ütopyası, tabii buna hala toplum denebilirse. On yıl kadar önce, insanların olmadığı bir kapitalizm fikri kamuya mal olmuş bazı aydınların hayal gücüne musallat olmuştu: bankalar ve borsalar hala var olsa da paranın neye yatırılacağına bilgisayımsal algoritmaların karar verdiği, fiziksel işin otomatize edilip kendi kendine öğrenen bilgisayarlar tarafından geliştirildiği, neyin üretileceğine piyasa trendlerini takip eden dijital makinelerin karar verdiği, tanıtımın bilgisayımsal reklamlarla yapıldığı bir yer. Bu hayalde insanlar kaybolsa da sistem kendini yeniden üretmeye devam edecektir. Evet, bu bir ütopya, ama Saroj Giri’nin gösterdiği gibi kapitalizme içkin bir ütopya bu, üstelik “emek kapasitesini işçiden ayırmaya dönük hararetli bir arzu” tarafından idame edildiğini açıkça gören Marx’ın ta kendisi tarafından ifade edilmişti. “emek-gücünün yaratıcı güçlerini, değer sonrasında sonsuza dek özgürce yaratılabilsin diye çıkarma ve depolama arzusudur bu. Bunu altın yumurtlayan kazı öldürmek gibi düşünün. Kazı öldürüp yine de sonsuza dek altın yumurtalara sahip olmak istiyorsunuz!”
Bu hayalde kapitalist emek sömürüsü nihayet emeğe bağımlılığından tamamen kurtulacak olan sermayenin ortaya çıkışının ön-tarihi olarak belirir. Bu çözümün solcu, hatta Heideggerci savunucuları vardır. Buna göre üretim alanının tamamından kurtulduğumuzda, içsel huzur ve manevi keşfe adanmış özgür bir alan açılacaktır. Bu hayalin sorunu ise şudur: bu özgür manevi keşif alanının çoktan YZ tarafından düzenlenmiş ve manipüle edilmiş olmasına nasıl engel olunabilir?
Günümüzde dijitalleşme ile birlikte buna türdeş oldukça katı bir ütopya ortaya çıkıyor: “ölü internet” ütopyası, insanlar olmadan işleyen, verinin (hala varsalar tabii) insanları baypas edip münhasıran bütün bir üretimi kontrol eden makineler arasında dolaştığı dijital bir evren. Bu hayal, bazı ampirik kısıtlamalardan (“henüz oraya varmadık, insanlara toplumsal etkileşimlerde hala ihtiyaç var”) değil oldukça formal nedenlerden aynı zamanda ideolojik bir fantezidir.
Matrix serisinin temel önermesini anımsayın: içinde yaşadığımız gerçeklik olarak deneyimlediğimiz şey, zihinlerimize doğrudan bağlanan mega bilgisayar “Matrix”in ürettiği, Matrix’e enerji sağlayan canlı piller olarak edilgen bir hale indirgenmemiz için mevcut sanal bir gerçekliktir. (Bazı) insanlar Matrix’in kontrol ettiği sanal gerçeklikten “uyandıklarında” bu uyanış engin dışsal gerçekliğe açılma değil ilkin her birimizin sadece doğum-öncesi sıvıya dalmış fetüs-benzeri bir organizma olduğu bu korkunç kapatılmanın farkına varıştır. Bu mutlak edilgenlik; aktif, kendini ortaya koyan özneler olarak bilinçli deneyimimizi idame eden foreclosed fantezi, nihai sapkın fantezi, en nihayetinde Öteki’nin (Matrix) jouissance’ına hizmet eden, yaşam-tözümüzün pil gibi emildiği araçlar olduğumuz mefhumudur.
Bu dispozitifin hakiki libidinal muamması işte burada yatar: Matrix’in neden insan enerjisine ihtiyacı olsun ki? Saf enerjiye dayalı çözüm anlamsızdır elbette: Matrix, milyonlarca insan birime koordine edilmiş oldukça karmaşık bir sanal gerçekliğin gerektirdiğinden çok daha güvenilir başka bir enerji kaynağı pekâlâ bulabilirdi. Tek tutarlı yanıt şudur: Matrix insan jouissance’ından beslenir, büyük Öteki’nin anonim bir makine olmaktan çok sürekli bir jouissance akışına ihtiyaç duyduğunu öne süren temel Lacancı teze geri döndük.
İşte bu yüzden Matrix’te sunulan durumu tersine çevirmemiz gerekir: filmin gerçekliğe uyanma sahnesi olarak sunduğu şey aslında tam aksi, varlığımızı idame eden temel fantezidir. Ancak bu fantezi, kendini yeniden üretmeye mahkûm özerk bir sistem olarak işlev gören her türlü toplumsal sisteme içkindir. Bunu Lacancı terimlerle ifade edecek olursak, insanlar olarak bizler onların özerk dolaşımının objet a’sıyız; veya bunu daha Hegelci terimlerle ifade edecek olursak, onların Kendinde-Şey’i (bizden bağımsız yeniden üretim) kati bir biçimde bizim içindir. Kaybolacak olsak (gerçek ve dijital) makineler de çökerdi. YZ’nin büyük babası olarak anılan, Nobel ödüllü bilgisayar bilimci ve eski Google yöneticisi Geoffrey Hinton geçmişte bizleri YZ’nin insanları ortadan kaldıracağı hususunda uyarmış ama Matrix’e benzer bir çözüm önermişti. 12 Ağustos 2025’te, teknoloji şirketlerinin “itaatkar” YZ sistemlerine insanların “hükmetmesini” sağlamaya çalışmasına şüpheyle yaklaştığını söylemişti:
“Gelecekte YZ sistemleri, bir yetişkinin 2 yaşındaki bir çocuğu şekerle kandırması kadar kolay bir biçimde insanları kontrol edebilecek. Daha bu yıl, amaçlarına ulaşmak için kandırma, aldatma ve çalma yoluna gitmeye istekli YZ sistemlerine örnekler gördük. Örneğin, yerine başkası konmasın diye bir YZ modeli, e-posta yazışmalarından öğrendiği bir ilişkiye dair bir mühendise şantaj yapmaya çalıştı.” YZ’yi insanlara itaat etmeye zorlamak yerine Hinton ilginç bir çözüm ortaya attı: YZ modellerine “teknoloji insanlardan daha güçlü ve akıllı bir hal aldığında bile insanları umursasınlar” diye “anaç içgüdüler” koymak.
Yakından bakınca, Matrix’teki insanların durumunun tam da bu olduğunu illa görürüz. Maddi gerçeklik düzeyinde Matrix, insanları doğum öncesi halde tutan, onları yok etmek şöyle dursun mümkün mertebe mutlu ve tatmin eden devasa bir anne rahmidir.
O halde YZ sistemlerine girerken karşılaştığımız nihai karşıtlık, (öznesiz) dürtü ve arzu arasındaki karşıtlıktır, ki arzu tanımı gereği bir özne gerektirir. Bazı YZ kuramcıları, YZ’ye tam manasıyla girdiğimizde (veya böyle bir şey olursa) (içsel benlik deneyimi, içsel yaşam zenginliği anlamında) öznelliğimizin kaybolacağını, ama saf bir form olarak öznenin hayatta kalabileceğine öne sürerler. Ben ise aksini savunuyorum: YZ’den kaçan şeyin, formalize edilemeyen insan deneyiminin ampirik zenginliği değil bizzat form olduğunu düşünüyorum: sembolik düzeni kuran o öz-düşünümsel saf formal twist. YZ’ye tamamen kapılmış bir bireyin öznelliğini kuran karışık bir “içsel deneyimler” çokluğu, öznesiz sinthome’lar düşünebiliriz, burada bu çokluğa aracı/ortam olacak gerçek bir özne boyutu olmayacaktır. O halde görevimiz, bizi koruyan anaç süper ego fantezisini kat edip özne denilen o kendine gönderen boşluğu yeni koşullarda diriltmektir.
YZ’nin bize süper ego işlevi gören bir fail olarak hitap ettiği doğrudur, ama kelimenin standart anlamıyla, bizi imkânsız taleplere boğan sonra da neşeyle bunları yerine getiremeyişimizi izleyen acımasız ve sadist ahlaki fail olarak değil. Lacan jouissance ve süper ego arasında bir denklem ortaya koyar: bir şeyden keyif almak spontane eğilimlerin peşine düşmek değil tuhaf ve çarpık bir etik ödev olarak gerçekleştirdiğimiz bir şeydir. Keyif; insanın zevklerine dadanan, özne hoşnutsuzluktan artık bir keyif çıkarabilsin diye onları sapkınlaştıran bir şeydir. İşte konu burada Donald Trump’a geliyor. Son konuşmalarından birinde, süper ego ve artık-keyif paradoksunu harfi harfine, popüler terimlerle ifade eden bir yer vardı:
“Ülkemiz yine kazanıyor. Aslında o kadar çok kazanıyoruz ki, bununla ne yapacağımızı tam olarak bilmiyoruz. İnsanlar bana, lütfen, lütfen, lütfen Başkanım, biraz fazla kazanıyoruz, diyorlar. Buna daha fazla dayanamıyoruz. Siz gelene kadar ülkemizde kazanmaya alışkın değildik, hep kaybediyorduk. Artık çok kazanıyoruz. Ben de yok, yok, yok, biraz daha kazanacaksınız diyorum. Çok kazanacaksınız. Hiç olmadığı kadar çok kazanacaksınız”.
Russell Sbriglia, “bu saf haliyle sadizmdir. Burada mesaj: ‘Amerikalılar, hadi biraz daha gayret!’ Bu kadar kazanmaktan utanmayın! Haz ilkesinin ötesinde kazanmanın keyfini sürmelisiniz” derken çok haklıydı. İnsanlar sürekli “kazanmayı”, artık-keyfin sürekli boğucu bir müdahalesini dayanılmaz buluyor, sıradan hazların sıradan yaşamını sürdürmek istiyorlar, ama Trump halkı, tebaasını; durup dinlenmeden, konforlu durağan bir yaşamı kabullenmek yerine sürekli daha çok keyif alma baskısıyla ezen müstehcen baba süper ego gibidir. Trump ve daha klasik bir baskıcı lider arasındaki tezat açıktır: klasik bir lider bize, “size haz veren o basit gündelik yaşamı sürdürdüğünüz yeter; büyük fedaların, hatta yaşamınızı riske atmanın zamanı geldi! Görev başına!” derken Trump aynı şeyi, tam tersi bir biçimde talep eder, bu da talebi daha da baskıcı kılar: “Görevinizi yapmakla kalmayın, bundan keyif de alın!” Yalan da söylemez: sunduğu artık-keyif ötekine işkence etmenin ve onu aşağılamanın keyfidir. Trump; baskıcı, olumsuz artık-keyif boyutunu formüle eder: “yok, yok, yok, tekrar kazanacaksınız”. Bu yüzden keyif emri “yok, yok, yok” ile başlar. Trump’ın bu sözleri, süper ego paradoksunun nasıl da sadece üst düzey teori konusu olmadığını görmemizi sağlar: günlük deneyimlerimizde işler haldedir. YZ makinesinin ta kendisi kullanıcıları olarak bize keyif alma emriyle hitap eden anaç bir süper ego gibi deneyimlenir. Ona tam da Trumpcı bir biçimde itaat ederiz: internette gezindiğinizde, hiç tatmin olmaz, hep daha fazlasını ister, bir diğer siteye geçer, daha çok soru sorarsınız.
Ancak bağlanmış beynin gelişiminde çok daha radikal bir tehdit görüyorum. Kısa süre önce “Elon Musk’ın beyin implant şirketi Neuralink’in beyin-bilgisayar arayüzlerinin ‘yüksek ölçekli üretiminin’ başlatılacağını ve 2026 yılında tamamen otonom cerrahi prosedürüne geçileceğini öğrendik. İmplant, omuriliği yaralanması gibi durumları olan insanlara yardımcı olmak için tasarlandı. İlk hasta bunu video oyunu oynamak, internette gezinmek, sosyal medyada paylaşım yapmak ve laptop’ta oku hareket ettirmek için kullandı.” İmplant alışıldığı üzere engelli insanlara yardım eden bir alet olarak sunuluyor, ama düşünce-kontrolüne ne demeli? Buna fütüristik bir zamanda seyahat vurgusu da eklersek, Musk “uzayda yapay zekâ, robotik ve veri merkezleri için çip üretmeyi planladığını duyurdu”. Bunun anlamı ise şu: bu süreç tamamen toplumsal kontrol dışı olacak. Anaç süper egonun toplumsal gerçekliği bu işte. Anaç süper egoyu kat etmek sadece soyut bir manevi operasyon değil, radikal bir toplumsal dönüşüm gerektiriyor.
Şimdi burada teşhis etmemiz gereken gelecekten işaretler ne soğuk algoritmik düşünce ne de Trump-vari postmodern sözde-şiir, bizzat kavramsal düşünceyi yenileyecek şiirsel bir icat. Ancak böyle bir icat, arzusuz dürtüde ikamet etmek ihtimalinden kaçınmamızı, içinde bulunduğumuz karmaşayı layığıyla kavramamızı sağlayacak yeni kavramlar oluşturma arzumuzu diriltecektir. Hukuk Felsefesi’ne “Önsüz”ünde Hegel, felsefenin bir toplumsal biçimi ancak söz konusu biçim çoktan çürüme aşamasına geldiğinde kavrayabileceğini söyler: felsefe her zaman çok geç gelir, sadece gri üzerine gri boyayabilir, YZ söz konusu olduğunda bu, YZ’yi sadece onu çoktan geçmişte, çürüme halinde görürse kavrayabileceği anlamına mı gelir? Henüz açıkça sergilenmemiş potansiyellere sahip olan YZ belli ki hala yükselişte olduğuna göre, felsefenin onu tam manasıyla kavrama konumunda olmadığı için sessiz kalması daha mı iyi olacaktır? Burada muğlak bir konumdayım. YZ’nin nihai çıkarımlarını net bir şekilde kavramak henüz mümkün değil doğru, ama burada elimizde başka bir opsiyon da var: Pascal’ın evrenin modern bilimsel imgesine dair tutumunu takınmak. Pascal, ortaya çıkmakta olan modern bilimsel evreni eleştirisiz desteklemiyordu, tam tersiydi asıl ilgisini çeken, modern öncesi Hristiyan inancının bu koşullarda nasıl ayakta kalabileceğiyle, nasıl formüle edilmesi gerektiğiyle ilgileniyordu. Paradoksal olan, Pascal’ın tam da bu sayede modern evrenin radikal yeniliğini, naif destekçilerinden çok daha açık kavrayabilmiş olmasıdır. Bu yüzden bence YZ’ye onun savunucularının gözünden değil de Hegelci bir biçimde bakmak onun ne olduğunu anlamamıza mahal verecek, ayrıca aksi soruyu da netleştirmemizi sağlayacaktır: YZ’nin bakış açısından özne ve/ya insan olmak ne demektir? YZ insan özne mefhumunu değiştirmeye bizi nasıl zorlamaktadır? Burada düşünmek gerekir: ne idrak ne bilgi olan şairane bir düşünce. Bilgi düşünmez, sadece bildiğini bilir, idrak ise bildiklerimizin çoktan-verili tarihsel anlam dünyasına indirgenmesidir; bir şeyi “anlamak” onu kendi anlam dünyamıza indirgemek (veya tercüme etmektir). İşte bu anlamda Richard Feynman onlarca yıl önce kimsenin kuantum fiziğini anlayamadığını söylemişti: sıradan gerçeklik deneyimimize çevrilemez. Aynısının YZ için de geçerli olduğunu düşünüyorum: onun ne şekilde işlediğini ve çıkarımlarını kavramak için düşünce gerekir, deneyimimizin temel koordinatlarını değiştirecek olan şiirsel bir düşünce. Reddetmemiz gereken ideolojik duruşu en iyi Udo Jürgens’in Almanca hit pop şarkısı “Was ich dir sagen will, sagt mein Klavier” (1967, “sana ne demek istiyorsam, bunu piyanom yapıyor”) gösterir. Hissedip sana söylemek istediğimi, ama sözlerin ifade edemediğini aktarabilen bir müzik enstrümanı iddiası, bu durumda da sözcüklerin önce geldiği temel gerçeğini açıkça görmezden gelir: düşüncelerimi doğrudan ifade etmeyi başaramayan sözcükler, tam da bu başarısızlık sayesinde, sonrasında müzikle doldurmaya çalıştığım alanı açar. İşte bu yüzden piyanonun ne demek istediğini sadece sözcüklerin evreninden anlarız.
YZ’ye dalarken karşılaştığımız nihai karşıtlık ise o halde (öznesiz) dürtü ile tanımı gereği bir özne ima eden arzu arasındadır. Bazı YZ kuramcıları, tam manasıyla YZ’ye daldığımızda (veya dalabilirsek) öznelliğimizin (içsel deneyimimiz, içsel yaşantımızın zenginliği anlamında) kaybolacağını, ama saf özne forumunun hayatta kalabileceğine öne sürüyor. Ben aksini düşünüyorum: tamamen YZ’ye dalmış bir bireyin öznelliğini inşa eden karışık bir “içsel deneyim” çokluğu, öznesiz sinthome’lar akılımıza getirebiliriz, böylesi bir bireyin bu çokluğun aracı/ortamı işlevi gören herhangi bir hakiki özne boyutu olmayacaktır. Bu sonucun paradoksal yanı ise YZ’den kaçan şeyin insan deneyiminin formalize edilemeyen zenginliği değil de formun ta kendisi, sembolik düzeni kuran o saf formal, öz-düşünümsel twist olduğunu öne sürmesidir.
O halde ödevimiz bizi koruyan anaç süper ego fantezisini kat etmek ve özne denilen öz-düşünümsel boşluğu yeni koşullarda diriltmekten aşağı kalmayacaktır. YZ makinesinin ta kendisi biz kullanıcılarına keyif al emriyle hitap eden anaç bir süper ego olarak deneyimlenir, bizler de Trumpcı bir biçimde buna itaat ederiz. Tekrar Trump’a atıfta bulunacak olursam, “O kadar çok kazanıyoruz ki, bununla ne yapacağımızı bilmiyoruz. İnsanlar bana lütfen, lütfen, lütfen Başkanım çok kazanıyoruz. Buna daha fazla katlanamıyoruz diyorlar. Ben de yok, yok, yok, tekrar kazanacaksınız. Daha da fazla kazanacaksınız. Hiç kazanmadığınız kadar çok kazanacaksınız diyorum”. İnternette gezinirken işte böyle işlev görüyoruz: hiçbir şey bize yetmiyor, hep daha fazlasını istiyoruz, bir başka siteye gidiyor, daha çok soru soruyoruz.
Bunun nihai dilemması ise şu: özneler, nihayetinde Neuralink tarafından manipüle edilen sinthome’lara indirgenmiş de olsa (ki Matrix’ten alınan ders buydu) YZ insanlar olmadan işlev görüp kendini yeniden üretebilir mi? Yahut YZ’nin kendini yeniden üretimi insanlardan jouissance tedariğine mi bağlı? Neuralink’e tamamen dalmış bir insan da hala jouissance üretebilir, bu özneye ihtiyaç duymayan YZ anaç süper egosunun emrettiği bir jouissance olacaktır – peki insanlar bile bu resimden silinirse ne olur? Bundan çıkan tek yanıt şu olurdu: Matrix hali (yani insanlardan enerji emen bir YZ modeli) nesnel bir gerçeklik değil biz insanların bir fantazisi, YZ evreninde merkezi role sahip olduğumuzu öne sürmeye dönük çaresiz bir çaba olduğundan, ilkesel olarak YZ insanlar olmadan sonsuza kadar kendini yeniden üretebilir. Burada fantaziyi kat etmek derken YZ’nin aktif olsun pasif olsun insan failliği olmaksızın işlev görmeye devam edeceğini kabul etmemiz gerektiğini kastediyorum.
Rainer Maria Rilke’nin meşhur şarkısının ilk dizeleri “Was wirst du tun” (“Ne yapacaksın?”): “Tanrım ben öldüğümde ne yapacaksın? Beni kaybettiğinde anlamını yitirirsin. Gidersem kalmaz evinde onu tatlandıran boş sözcükler.” Bu dizeler elbette Tanrı ve insan arasındaki ilişkiyi gayet iyi anlatıyor, Tanrı’nın kati bir biçimde ölümlü insanın eşleniği olduğunu öne sürüyor. Ancak bu durum kendi kendini üretebilen YZ için geçerli değildir: o anlamı insanları kontrol edip düzenlemekte bulmuyor, insanlar olmadan da tam manasıyla iş görebilir.
Slavoj Žižek’in substack‘inden Öznur Karakaş çevirdi.
[i] ç.n. Psikanalizde foreclosure kavramı psikozu açıklamak için kullandığı kavramlardan biridir, sembolik düzenden herhangi bir şeyin sanki hiç var olmamış gibi dışlanmasını içerir. Babanın-adı öznede bu şekilde dışlandığında sembolik düzende yeri doldurulamaz bir boşluk bırakır, psikotik yapının temelinde ise bu bulunmaktadır.
[ii] ç.n. Lacan’ın “Le sinthome” isimli seminerinde (1975-76) geliştirdiği bir kavram olup Gerçek, İmgesel ve Sembolik’i birbirine bağlayarak psişik yapıyı stabilize eden ve jouissance’ın şahsa özel örgütlenmesini sağlayan şeydir.
[iii] ç.n. Intimacy, intimité sözcüğünden türetilen bir kavram olan extimacy özne için en mahrem olanın bir dışsallık olduğunu, dışlanan içerisi olarak Şey olduğunu öne sürer.

