Raymond Williams’ın Radikal Ütopyası

İngiliz solunun büyük ismi Raymond Williams pek çok başarısıyla bilinir. Bu başarılar, dilin toplumsal katmanları üzerine öncü çalışmasından, kanon edebiyatını yeniden ele alıp onun az bilinen muhalif yüzünü ortaya çıkarttığı Kültür ve Toplum adlı kitabına ve samimi İngiliz kır evi mitinin altında yatan tarihsel sömürü ve nostalji üzerine incelemesine dek uzanır. Tüm bunların yanında Williams hayatı boyunca çeşitli siyasal ve toplumsal angajmanlar içinde bulunmuş, Yeni Sol’un kuruluşunda kilit rol oynamış, erişkinlerin eğitimi alanında yılmadan çalışmıştır.

Öte yandan, Williams’ın doğumunun yüzüncü yılında, düşüncesinin sıklıkla gözden kaçırılan en heyecan verici unsurlarından birine dikkat çekmek istiyorum. Yaşamının son yıllarında Williams gözlerini ütopyaya dönmüş, onu hem sanatsal bir tür hem de ilgi çekici bir tarihsel kavram olarak ele almıştı. Williams, 1983 yılında kaleme aldığı 2000’e Doğru isimli metinde, ütopya’nın “en kuvvetli merkezi”nin, “insanların, farklı şeylere sahip olmak ve bitimsiz krizlerden ve savaşlardan bıkıp uzlete çekilmek bir yana, farklı şekilde yaşayabileceklerine dair inanç” olduğunu söylemiştir.[1] Bu cümle içinden geçtiğimiz kasvetli zamanlarda bir tür deniz feneri gibidir: kısa bir an yeniden dirilen sol; pandemi, ekolojik çöküş ve uzayın olası kapitalist sömürgeleştirilmesi karşısında köşeye sıkışmıştır.

Ütopyanın hem sol hem de sağ tarafından hor görüldüğü düşünüldüğünde, Williams’ı böylesi bir sonuca ulaştıran neydi? Marx ve Engels dahil pek çok sosyalist; itibar ve siyasal eylem arayışlarında, çılgın ütopyacı gündüz düşlerini bir kenara atmaya hevesliydi. Erken on dokuzuncu yüzyılın Fransız düşünürü Charles Fourier’yi, bu düşlere nasıl ulaşabileceğimizi söylemeden, diğer bir deyişle sınıf mücadelesini es geçerek, uyum içinde yaşayan komünler ve limonatadan okyanuslar düşlemekle eleştirmeleri meşhurdur. Tüm bunlar olurken Soğuk Savaş’tan beri bize daha adil bir toplum kurmak için yapılan radikal girişimlerin eninde sonunda 1984 tarzı katı, bir örnek ve gaddar bir sefalet distopyasına çıkacağı söyleniyor.

Bunun cevabı, belki de Williams’ın insanlık ile ilgili felsefi görüşlerinde yatmaktadır. Williams’ın Marksist hümanist olduğu düşünülebilir. Onda siyasi değişim arzusu, kapitalizmin yalnızca ekonomik olarak adaletsiz olmasından değil aynı zamanda nihayetinde bilhassa da insan türünün kendini gerçekleştirmesi açısından yetersiz olmasından kaynaklanır. Bu açıdan, oluşmasına yardımcı olduğu Yeni Sol’un daha geniş kesimlerinin kaygılarını paylaşır. Williams’ın kapitalist hegemonyanın veya ideolojik “sağduyunun” “kendiliğin dokusuna” işlediğini öne sürmesi, başat toplumsal sistemlerin etkin olabilmek için biyolojik düzeyde işlemesi gerektiğini gördüğünü göstermektedir. Sinirbilimcilerin ve endokrinologların, akıllı telefonlar gibi aletlerin bizi içeriden yeniden programladıklarını ve bizleri kaygı ve arzu içinde allak bullak bir halde bıraktıklarını, bunun da reklam ve medya propagandası tarafından sömürüldüğünü öne süren araştırmalarından çok önce; Williams, piyasa buyrukları, teknoloji ve insan bedeni arasındaki karmaşık etkileşimler üzerine yazmıştır.

İronik olarak kulağa oldukça distopyacı gelen bu argümanın diğer yüzünde ise Williams, bizlerin aynı zamanda hem yaratıcı hem toplumsal yaratıklar olduğumuzu göstermek için, Marx’ın insanın “türsel varlık” oluşu kuramına dayanmaktadır (unutmayalım ki Marx, Charles Darwin’in çağdaşıydı ve onu ilgiyle okumuştu). Kapitalist toplumda; yaratıcılık, eylem ve işbirliği kapasitemiz başkası için kâr elde etme buyruğunca sömürülmektedir. Çalışma çok nadiren özgürleştirici, keyif alınan ve tamamen toplumcul bir eylemdir. Yine de böylesi ütopyacı bir gelecek mümkündür – çünkü bu bizim doğamızda vardır. Williams için bunun ipuçları ara sıra sanatlarda ve kültürde ortaya çıkmaktadır – bu mefhum daha önce post-punk üzerine yazdıklarımı ve 1960’lar ve 70’ler karşı kültürü üzerine mevcut araştırmamı epey etkilemiştir.

İnsanlığın biyolojik ve evrimsel olarak nasıl olabileceğine dair bu vurgu, siyasal eyleme ve daha iyi bir toplumun nasıl olabileceğine dair sağlam temeller pahasına baş döndürücü bir esneklik hayal eden şaşaalı ama tehlikeli bir “posthümanizm”in kültürümüze egemen olduğu böylesi bir zamanda hayati önemdedir. Williams gibi düşünürleri arkaik bularak ahmakça görmezden gelen geç yirminci yüzyıl radikal postmodern düşüncesinden doğan posthümanizmin şimdilerde merkezi payandasının Nick Land gibi aşırı sağ entelektüeller olması manidardır. Bunun nedenleri burada açıklanamayacak kadar karmaşıktır ama şunu söylemekle yetinelim: posthümanizm ile Sağ’ın mevcut güzergahı arasındaki bağlantı öylece geçiştirilemez (Land mesela Steve Bannon ve Dominic Cummings gibi isimleri etkilemiştir).

Son olarak, Williams’ın ütopyacı düşüncesinin bir başka unsuru, Sağ için değil günümüzde Sol’da kendini yok etmeye dönük bir eğilim için düzelti işlevi görmeyi sürdürür. Kültür eleştirmeni Andrew Milner’e göre Williams; “demokratik sosyalizmi, müşterek bir kültürün siyasi ön koşulu olarak inşa etme sorununu” dert edinmişti, “böylesi bir kültürün spesifik içeriğini teşhis etmeyi” değil. Diğer bir deyişle; Williams, halen gerçek eşitliğin imkânsız olduğu bir toplumda sıkışıp kalmışken nasıl yaşamamız gerektiğini sıkı sıkıya yasaya bağlama konusunda çekinceliydi. “Sorunlu” dil ya da davranışları parmakla göstermeye ve rekabetçi suçlamalara pek hevesliler için bu büyük bir derstir: ütopya öylece ahlakileştirilerek hayata geçirilemez. Yalnızca sosyalist emeğin sıkı kolektif dokusu belki bir gün ütopyaya benzer bir şeyi mümkün kılabilir.


[1] Raymond Williams, sistemli ütopya ile bulgulayıcı (heuristic) ütopya arasında bir ayım yapmaktadır. Sistemli ütopyanın tipik tarzı, “yeni toplum öylece oluşmuştur, oradadır” şeklindedir. Bulgulayıcı ütopya ise, “var olan bir sistemin eleştirisi olarak yeni bir sisteme ya da tamamen işlenmiş alternatif bir sisteme dayanmaz. Amacı arzu oluşturmaktır.” Yazarın bu sözleri, Williams açısından genel olarak Ütopya kavramına ya da sistemli ütopyaya değil Williams’ın öncesinde “ütopya dürtüsü” adını verdiği şeye, yani bulgulayıcı Ütopya’ya ilişkindir. Ütopya konusunda bu ayrımın gözetilmesi gerektiği unutulmamalıdır. (ç.n.)

Tribune‘de yayınlanan bu yazıyı Koray Kırmızısakal çevirdi, Öznur Karakaş redakte etti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Son Yazılar

Althusser’in Temel Fikirleri ve Bunların Edebi ve Siyasi Bağlamı

Althusser bir Marksistti ancak o, Marx'ın ilk çalışmalarına odaklanan çoğu sol düşünürün aksine, daha çok "bilimsel-kuramcı" ve...

Suçlar ve Kabahatler

Terri Murray, Sokrates ve Woody Allen ile etiğin özüne iniyor. (SPOİLER İÇERİR!) "Babamın...

Adorno Netflix İzler Miydi?

Adorno, "kültür endüstrisi" kavramıyla sanatın bir meta haline gelmesini eleştirmektedir. Hollywood'daki seri üretimi ve radyoda cazın yayılmasını...

Modernliğin Uçurumunda

Antonia Grunenberg, Catherine Newmark ile bir röportajda. Hannah Arendt sadece totaliter yönetimi analiz etmekle...

Kocayayla’da Festival Var

Pencereden bakınca birbiri ardına sıralanmış ağaçları izliyor, yattığınız yerden baykuşların serenadını dinliyor, kozalakları takip ederek yürüyorsunuz. Üstelik...

Raymond Williams’ın Radikal Ütopyası

İngiliz solunun büyük ismi Raymond Williams pek çok başarısıyla bilinir. Bu başarılar, dilin toplumsal katmanları üzerine öncü...

En Çok Okunanlar

Covid-19: Gerekçesiz Bir Acil Durumun Yarattığı İstisna Hali

Varsayımsal bir koronavirüs salgınına karşı alınan hummalı, irrasyonel ve...

Žižek: Koronavirüsü Karar Vermeye Zorluyor: Ya Küresel Komünizm Ya Orman Kanunları

Koronavirüsü paniği yayıldıkça, artık nihai bir seçim yapmamız gerekiyor:...

Yapay Zeka Covid-19 Teşhisinde Kullanılıyor

Zhongnan Hastanesi'nin radyoloji bölümünde yürütülen bir deneyde, personel bir...

Bunları da beğenebilirsinHep güncel
Popüler