Bu söyleşide Marksist coğrafyacı Phil Neel, Occupy eylemlerinden Çin ve Tanzanya’ya yol alan serüvenleri, komünizasyon düşüncesiyle ilişkisi, kriz teorileri hakkındaki fikirleri ve son çıkan kitabı “Hellworld” hakkında Ege Çoban’ın sorularını yanıtlıyor.
Vakit Nakittir, Yaşam ise Verimlilik’- Deng Xiaoping döneminde Çin’de popülerleşmiş bir slogan.
Ege Çoban: Bize biraz geçmişinden bahseder misin? Amerika’nın kırsal bölgelerinde geçirdiğin zaman; Seattle’a, Çin’e ve Doğu Afrika’ya yaptığın yolculuklar, her biri çalışmalarında önemli bir rol oynuyor.
Phil Neel: Siskiyou Dağları’nda, Kuzey Kaliforniya kırsalı ile Güney Oregon kırsalı arasında, Klamath Nehri boyunca uzanan daha geniş Klamath sıradağlarının parçası olan bir bölgede, bir karavanın içinde doğup büyüdüm. Bu nehir, uzun yıllar süren mücadelelerin ardından son birkaç yıl içinde dünyanın en büyük baraj kaldırma (söküm) projesine de sahne olmuştur. Hakikaten son derece kırsal bir yer: Yaşadığım yerden büyük bir şehre ulaşmak yaklaşık beş saat, doğru düzgün bir hastaneye ulaşmak ise yaklaşık iki saat sürüyordu. Aynı zamanda coğrafi olarak geniş ve geçirgen bir alandı; kamyonculuk ve lojistik, yol yapımı ve bakımı, ormancılık, orman yangınlarıyla mücadele, mevsimlik tarım ve elbette çeşitli kayıt dışı/karaborsa faaliyetlerinde çalışan insanlar sürekli olarak eyaletler arası uzun mesafeler kat ederler: Oregon’a, Nevada’ya vb. Bu karakterlerin her birini bölgede görmek mümkündü. Hinterland adlı çalışmamda da belirttiğim üzere, bu yöre 19. yüzyıldaki altına hücum döneminin sona ermesinden bu yana neredeyse kesintisiz ekonomik krizler yaşamıştı. Aynı zamanda Kaliforniya’daki en büyük yerli topluluklara—Karuk, Yurok ve Hoopa halklarına—ev sahipliği yapmaktaydı.
Liseden mezun olduktan sonra, çok ucuz bir iki yıllık üniversiteye sahiplik yapan ve “Kayıp Kıyı” (Lost Coast) olarak da adlandırılan bölgenin hemen kuzeyindeki, kızılçam ormanlarıyla çevrili Eureka, Kaliforniya’ya taşındım. Trinity County’den Lost Coast’a uzanan bu yer, o dönemde muhtemelen dünyanın en büyük marihuana üretim merkeziydi; esrar, yasallaşmadan önceki yıllarda dahi Kaliforniya’nın açık ara en büyük nakit ürünü hâline gelmişti. Federal ‘alfabe kurumları’nın (DEA, ATF, FBI vb.) neredeyse kesintisiz hava operasyonları düzenlediği, otomatik silahlarla donanmış görevlilerin askeri helikopterlerden indiği bir ortam söz konusuydu. Buna paralel olarak, ağırlıklı olarak yerel çiftçiler ve yem bitkisi (alfalfa) üreticileri tarafından desteklenen sağcı şerifler daha sert uyuşturucu karşıtı önlemler için sürekli baskı yapıyor; imar denetimleri ya da Fish & Game soruşturmaları gibi araçları küçük ölçekli üreticileri tespit edip tutuklamak için gizli keşif amaçlı kullanıyorlardı. Tüm bunlar, Hmong kökenli ya da Meksikalı “suç örgütlerini temizleme” söylemiyle meşrulaştırılan açıkça ırkçı bir dil içinde yürütülüyordu. Dolayısıyla çocukluğum, düşük yoğunluklu bir kontrgerilla (counter-insurgency) operasyonunun ortasında geçmiş sayılabilir.
Büyüdüğüm yerde ormanda dolaşmak ve uyuşturucu kullanmak dışında pek yapılacak bir şey olmadığından, vaktimin büyük kısmını okumaya, yürüyüş yapmaya ve son derece yavaş bir çevirmeli internet (dial-up) bağlantısıyla erken dönem internetin ücra köşelerini keşfetmeye ayırırdım. Bölgede mini minnacık bir punk ve deneysel müzik sahnesi de vardı ve başka yerlerde olduğu gibi, radikal politika tarihinin önemli bir kısmına ancak bu tür alt-kültürel mecralar aracılığıyla ulaşılabiliyordu. Benzer biçimde, bölgedeki hippilerin yoğunluğu sayesinde belirli bir radikal çevreci düşünce geleneğiyle ve buna eşlik eden tartışmalarla da erken yaşta tanışıyordum. Ancak bu fikirleri bağlama oturtan, yani radikallik tarihini ve çevre felsefesindeki tartışmaları sistematik biçimde ele almama olanak tanıyacak, beni siyasal-iktisadi analizlerin en temel biçimleriyle tanıştıracak şey iki yıllık üniversiteye girmem ve oradaki eğitmenlerle karşılaşmam oldu[1]. Bu kurumun son derece ucuz olması, onu kapıları işçi sınıfına fiilen açık kalan son yükseköğretim müesseselerinden biri hâline getiriyordu; geriye dönüp baktığımda, orada girdiğim derslerin hayatım boyunca içinde bulunduğum en ilginç ve en öğretici akademik ortamlar olduğunu söyleyebilirim.
Üniversiteyi tamamlamak için bir kente taşınacak maddi imkânım olmadığından, hinterlandda büyüyen pek çok kişi gibi ben de başka, daha uzak bir hinterlanda yöneldim: Wisconsin’in kuzey ormanlarına. O zamandan bu yana iflas etmiş olan, ucuz ve küçük bir çevre odaklı liberal sanatlar okuluna kaydoldum; burada yazarlık, felsefe ve biyoloji alanlarında imkân dahilinde eğitimimi tamamladım. Geceleri bir otelde çalışarak geçimimi sağlıyordum; bu, bana bolca okuma zamanı sağladığı için son derece verimliydi. 2008 krizinin hemen ardından mezun olup bir kente taşınmayı planladığımda, iş bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu görecektim. Buna karşın, her zaman yurt dışına seyahat etme isteğim vardı ve otel işinden bir miktar birikim de yapmıştım. 2010 Bangkok Kızıl Yelekliler ayaklanmasından ilham alarak, sahip olduğum sınırlı birikimle Tayland’a ucuz tek yönlü bir bilet aldım ve barınma ile yemek karşılığında bir organik çiftlikte çalışmayı ayarladım. Orada kalmayı ummuş olsam da haftanın yedi günü süren tropikal tarım emeği (nispeten hafif olsa bile) yıpratıcıydı; dili öğrenmeye ya da başka faaliyetlere ayıracak zamanım kalmıyordu. Bu sırada ayaklanmanın kendisi de bastırılmış, ülke sıkıyönetim altına girmişti.
Tam vizemin süresi dolmak üzereydi ki, kalan son paramla bir eve dönüş bileti aldım ve nihayetinde Nevada’da Arazi Yönetimi Bürosu’nda (Bureau of Land Management) bir iş buldum. Bu iş, bir kente taşınabilmem için ilk kez yeterli birikim yapmamı sağladı ve böylece Seattle’a yerleştim. Kentin güney çeperinde bir toptan mutfak işletmesinde çalışırken yerel Occupy hareketine dâhil oldum. Bu bağlamda hem kentin hem de genel olarak Pasifik Kuzeybatı yöresinin[2] politik-ekonomisini ciddi biçimde değerlendirmeye başladım; bu süreç, Pasifik Havzasının sanayi kompleksi ve özellikle Çin’in oradaki rolüne dair çok daha derin bir kavrayış geliştirmeme yol açtı. Tesadüfen, Occupy Seattle eylemleri içinde Çin’le farklı bağlantıları olan birkaç komünistle tanıştım. Kapitalizmin yalnızca soyut felsefi düzeyde değil, sermaye mantığının pratikte nasıl işlediğini gösteren empirik bir zeminde kavramam gerektiğini fark ederek Çince öğrenmeye ve— hâlen Marksist bir damarı barındıran tek sosyal bilim gibi görünen—Coğrafya’da bir lisansüstü programına girmeye karar verdim.
Mutfak işinden biriktirdiğim parayla, Çin’in güneybatısında daha ucuz ve alt kademe bir kent olan Kunming’e uçtum ve burada bir Çince dil programına kaydoldum. O dönemde Kunming son derece hesaplıydı ve uçak biletleri de görece ucuzdu; bu nedenle Çin’e uçmak, oda kiralamak ve Yunnan Üniversitesi’ne harç ödemek, Seattle’da Çince dersleri almaktan daha ucuza geliyordu. Ancak kısa bir süre sonra, 2012’de katıldığım 1 Mayıs eylemleriyle bağlantılı suçlamalarla yüzleşmek üzere ABD’ye dönmek zorunda kalacaktım. Dönüşümün ardından fast-food sektöründe çalıştım ve asgari ücretin artırılmasına yönelik bir kampanyanın örgütlenmesine katkı sundum; grev ve iş bırakma eylemlerine öncülük ettim, saha çalışmaları yürüttüm[3]. Önceki başvurularımda reddedilmeme rağmen lisansüstü programlara başvurmaya da devam ettim ve nihayet Washington Üniversitesi Coğrafya programı beni kabul etti. Ne var ki kısa bir süre sonra söz konusu 1 Mayıs eylemleriyle ilgili suçlu bulundum ve lisansüstü eğitimimin ikinci ya da üçüncü ‘çalışma şartlı denetimli serbestlik’ (work release) kapsamında ceza çekmek zorunda kaldım. Şehir merkezindeki özel cezaevinden çıkıp üniversiteye geliyor, ders anlatıyor, seminerlere katılıyor, ofis saatleri yapıyor sonra da akşam oldu mu hücreme dönüyordum. Son derece tuhaf bir araştırma görevlisi deneyimiydi. Work release sona erdikten sonra dahi üniversiteye yakın bir yerde yaşamaya gücüm yetmedi; Seattle’ı çevreleyen yoksul işçi sınıfı banliyölerinden her gün gidip geldim. Akademik bağlantılarım ya da araştırma fonlarım olmadığı için üniversitedeki görevlerimin yanında gıda hizmetlerinde çalışmaya devam ediyordum. Bu deneyim, Yüksek Lisans araştırmamın odağını belirledi: bir yandan Puget Sound bölgesindeki yoksulluğun banliyöleşmesini, diğer yandan düşük ücretli hizmetler ve lojistik-sanayi komplekslerindeki artan istihdam arasındaki ilişkiyi inceleyecektim.
Bu süreç boyunca Çince öğrenmeye ve imkân buldukça Çin’e gitmeye devam ettim. 2010’lar boyunca dil öğrenimi ve araştırma amaçlı seyahatler yaptım; 2014’te (Şemsiye Hareketi öncesinde) ve 2019’da (ayaklanmanın zirvesinde) Hong Kong’da bulundum. Bu dönemde araştırmalarım; fabrikaların küçüldüğü, otomasyona geçtiği, üretimin Çin’in iç bölgelerine ya da Kuzey Vietnam gibi yeni ihracat merkezlerine taşındığı İnci Nehri Deltası’ndaki sanayi alanlarına odaklandı. Bu da beni doğal olarak Çin’in dış yatırımlarını incelemeye yöneltti; tesadüfi bir kararlar zinciri sonucunda Svahili de öğrenmeye başladım ve Tanzanya’ya gidip gelerek bir süre de orada yaşadım. Doktora tezim için orada saha çalışmaları yürüttüm. Tezi tamamladıktan sonra ise düzenli bir işim yoktu. Washington eyaletinde Tacoma’ya taşındım; evden serbest araştırma, haritalama, editoryal ve çeviri işleri yaptım; depo işlerinde çalıştım ve yapay zekâ tedarik zincirinde görev aldım[4]. Daha yakın zamanda ise Nashville, Tennessee’ye taşındım ve burada ABD’nin güneyindeki endüstriyel eğilimler üzerine araştırmalar yürütüyorum.
Aaron Benanav’ın Çin’in Guangdong eyaletindeki Guangzhou kentinde bulunan bir kentsel köyü ziyaretinden bir kare.
EÇ: Kişisel yaşamındaki deneyimlerini kuramsal tartışmaların içine dâhil etme biçimin oldukça ayırt edici. Maggie Nelson’ın The Argonauts kitabı gibi eserlerde gördüğümüz çağdaş oto-teori örneklerinden belirgin biçimde farklı bir üslup taşıyor. Birinci tekil şahıs anlatılarını eleştirel toplum kuramlarıyla birleştirmeye dair yaklaşımını nasıl tanımlarsın?
PN: Yazarlık eğitimi almaya başladığım dönemde odağım neredeyse bütünüyle kurgu metinler yazmak üzerineydi. Bu nedenle, yaratıcı kurgu-dışı yazıyı bilinçli ve sistematik biçimde incelemeye kayda değer bir zaman ayırmadım. Ayrıca, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümlerinde bulunduğum yıllarda “oto-teori” (autotheory) kavramı henüz yaygınlaşmamıştı; daha sonra türün erken örnekleri olarak kanonlaşacak metinlerin hiçbirini de o dönemde okumamıştım. Bunun yerine, Crane ve Dreiser gibi Amerikan Natüralist yazarların çalışmalarını inceliyordum. Aynı zamanda çevre kuramı ve çevre yazınına yoğun biçimde ilgi duyuyordum; çevre yazını, yaratıcı kurgu-dışı yazıya bütünüyle farklı bir yaklaşım sunuyordu. Her ne kadar bu alan da kuramla otobiyografik bir ilişki kursa da genellikle “oto-teori” etiketi altında değerlendirilmez ve üslup bakımından bu türe tam anlamıyla uymaz. Bu süreçte, Edward Abbey ve Aldo Leopold gibi yazarların saha çalışmasına dayalı yazı biçimlerini farkında olmadan içselleştiriyordum. Bu yazarlar, oto-teoriyle ilişkilendirilen yazarlardan farklı olarak, anlatıyı daha sürükleyici kılmak amacıyla son derece dikkatli kurgusal teknikler kullanıyordu; ancak anlatının merkezine kendilerini değil, daha çok peyzajı ve çevresel bağlamı yerleştiriyorlardı.
Geriye dönüp baktığımda, mevcut yaklaşımımın, Émile Zola gibi ilk Natüralistlerin önerdiği yöntemi bir ölçüde somutlaştırdığını söyleyebilirim. Natüralistler, yazıyı yarı-bilimsel bir pratik olarak ele almış, romanı bilimsel deneyle eşdeğer bir biçimde kavramsallaştırmışlardır. Ancak Natüralistlerin amacı, belirli bir çevre içinde insan psikolojisinin gerçekçi bir belgesini —kaçınılmaz olarak kurgusal bir form aracılığıyla— ortaya koymakken; ben, sınıfsal konumuma ve sermaye tarafından biçimlendirilmiş çevreye ilişkin bedensel deneyimimi bir tür deney alanı olarak ele alıyorum. Bu deneyim üzerinden, beni bu güçler tarafından dönüştürülmüş bir gezegenin yüzeyi boyunca savurmuş olan megayapısal kuvvetleri belgeliyor ve böylece yalnızca küçük bir parçası olduğum kolektif bir öznelliğin izini sürüyorum. Bu süreçte, edebi yaklaşımımın yukarıda sözünü ettiğim çevre yazınından da yoğun biçimde beslendiğini ancak geriye dönük olarak fark ettim. Daha bilinçli bir düzlemde ise, Thomas Ligotti ve Algernon Blackwood gibi kozmik korku yazarlarının üslubunu da özellikle inceliyorum; zira bu tür de insan psikolojisini kendi denetiminin çok ötesindeki devasa güçlerin ortasına yerleştirmesi bakımından, farklı bir anlamda da olsa eşit derecede “Natüralist” bir edebi damarı temsil ediyor.
EÇ: Kitabını okurken, bir arada kullanmayı başardığın geniş referans yelpazesi bana sürpriz oldu. Paul Mattick, Jacques Camatte, Mike Davis, hepsi de kitapta yer alması beklenebilecek isimlerdi. Ama Ray Brassier’i görmeyi beklemiyordum. Bu bağlamda, hangi düşünürlerin teorik yönelimini en çok etkilediğini söylersin? Coğrafya, politik ekonomi ve felsefe gibi çeşitli ilgi alanlarını nasıl sentezliyorsun?
PN: Aslında, neredeyse Ray Brassier ile birlikte çalışacaktım. Kendisiyle iletişime geçmiş, Beyrut’taki programına başvurmuş ve kabul almıştım; ancak yaşam masraflarını karşılayacak herhangi bir ders verme ya da araştırma pozisyonu sunulmadığı için bu seçenek fiilen mümkün olmadı. Felsefeye her zaman ilgim vardı, ancak kırsal üniversitelerde aldığım çevre kuramı dersleri ile İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümlerinden edinebileceğim sınırlı eleştirel teori birikimi dışında bu ilgiyi sistematik bir biçimde takip edebilecek maddi ya da kurumsal imkânlara sahip değildim. Buna rağmen, çevre felsefesi beni 2008 krizi dönemine denk gelen yıllarda oldukça popüler olan “yeni materyalizmler” bloglarına yönlendirdi; bu dönem, “spekülatif realizm”in akademik ve entelektüel çevrelerde yoğun ilgi gördüğü bir zamandı. Bugünden bakıldığında, bu üretimlerin büyük bir kısmı bana kötü bir şaka gibi görünüyor; Graham Harman, Timothy Morton ve Jane Bennett gibi isimlerde cisimleşen ve panpsişizme varan bu dalavere metafiziğin ciddi bir felsefe ortaya koyduğunu düşünmüyorum. Bununla birlikte, Natüralistlerin tarihsel olarak tepki gösterdiği panteist Transandantalizmin çağdaş bir tezahürü olarak bu yaklaşımlar ilgimi çekiyordu ve bu blogları adeta nefret ederek okumam sayesinde, çok daha güçlü düşünürlerle tanışmış oldum.
Nevada eyaletinde, Winnemucca yakınlarındaki çöl bölgesinde çalıştığım dönemde, Badiou ve Brassier üzerine son derece yoğun bir biçimde okumalara başladım; her ikisi de düşünsel formasyonum açısından kurucu etkiler bıraktı. Adrian Johnston ve Benjamin Noys gibi isimlerin ikincil literatürü de entelektüel gelişimimde önemli rol oynayacaktı. Aynı şekilde, Žižek’in Hegel okumaları, Deleuze ve Latour’a yönelik Žižek ve Badiou tarafından geliştirilen eleştiriler de belirleyici etkiler arasındaydı. Bunlara paralel olarak, zihin felsefesi ve bilim felsefesi alanındaki çalışmalar da beni derinden etkiledi. The Structure of Evolutionary Theory (Stephen Jay Gould) ve The Triple Helix (Lewontin) gibi kitaplar temel başvuru metinlerim arasındaydı; ayrıca The Embodied Mind (Varela), The Physiology of Truth (Changeux) veya The Ego Tunnel (Metzinger) etrafında yürütülen tartışmalar da entelektüel ufkumu önemli ölçüde genişletti. Bu üç çalışma, Wittgenstein uzmanı olan ve Kuzey Wisconsin’de işlevsizleştirilmiş bir kilisede aikido stüdyosu işleten bir Budist felsefe profesörü tarafından bana tanıtılmıştı.
Son on yıl içinde ise okumalarımı büyük ölçüde Çin felsefesine yönelttim; özellikle Mozi ve Xunzi’ye, bu düşünürleri Tao Jiang, Brook Ziporyn ve Chris Fraser gibi çağdaş yorumcular aracılığıyla ele alan çalışmalara yoğunlaştım.
Komünist düşünce bağlamında ise etkilendiğim figürlerin bir kısmına zaten değindin. Coğrafya özelinde, özellikle 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında ortaya çıkan, yüksek ölçekli Marksist teorileri coğrafi sanayileşmenin orta ölçekli (meso-düzeyinin) analizine tercüme etmeye çalışan bir Marksist düşünce hattından da güçlü bir biçimde etkilendiğimi söyleyebilirim. Michael Storper ve Richard Walker’ın birlikte kaleme aldığı The Capitalist Imperative bu geleneğin temel metni olarak kabul edilebilir. Hellworld adlı çalışmamda bu kitaptan yoğun biçimde yararlanıyorum. Aynı dönemde Trevor Barnes ve Eric Sheppard’ın çalışmaları ile Doreen Massey’nin kanonik coğrafya analizleri de büyük önem taşımaktadır. Ne var ki, bu radikal iktisadi coğrafya hattı kısa süre içinde, diğer disiplinlerde olduğu gibi, linguistik dönüş (the linguistic turn) tarafından gölgede bırakıldı. Yine de bu gelenek, takip edilmemiş ama potansiyel olarak son derece ilginç bir düşünsel patikaya işaret ediyor.
Hellworld’de izleri görülebilen diğer etkiler arasında Robert Brenner, Endnotes kolektifinin çalışmaları, Simon Clarke, Werner Bonefeld ve de Arjantin merkezli CICP çevresiyle ilişkili Guido Starosta ve benzeri düşünürler de sayılabilir.
EÇ: Jasper Bernes gibi sen de kapitalizmin uzamsal yeniden yapılanmasının bir tür “lojistik proletarya” yarattığını belirtiyorsun. Peki onları geleneksel endüstriyel işçi sınıfından ayıran sınıf konumunu nasıl görüyorsun ve bunun devrimci teori için ne gibi sonuçları var?
PN: Bunu bu şekilde formüle eder miydim emin değilim; Jasper’ın da böyle ifade edeceğini sanmıyorum. Bu yaklaşım bana daha çok Kim Moody ve Labor Notes çevresindeki figürlerle ilişkilendirilebilir gibi geliyor; onlar genellikle sendikalaşma açısından verimli olabilecek yeni kitlesel istihdam alanlarının hangileri olabileceğine odaklanıyorlar. Benim argümanım ise, lojistik işçilerinin kendine özgü, ayırt edici bir konuma sahip olmadığı yönünde. Lojistik işçileri her zaman proletaryanın bir parçası olmuştur ve lojistik sektörünün hızlı büyüyen, yerel ekonomilerin merkezinde yer alan bir sektör hâline gelmesi tarihte ilk kez yaşanan bir durum değil. Nitekim Hellworld’de, lojistik işçilerinin savaş sonrası dönemde Afrika’nın büyük bölümünü kapsayan sömürge karşıtı grev dalgasına öncülük eden temel sektörlerden biri olduğunu tartışıyorum. Dolayısıyla onların sınıfsal konumunun “geleneksel sanayi işçi sınıfı”ndan farklı olduğunu düşünmüyorum; hatta “geleneksel sanayi işçi sınıfı”nın, çoğu kişinin tahayyül ettiği biçimde gerçekten var olduğuna da inanmıyorum. Bu kavram, kapitalist tarihin son derece dar bir döneminde ortaya çıkmış, aslında istisnai olan çeşitli emek örgütlenme biçimlerinin sonradan genelleştirilmesiyle yaratılmış bir mitosdur. Üstelik bu istisnai emek sarfiyatı biçimleri, büyük ölçüde, onları önceleyen on yıllar boyunca yürütülen militan işçi örgütlenmelerinin bir ürünüydü. Mike Davis’in Old Gods, New Enigmas adlı çalışması[5], bu sözde “geleneksel sanayi işçi sınıfı’nın tarihsel olarak gerçekte neye benzediğini son derece berrak biçimde ortaya koyuyor.
Emek örgütlenmesinin tarihine biraz yakından bakıldığında, bugünkü koşulların aslında erken sanayileşme döneminde ya da kapitalist sistemin erken çevre bölgelerinde faaliyet gösteren militanların karşılaştığı durumlara oldukça benzediği hemen fark edilebilir. Yani bugün karşı karşıya olduğumuz şey köklü bir kopuş değil; asıl mesele, mevcut koşulların ayrıntılarını doğru kavramak ve bu soruların artık genişlemiş olan coğrafi ölçeğini yönetebilmekte yatıyor. Bu nedenle enternasyonalizm artık teorik ya da uzun vadeli stratejik bir hedef olmaktan çıkmış, doğrudan pratik bir zorunluluk hâline gelmiştir. Bununla birlikte, ben de lojistik sektöründe çalıştım (bkz. “Quarter-pounds of Flesh”). Buradaki emek rejimleri ve mekanizasyonun hızı göz önüne alındığında, bu alanın bazı çevrelerin iddia ettiği kadar örgütlenmeye elverişli olduğundan emin değilim. Lojistik içinde örgütlenmek elbette gerekli; ancak kitlesel militanlığın ilk olarak bu sektörden doğacağını düşünmüyorum. Amazon depolarını örgütlemeye yönelik son derece takdire şayan girişimler de bu zorlukları açık biçimde göstermiştir: Bu çabalar militan işçi çekirdekleri yaratmada başarılı olmuş, ancak lojistik işçilerinin geniş kitlelerini harekete geçirmekte yetersiz kalmıştır. Elbette bu yöndeki girişimlerin artmasını umuyorum; çünkü bu düğümün çözülmesi, uzun vadede ayakta kalabilecek sürdürülebilir radikal örgütler inşa edebilmek açısından hayati önemde. Yine de sağlık, eğitim hatta gıda hizmetleri gibi diğer kitlesel istihdam sektörlerinin örgütlenme açısından daha fazla avantaja sahip olduğu ve şimdiye kadar çok daha geniş ölçekli eylemlere sahne olduğu bence gayet açık.
Tüm bunlar, bugün ile geçmiş arasında hiçbir fark olmadığı anlamına gelmez; ancak bu farkların, tümüyle yeni bir kapitalizm türü altında yaşadığımızı ya da tamamen farklı devrimci örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duyduğumuzu ima edecek ölçüde “temel” farklar olmadığını vurgulamak gerekir. Temel ilkeler aynı kalmaktadır; yalnızca bazı koşullar değişmiştir. Bu değişimlerin en önemlisi sanayisizleşmedir (deindustrialisation) ve bu süreç, küreselleşme ile yapısal olarak iç içedir. Sanayisizleşmenin bir sonucu olarak, ABD şehirlerinin çevresinde fazlasıyla yoksul lojistik banliyö kuşakları ortaya çıkmıştır. Günümüz açısından en önemli örgütlenme alanı, bu yeni işçi sınıfı banliyöleridir. Bunun nedeni, bu mahallelerde yaşayan herkesin lojistik sektöründe çalışması değildir — nitekim çalışmıyorlar; lojistik tesisler bu bölgelerde önemli istihdam sağlayıcıları ve mahalleleri ayakta tutan çıpalar olsa bile. Asıl mesele, bu alanlarda giderek daha fazla yabancılaşmış bir proletarya yoğunlaşmasının, kritik altyapılarla fiziksel olarak yan yana konumlanmış olmasıdır.
Hinterland’da bu noktaya dikkat çektiğimde, birçok kişinin bunu lojistik sektöründe yakın bir grev dalgası öngörüsü olarak yanlış yorumladığını düşünüyorum. Oysa benim söylemek istediğim şey, bu yeni banliyö yoksulluk yoğunlaşmalarının giderek daha istikrarsız hâle geleceği ve eğer bu istikrarsızlığın, ABD’de performatif siyasetin geleneksel mekânı olan kent merkezlerinden uzaklaştırılıp, bu mahallelerin bizzat içindeki gerçek iktidar odaklarına yönlendirilebilirse, son derece patlayıcı sonuçlar doğurabileceğidir. 2020’de bu denklemin yalnızca yarısını gördük: Seattle, Portland ve Atlanta gibi şehirlerde, bu yakın hinterlandlardan gelen gençler, özellikle ilk hafta boyunca, ayaklanmanın en büyük itici demografik gruplarından birini oluşturdu. Ancak bu faaliyetlerin büyük bölümü metropol çekirdeğinde yoğunlaştı. Rockford, Illinois gibi bazı hinterland kentleri kısmi istisnalar oluşturdu, evet; Washington eyaletinde Tukwila’daki bir alışveriş merkezinde ve Los Angeles banliyölerinin genelinde de yağmalama eylemleri görüldü. Benzer şekilde, Atlanta’da Rayshard Brooks’un öldürülmesinin ardından ayaklanmanın odağı kentin güneyine, kentsel çeperlere doğru kaydı. Ancak bu örneklerin hiçbirinde, bu hinterlandlardaki gerçek iktidar merkezlerine yönelik doğrudan hücumlar gerçekleşmedi. Bu durum, yaz sonunda Breonna Taylor kararı sonrası Louisville, Kentucky’deki kitlesel mobilizasyonlarda kesin bir biçimde ortaya çıktı (ve ben ayaklanmanın “sonunu” tam da bu an olarak görüyorum): Ülkenin en kritik lojistik merkezlerinden biri olan UPS Worldport’a doğru tek bir yürüyüş dahi yapılmadı; Teamsters sendikası da bu tesisi içeriden durdurmayı hiçbir şekilde gündemine almadı.
EÇ: Komünizasyon teorisi sıklıkla meta, para, faiz vb. değer-biçimlerinin neredeyse dolayımsızca ortadan kaldırılmasını vurguluyor. Bu yaklaşım, kapitalist çevre bölgelerdeki fiilî mücadelelere dair gözlemlerinle ne derece bağdaştığını söylersin? Zira bu bağlamlarda temel mevzu çoğu zaman, doğrudan hayatta kalma gereksinimleri oluyor.
PN: Burada, “dolayımsız” (immediate) kavramından ne anladığımız çok önemli. Ben aslında çoğu “komünizasyon” düşünürünün, değer-biçiminin “zamansal anlamda derhal ortadan kaldırılması” gerektiğini savunduğunu düşünmüyorum; yani devrim başlar başlamaz paranın kullanımının sona ermesi, metaların meta olarak muamele görmemesi, ücretlerin ya da başka bir tür karşılığın tamamen ortadan kalkması gibi bir durumdan söz ettiklerini sanmıyorum. Metinlerini dikkatle okuduğunuzda, genellikle “dolayımsızlık” kavramını daha çok felsefi bir anlamda kullandıklarını görürsünüz: ne devrimci bir işçi devletinin ne de sosyalizm adında bir ara aşamanın dolayımına başvurmama anlamında. Dolayısıyla temel argüman, değerin ortadan kaldırılmasının bu tür dolayım biçimlerini gerektirmediği; çünkü bu biçimlerin, ara hedefler olarak ortaya çıkıp zamanla kendi başlarına nihai amaçlara dönüşme eğilimi taşıdığıdır.
Zamansal anlamda ifade edecek olursak, fark şu: Komünizm, proletaryanın örgütlenmesinde baştan itibaren nihai hedef hâline gelebilir. Geçiş süreci daha ilk günden başlatılabilir; önce bir “ara toplumun” inşa edilmesini zorunlu kılan bir ertelemeye gerek yoktur.
Bunun kasıtlı ya da kötü niyetli bir yanlış okuma olup olmadığından emin değilim; belki insanlar teoriyi gerçekten okumuyor, belki okuduğunu anlama sorunları var ya da belki de felsefi üslup gerçekten zayıf. Ancak çok yaygın bir biçimde, “dolayımsızlık” kavramının zamansal anlamda kullanıldığı varsayılıyor ve aslında var olmayan bir argümana karşı bir çarpıtılmış bir eleştiri geliştiriliyor. Toplumsal dönüşüm sürecini sağlıksız bir insanın sağlıklı olma isteğiyle karşılaştıracak olursak, insanlar komünizasyonun “bir gecede sağlıksızlıktan sağlıklılığa geçileceğini” savunduğunu düşünüyor. Buna karşılık da bunun elbette bir fantezi olduğu, önce sağlıklı yaşama yönelik ilk adımların atılması gerektiği, bu adımların kademeli olması gerektiği söyleniyor. Oysa komünizasyon eleştirisinin hedefi tam da bu “aşamalı” ilerleme fikri: Yani bu aşamaların süreci dolayımladıkça kendilerini sürecin öncelikli amacı hâline dönüştürme eğilimi göstermesi.
Bu açıdan bakıldığında, komünizasyonu eleştirenler sürekli “hayatımı düzene sokacağım, spora başlayacağım” deyip bunu hep erteleyen insanlara benziyor: Yeni bir eve taşınınca, yeni yıl başlayınca, iş değiştirince… Ya da spora gerçekten başlasalar bile, ilerleme kaydetmeden aynı şeyleri tekrar edenlere: Yarım saat koşu bandında yürüyüp, aynı ağırlıkları aynı biçimde kaldırıp, diyetlerine biraz salata ekleyen insanlara. Komünizasyon perspektifinden bakıldığında ise söylenecek şey şudur: Başlangıç adımlarına ve bitmek bilmeyen hazırlık süreçlerine odaklanmayı bırakın; doğrudan nihai hedefe doğru koşmaya başlayın. Forma girmekten söz etmeyi bırakın ve gidin spor yapın. Geçişi şimdi başlatın; onu sonsuz ara aşamalarla ertelemeyin.
Bununla birlikte, ben bir komünizasyon teorisyeni değilim. Bu çerçeveyi ya da terimi sevmiyorum. Bugünün, geçmişe kıyasla komünizmi inşa etmeye bizi daha yatkın (ya da daha yatkın olmayan) kılan özel bir tarihsel moment olduğunu düşünmüyorum; yalnızca bu olasılığın bugün daha görünür ya da daha zorunlu hâle gelmiş olabileceğini kabul edebilirim. Elbette bu akımla ilişkilendirilen teorisyenlerden ciddi biçimde etkilendim; ancak bunun nedeni, onların iyi, ilginç ve titiz Marksist düşünürler olmalarıdır. Kendimi ise bütünüyle ortodoks bir komünist olarak görüyorum. Bu, hem Marksizmin kuramsal boyutunu hem de uzun mücadele tarihinden çıkarılmış ve devrimci örgütlenme teorilerinde somutlaşmış pratik dersler dizisini kapsıyor. Bu bağlamda, komünizasyon akımı içindeki birçok kişinin, bizlere düşman bir dünyada iktidar inşa etmenin pratik sürecinde ortaya çıkan sürtünmelere yeterince odaklanmadığını düşünüyorum. Var olan ayaklanmaların sınırlarını teşhis etmede ve bunları büyük ölçekli yapısal eğilimlerle ilişkilendirmede oldukça başarılı olsalar da, bu yönüyle iyi Leninistler olduklarını söylemek zor. Başka bir deyişle, oldukça iyi Marksistler olsalar da, pek de iyi Leninistler değiller.
Toplumsal dönüşümlerin muhtemel olay örgüsü, bu gidişatı yönlendirecek devrimci örgütlenme biçimleri, herhangi bir toprağı ele geçiren ve elinde tutan bir devrimci gücün karşılaşacağı jeopolitik, idari ve ekonomik talepler üzerine ciddi biçimde düşünmemiz gerekiyor. Bu noktada elimizde geçmişten kalanlardan daha iyi “yaşayan örnekler” yok: Sovyetler Birliği’nin serüveni, Çin’deki uzun süreli halk savaşı ve Küba gibi yalıtılmış devrimci devletlerin hayatta kalma mücadelesi hâlen en temel referanslarımız. Aynı zamanda bunlar, devrimci toplumların nasıl aşırı biçimlerde yozlaşabileceğinin de birer örneği: Kuzey Kore gibi tuhaf melez rejimlere dönüşmek ya da Rusya ve Çin örneklerinde olduğu gibi, daha sıradan bir biçimde liberal düzene geri erimek mümkün.
Benzer şekilde, gerek kapitalist toplumun en uç hinterlandlarında gerekse sanayisizleşmiş metropol çekirdeklerinde, temel toplumsal altyapıya erişim hâlâ birincil sorun olarak karşımızda duruyor. Bunlar klasik anlamda bakıldığında birer “kalkınma” ve hatta “(yeniden) sanayileşme” sorunlarıdır. Bu soruları bugün ciddiyetle gündeme getirebilenler neredeyse yalnızca liberaller ve bugün egemen olan liberal akım —kendini “sosyalist” hatta bazen “Marksist” olarak tanımlasa da— Çin ve Vietnam gibi örnekler üzerinden, bu sürecin nasıl işleyebileceğine dair en azından cazip bir tasavvur sunuyor.
EÇ: Kalkınmacılığı bir paradigma olarak eleştiren görüşlerinle tanınıyorsun; bu eleştiriler Friedrich List’ten Rostow’a, oradan Lewis’e ve siyasal yelpazenin diğer ucunda yer alan Samir Amin’e kadar uzanıyor. Bu düşünce geleneğine yönelik argümanlarını kısaca özetleyebilir misin? Özellikle Hellworld’de “sanayileşme olmaksızın proleterleşme” (proletarianisation without industrialisation) olarak adlandırdığın kavrama odaklanarak.
PN: Bugün kendimizi tuhaf bir konumda buluyoruz. Hem dünyanın en zengin ülkelerinde hem de en yoksul olanlarında, genç kuşaklar yaşamlarının tamamını ekonomik durgunluk koşulları altında geçiriyor. Elli, altmış hatta yüz yıl önce inşa edilmiş altyapılar yanı başımızda çökmeye başladı; hepsi defalarca yamalanmakta, ancak nadiren bütünüyle yenilenmekte. Yeni bir şey inşa etmeye yönelik her girişim, yerleşik çıkar gruplarının farklı katmanları arasında gidip gelen, süresi belirsiz biçimde ertelenen ve maliyeti sürekli şişirilen bir dolandırıcılığa dönüşmüş durumda. Ortaya çıkan nihai ürün ise neredeyse her zaman dayanıksız, estetikten yoksun, ucuz malzemeyle yapılmış ve aşırı pahalı oluyor. Bu koşullar altında kapitalizm artık bir kalkınma gücü gibi görünmemekte. Dolayısıyla pek çok genç insan için kalkınmanın kendisinin, kapitalist olmayan bir mantığın işlemesi olduğuna dair bir kanıt gibi algılanması anlaşılır bir durum. Doğu Asya’da yükselen, parıltılı kentlere dair uzak imgeler, sosyalist bir alternatif sunuyormuş gibi görünmekte. Oysa gerçekte bu, yükselen her sermaye merkezinin başlangıçta daha iyi, daha insani bir toplumsal düzen olarak sunulduğu; önceki dönemin zor ve sahtekârlıklarından nihayet kurtulmuş gibi tasvir edildiği ve çoğu zaman uzaktan sosyalistler tarafından idealleştirildiği eski bir hikâyenin tekrarından ibaret.
Ancak bir önceki soruyla kurduğumuz temayı sürdürürsek, “kalkınma” meselesinin komünistler için temel bir uğraş alanı olması gerektiğini kesinlikle söyleyebilirim. Komünistler, temel kalkınma kazanımlarının daha eşitlikçi biçimde nasıl elde edilebileceğine dair alternatif bir yol sunabilmelidir: Evrensel elektrik, internet, temiz su ve sağlıklı gıdaya erişimi sağlamak üzere büyük ölçekli projeler; uygun fiyatlı konut üretimi; yükselen deniz seviyelerine karşı üretimi; çölleşmenin geri püskürtülmesi; modern kentsel yığılmaları sürdürülebilir kılacak agro-ekolojik metabolik ağların inşası gibi başlıklarla. Buna ek olarak, (sanayisizleşmiş ülkeler dâhil olmak üzere) sanayileşmeye dair, insanlığın kolektif bilimsel-teknik-ekolojik bilgi birikimini daha rasyonel biçimde dağıtan alternatif bir program da önerebilmelidirler. Dahası, devrimlerin dünyanın en yoksul bölgeleriyle sınırlı kaldığı durumlarda, neoliberal ya da kendini “sosyalist” olarak adlandıran liberal çevrelerin evrensel reçetesi hâline gelmiş dışa dönük kalkınma biçimlerine (örneğin ihracata yönelik işleme rejimlerine) tabi olmaksızın bu kazanımların nasıl elde edilebileceğine dair en azından kısmi bir perspektif sunabilmeliyiz. Ve yine, nihai başarısızlıklarına rağmen, 20. yüzyıl sosyalizminin tarihsel örnekleri bu açıdan paha biçilmez vaka incelemeleri sağlamaktadır.
Her ne şekilde formüle edilirse edilsin, kalkınmaya yönelik bu yaklaşımın komünist eleştirinin temel ilkeleriyle sıkı biçimde bağlantılı olması gerekir. Kalkınma, komünist projenin nihai amacı değildir; değer yasasının sınırlarının ötesinde, insan türünün daha kapsamlı bir gelişimini mümkün kılacak daha büyük bir sıçramaya ulaşmak için kullanacağımız zorunlu araçlardan yalnızca biridir. Benim eleştirdiğim kalkınmacılık türleri ise tam olarak, kalkınmanın araçlarını kendi başına birer amaç hâline getiren liberalizm biçimleridir. Sosyalizmi yalnızca “adil kalkınma” olarak gören sözde sosyalistler, aslında liberalizmin temel inancını yeniden ifade etmekten başka bir şey yapmamaktadır. Bunun ötesinde, kitap tutarlı bir “kalkınmacılık” konumuna dair doğrudan bir argüman ortaya koymuyor; aksine, her biri kendisini kapitalizmden köklü bir kopuş olarak mitleştirilen, ancak her seferinde aynı şeyin yeniden üretildiği kalkınma temalarının tarihsel olarak nasıl tekrarlandığını göstermeyi amaçlıyor.
Temel nokta şudur: Kapitalizm gerçekten de bir kalkınma gücüdür ve her zaman da öyle olmuştur. Aynı zamanda bir yıkım ve yetersiz-kalkınma (underdevelopment) makinesi olsa bile, yüz milyonlarca insanı yoksulluktan çıkarma kapasitesine açıkça sahiptir. Ancak bu kalkınmanın bir bedeli vardır: Başkalarını yeniden yoksulluğa iter, eşitsizliği derinleştirerek her zaman geçici olan “orta sınıfı” çözer ve başka yerlerde mevcut yoksunlukları daha da pekiştirir. Kapitalizm kalkınma üretebildiğine göre, “kalkınma” da tek başına kapitalizmden bir çıkış yolu olamaz. Aksine, çoğu durumda kalkınma, bölgelerin kapitalist topluma daha sıkı biçimde eklemlendiği ve piyasa mantığı tarafından daha sert biçimde terbiye edildiği Faustvari bir pazarlık işlevi görür. Günümüzde sanayileşme olmaksızın proleterleşme tam da bunun aldığı biçimlerden biridir: Piyasa entegrasyonu çoğu zaman ciddi bir kalkınma getirmeksizin yeni bağımlılık biçimleri üretir —ya da daha doğru bir ifadeyle, kaynak çıkarımına dayalı altyapıların ve bunlarla ilişkili varlıkların yoğun, dışa dönük bir biçimde geliştirilmesiyle sınırlı bir “kalkınma” yaratır.
EÇ: Kitabın 12. bölümünde, “kriz” kavramının kendisine dair bir krizden, yani krizin ne olduğuna ilişkin kavramsal araçlarımızdaki bir yetersizlikten söz ediyorsun. Sosyal bilimlerde “çoklu kriz” (polycrisis) kavramının giderek daha fazla yaygınlık kazanması bağlamında, sence günümüz koşullarını anlamak açısından hangi kriz teorisi yaklaşımları daha yeterlidir?
PN: Bu, aslında kendi başına bir kitabı gerektirecek bir konu: Yani son birkaç on yılda öne çıkan farklı kriz teorisi damarlarını ayrıntılı biçimde tasnif eden ve tartışan müstakil bir çalışmayı. Kriz üzerine tartışmalarımızın çok büyük bir kısmı hâlâ 1970’lere saplanmış durumda; eksik-tüketimci (underconsumptionist), aşırı-üretimci (overproductionist), kâr-sıkışması (profit-squeeze), kâr oranının düşme eğilimi (falling-profit) vb. açıklamaları hem teorik hem de empirik olarak eskimiş bir tarzda karşı karşıya getiriliyor. Bununla eşzamanlı olarak ortalıkta, aslında bir teori bile olmayan, daha çok yaklaşan bir çöküşe dair felaketçi bir inançtan ibaret olan amiyane bir “kriz estetiği” de var; bu çöküş kimi zaman mutlak ekolojik sınırlara bağlanıyor.
Öte yandan, senin de belirttiğin gibi, sosyal bilimlerde giderek yaygınlaşan yeni tür liberal “çoklu kriz” (polycrisis) teorileriyle de karşı karşıyayız. Bunlar liberal felsefeden —özellikle kompleksite teorisinden ve Latour’un çalışmalarından— beslenerek, eklektik ve empirisist; fakat yine de ölçeklenebilir bir kriz kavrayışı öneriyor: Krizleri esasen, siyasetin tesadüfi aksaklıkları ya da yönetişim hataları olarak ele alan bir yaklaşım bu. Dolayısıyla kitabın sonunda sorduğum soru şu: Komünistler, krizi gerçekte var olduğu biçimiyle nasıl kavramsallaştırabilir? Ve bu, kapitalist toplum tarihindeki uzun erimli eğilimlerle ne ölçüde —ve hangi tarzda— ilişkilendirilebilir?
Ardından, kendi yeniden inşa edilmiş kriz teorimin ana hatlarını çiziyorum: Anlık, küçük harfli “krizleri”, uzun erimli ve süreklileşmiş bir çözülme eğilimi anlamında seküler, büyük harfli “Kriz” ile ilişkilendiren bir çerçeve sunmaya çalışıyorum. Bunu da sistemin yakın zamanda çökeceğine dair “yaklaşan çöküş” varsayımını bir tür kriz teorisi sanan yaklaşımlarla karşıtlık içinde kuruyorum. Hem kriz teorilerinin kendisinin hem de kriz teorisi eleştirilerinin sıklıkla üç ayrı şeyi birbirine karıştırdığını vurguluyorum: Kriz (Crisis), Çözülme/Bozunma (Breakdown) ve Çöküş (Collapse).
Çöküş teorisi, aslında bir kriz teorisi bile değildir; daha çok, “büyülü düşünmeye” (magical thinking) yaslanan bir estetikten ibarettir. Fakat tekil münferit krizlere odaklanan teoriler de yetersizdir: Eğer yalnızca tekil krizlerin teorisini arıyorsanız, sonunda kendinizi polycrisis kavramına yakın bir yerde bulursunuz. Oysa ihtiyacımız olan şey, bu tekil krizleri birbirine bağlayacak bir seküler kriz ya da çözülme/bozunma teorisidir. Başka bir ifadeyle, bu tekil krizlerin altında yatan toplumsal alanın temel dinamiklerine ilişkin bir kavrayışa ihtiyaç var; üstelik bu kavrayış, bu dinamiklerin uzun erimli eğilimlerini de izleyebilmelidir.
Bu daha büyük ölçekli olacak kriz teorisi, yalnızca çöküş teorisinden farklı olmakla kalmaz; ona aktif bir şekilde karşıttır da. Toplum genelinde ve radikal çevrelerde yaygın olan “yaklaşan sistemik çöküş” fikrinin amiyane estetiğine karşı bir panzehir işlevi görür. Kabul etmek gerekir ki, bu tür bir çöküşçülük özellikle “Tiqqun / Görünmez Komiteciler” ve diğer anarşizan (ya da “post-anarşist”) akımlar arasında epey popülerdir.
Bu çerçeveyi kurarken, krizi farklı biçimlerde ele alan hem tarihsel hem de çağdaş çok sayıda komünist düşünürden yararlanıyorum. Eğer bu konuda bir kitap yazacak olsaydım, çağdaş kriz teorisindeki başlıca akımları kabaca şu şekilde kategorize etmeyi düşünebilirdim —bu kategorilerin şu aşamada son derece kaba olduğunu ve aralarında ciddi bir örtüşme bulunduğunu özellikle not ederek (örneğin David Harvey’nin geniş ve oldukça eşitsiz teorik üretimi, onun farklı kategorilerde birden fazla kez anılmasına yol açacaktır). Buradaki amaç, belirli teorisyenlerin eksiksiz bir listesini çıkarmak değil; daha ziyade son birkaç on yılda belirgin bir ivme kazanmış düşünce akımlarını odağa alarak kriz teorisindeki ana arterleri işaret etmektir. Nihayetinde bunu, şimdilik yalnızca bir tür “beyin fırtınası” aşamasında olarak görebiliriz.
Önce elimizdeki liberal teorilere bakalım:
1) Çoklu Kriz (Polycrisis)
Temel olarak liberal bir kavram olan polycrisis, her bir krizin kendi ilgili ve ayrı kategorik alanına yerleştirilmesi gerektiğini varsayar (örneğin ekonomik krizler, siyasal krizler, ekolojik krizler vb.) ve bu nedenle, bu krizlerin tümünü kapsayacak bir “kriz teorisinin” mümkün olmadığını savunur; çünkü her kriz, siyasetin tesadüfi bir başarısızlığı ya da tarihin raslantısal bir kazasıdır.
Bu krizler, parçacıkların birbirine çarpması gibi, bire bir ilişkilerden oluşan bir grafik yapı aracılığıyla birbirine bağlanır. Bu da aslında krizlerin yalnızca aynı tarihsel dönemde var oldukları için birbirleriyle etkileşime girdikleri anlamına gelecektir. Ancak bu tekil krizleri üreten ya da yapılandıran altta yatan bir alan yoktur. Başka bir deyişle, liberal düşüncenin çoğu yönünde olduğu gibi, burada da “toplum”, bileşenleri üzerinde onları aşan bir etkiye sahip, ortaya çıkmış (emergent) bir düzlem olarak var olmaz; bu da yaşamın farklı alanlarında meydana gelen krizlerin ortak bir toplumsal nedene sahip olarak kavranamayacağı anlamına gelir.
Bu yaklaşımın başlıca düşünürü Adam Tooze’dur; Tooze, bu teorinin dayandığı felsefi çerçeveyi Latour’dan ve J. K. Gibson-Graham gibi tanınmış radikal liberal teorisyenlerin çalışmalarından devralıyor. Ancak bu yaklaşım, krizleri açıklamak için son derece popüler bir araç hâline gelmiştir ve Tooze’un kendisi de bunu esasen Dünya Ekonomik Forumu gibi mecralarda yaygın olan kullanımından ödünç almıştır. Buna rağmen, Marksist bir kriz teorisinin imkânını reddeden Marksistler de vardır ve bunlar fiilen krizleri yalnızca tesadüfi olgular olarak kavrayan bir anlayıştan öteye geçememektedir. Bu noktada Michael Heinrich’i bunların en önde gelen figürü olarak görülebiliriz.
2) Yin–Yang Döngüleri
Tekil krizlerin tesadüfi yükselişlerinin altında daha seküler (uzun erimli) büyüme dinamiklerinin bulunduğunu kabul eden bazı liberal düşünürler de vardır. Bu düşünürler aynı zamanda yüksek gelirli ekonomilerde kalıcı bir durgunluğun yaşandığını da kabul ederler. Bazıları için bu durgunluk kısmen döngüsel bir nitelik taşır.
Örneğin Richard Koo, ekonomilerin bir “yang” evresi (hızlı büyüme) ile bir “yin” evresi (görece durgunluk) arasında gidip geldiğini savunan, neo-Schumpeterci bir patlama–çöküş modeli sunar. Bu evreler, firmaların aktif biçimde borçlanıp borçlanmadıkları ya da borçlarını geri ödeyip ödemedikleri dönemler üzerinden tanımlanır; bu iki evre arasındaki kırılma noktası bir “bilanço resesyonu” ile gerçekleşir.
Koo’ya göre her evre farklı makroekonomik müdahaleler gerektirir (kabaca: büyüme dönemlerinde monetarist, durgunluk dönemlerinde Keynesyen olmamız gerektiğini düşünür). Bu müdahaleler uygulanmadığında, ilgili evreye özgü krizler daha da derinleşir. Koo’nun öncelikli vaka çalışmaları Japon varlık balonunun çöküşü ve ardından gelen “kayıp on yıllar” üzerine olduğu için, aşağı yönlü döngülerin zamanla uzuyor olabileceği yönünde bir ima da söz konusudur.
3) Mekanik Malthusçuluk
Aşağı yönlü döngülerin zamanla uzadığı fikri, bir başka liberal kriz teorisinin temelini oluşturur. Bu yaklaşım, tekil krizlerin altında yatan seküler dinamiklerin, tüm yüksek gelirli ekonomilerde büyüme oranlarının kalıcı biçimde düşmesine yol açtığını ve bu düşüşün zamanla daha da kötüleştiğini savunur. Bu durum, Japonya örneğindeki gibi bir “kayıp on yıllar” tehdidi yaratmaktadır.
Robert Gordon bu yaklaşımın en önde gelen temsilcisi; Vaclav Smil ve Nassim Nicholas Taleb gibi iktisatla ilişkili düşünürler de bu kategoriye dâhil edilebilir. Gordon’a göre temel olgu şudur: İleri sanayi ekonomilerinde ilk büyüme patlamasını yaratan ve daha sonra bu büyümeyi yeni coğrafyalara taşıyan belirli bir “mucizevi” çekirdek teknoloji kümesi vardır. Bunlar arasında mekanik motorlar, elektrifikasyon, aşılar, temiz su altyapısı ve imalatın mekanizasyonu gibi teknolojiler yer alır.
Daha sonraki on yıllarda birkaç yeni çekirdek teknoloji ortaya çıkmış olsa da bunların büyük çoğunluğu 1870 ile 1970 arasındaki yüzyıllık dönemde icat edilmiş ve geniş ölçekte uygulanmıştır. O tarihten bu yana, aynı türden büyüme etkisi yaratabilecek yeni teknolojiler ortaya çıkmamıştır. Bu arada, kalkınmanın kendisi de eşitsizlik, yaşlanan nüfuslar ve giderek daha karmaşık ve pahalı hâle gelen eğitim sistemleri gibi “ters rüzgârlar” üretmiştir; bunların tümü büyümeyi daha da aşağı çeker. Smil ve Taleb bir adım daha geri giderek, neredeyse tüm karmaşık sistemlerin sinüs dalgası şeklinde bir büyüme yolu izlediğini savunur. Bu modele göre uzun bir yavaş büyüme platosunu, hızlı ve neredeyse üstel bir büyüme patlaması izler; ardından sistem daha yüksek bir plato düzeyinde yeniden yavaşlar.
Bu sürecin nedeni teknolojik olabilir (en azından Smil bu açıdan çoğu zaman Gordon’la aynı pozisyonda görünür), ancak aynı zamanda büyümeyi ölçerken kullandığımız matematiğin de temel bir özelliği olarak değerlendirilebilir. Ekonominin toplam büyüklüğü arttıkça, paydadaki toplam geçmiş büyüme o kadar büyür ki, payda ne kadar artırılırsa artırılsın büyüme oranı aynı şekilde yükselmez. Bugün, bu düşünürlere göre, bu “durgunlukçu” koşullar olgun bir ekonominin doğal hâlidir.
4) Finansallaşma
Bu, klasik politik-ekonomiden (özellikle Ricardocu sosyalizmden) türeyen bir başka liberal kriz teorisidir. Bu yaklaşım, imalat tarafından temsil edilen üretken sektörler ile finans tarafından temsil edilen üretken olmayan sektörler arasında sert bir ayrım yapar. Temel nedensel mekanizma şudur: Finansallaşma arttıkça, finansal göstergelerde temsil edilen “fiktif” ekonomi ile gerçek üretim ekonomisi arasındaki mesafe açılır.
Bu kopuş, artan spekülasyonu ve artan oynaklığı beraberinde getirir. Krizler de tam olarak bu oynaklıktan kaynaklanır. Bu krizler genellikle “karmaşık” ve hatta “öngörülemez” olarak tanımlanır; ancak finansallaşma teorisyenleri için krizlerin kökü her zaman spekülatif finansal alan ile üretken “gerçek” ekonomi arasındaki yapısal kopuştadır. Günümüzde bu yaklaşım sıklıkla eksik-tüketimci bir argümanla da birleşir. Aynı finansallaşma sürecinin, neoliberal yeniden dağıtım programları aracılığıyla eşitsizliği artırdığı da savunulur.
Bu argümanın mantığı şudur: Eğer sermaye doğru, üretken sektörlere yönlendirilseydi, artan verimlilik sayesinde yüksek ücretler mümkün olurdu; bu da daha yüksek tüketim ve dolayısıyla erdemli bir büyüme döngüsü yaratırdı. Paul Mason, Yanis Varoufakis ve Bernie Sanders’ı bu çizginin çağdaş temsilcileri olarak görebiliriz. Bu yaklaşım “neoliberalizm” gibi terimler aracılığıyla popüler söyleme de girmiştir. Bununla birlikte, kendisini Marksist olarak tanımlayan pek çok düşünür de bu pozisyonu bütünüyle ya da kısmen benimsemektedir: Anwar Shaikh, John Bellamy Foster, Costas Lapavitsas ve David Harvey gibi.
Şimdi daha açık bir şekilde Marksist olan teorilere bakalım:
5) Durgunlukçuluk (Stagnationism)
Bu kategori, zaman içinde büyüme oranlarının düşmesini vurgulayan ve bu eğilimi, ekonominin çekirdek üretken sektörlerinde kâr oranlarının düşmesiyle açık biçimde ilişkilendiren geniş bir düşünür grubunu kapsar. Bu düşüşün işleyiş mekanizmaları, düşünürlere arasında kısmen farklılık gösterir.
Bir uçta, Robert Brenner gibi figürler yer alır; Brenner, Schumpeterci bir patlama–çöküş döngüsünü betimler ve resesyonları yumuşatmakta başarılı olan makroekonomik müdahalelerin, aynı zamanda kitlesel iflaslar yoluyla gerçekleşmesi gereken “temizleme” mekanizmasını engellediğini vurgular.
Bu temizleme mekanizmasının engellenmesi, büyümenin yeniden tesis edilmesini zorlaştırır. Teknik olarak Brenner’ın açıklaması, en azından orta ölçekli döngüsel toparlanmalara imkân tanır — nitekim Reaganizm anlatısında bu durum açıkça görülür. Dolayısıyla büyümenin kalıcı biçimde yeniden sağlanamaması, Brenner için kısmen de olsa bir siyasal irade sorundur.
Diğer uçta ise Michael Roberts gibi figürler yer alır; Roberts, 1970’lerde geliştirilen daha mekanik düşen kâr oranı teorisini günümüze taşır ve organik sermaye bileşiminin yükselişinin oynadığı kilit role özellikle vurgu yapar. Roberts’a göre bu eğilim sekülerdir; başka yerlerde ortaya çıkan büyüme sıçramaları ise hem sınırlıdır hem de bir yandan kapitalizmin aşılmasına doğru işaret eder.
6) Bürokratizm (Bureaucratism)
Teknik olarak durgunlukçuluğun bir alt kategorisi olan bu yaklaşım, toplumsal emeğin giderek daha büyük bir bölümünün üretken olmayan ve özellikle bürokratik ya da denetleyici görevlere ayrılmasını vurgular. Finansallaşma teorisyenlerinden farklı olarak, bu üretken olmayan sektörler öncelikle finansal değildir. Diğer durgunlukçu açıklamalardan farklı olarak ise, istihdam bileşimindeki bu kayma hem durgunluğun bir semptomu hem de onun kısmi bir nedenidir.
Bu kategori, Fred Moseley gibi düşünürleri içerir; Moseley, Roberts gibi 1970’lerin düşen kâr oranı teorisini genişletmiş ve durgunluğun artan borçlanmaya ve devletle bağlantılı üretken olmayan sektörlerde istihdam artışına yol açacağını vurgulamıştır. Kimi çevrelerce “Field Notes Ekolü[6]” olarak adlandırabileceğimiz Marksist yaklaşımla ilişkili pek çok kişi de bu fikirle belirli bir ölçüde flört eder; ancak sıkıştırıldıklarında, muhtemelen aşağıda özetlenen “içselci” pozisyona daha yakın bir yere çekilirler.
Örneğin, Field Notes’ta yazan Paul Mattick Jr. ve Jamie Merchant, devletle doğrudan ya da dolaylı biçimde bağlantılı gelirlerin, harcamaların ve istihdamın artan payını (ve buna eşlik eden ulusal borç artışını) vurgular. Yine oranın bir başka ismi Jason E. Smith ise denetleyici ve disiplinci hizmet mesleklerinin artan bileşimine dikkat çeker.
7) Dışsalcılık (Externalism)
Kökenlerini Rosa Luxemburg’a kadar izleyen bu yaklaşım, hem anlık krizleri hem de uzun erimli çözülmeleri, büyümenin dışsal sınırlarına —ya da daha doğru bir ifadeyle, son tahlilde dışsal olan sınırların belirleyici olduğu içsel–dışsal sınır etkileşimine— bağlama eğilimindedir. Luxemburg için temel dinamik, kapitalist olmayan dünyanın giderek daralmasıdır; zira bu alan, sermaye devresini son kertede bir arada tutan ve çoğu zaman fark edilmeyen asli pazardır. Bugün kapitalist toplumun ulaştığı yaygınlık ve küresel çitlemenin (enclosure) ilerlemesi göz önüne alındığında, bu pozisyonun savunulabilir olmadığı açıktır.
Buna rağmen, kapitalizm tarafından yağmalanan “müşterekleri” vurgulayan teorilerde bu yaklaşımın yankıları hâlâ görülmektedir (David Harvey, Massimo De Angelis, Silvia Federici, Naomi Klein). Ancak dışsalcılığın daha güçlü ve daha ciddi bir varyantını, el koyma sınırlarını vurgulayan ve bu sınırları zorunlu olarak ekoloji, toplumsal cinsiyet ve ırk üzerinden okuyan Marksist düşünürlerde buluruz.
Nancy Fraser ve Jason W. Moore bu hattın başlıca temsilcileridir; bu çerçeve, daha dar anlamıyla bir ekol olarak bu ismi taşıyan toplumsal yeniden üretim teorisini de kapsar (örneğin Tithi Bhattacharya).
8) İçselcilik (Internalism)
Kökenlerini Henryk Grossman’a kadar giden bu pozisyon hem anlık krizleri hem de uzun erimli çözülmeleri, büyümenin içsel sınırlarıyla ilişkilendirme eğilimindedir. Bu sınırlar aşırı üretimde ortaya çıkar ve çoğu zaman yanlış biçimde yorumlanarak hem dışsal hem de tesadüfiymiş gibi görünür.
Durgunlukçu ve bürokratist açıklamalarla benzerlik taşısa da bu yaklaşım aslında daha geniştir; kârlılığın mekanik işleyişine ya da üretken olmayan bürokrasinin ağırlığına daha az vurgu yapar. Bunun yerine, artan artık-sermaye ile artan artık-nüfusun yana yana gelişinde gördüğümüz “kapitalist birikimin genel yasası”na odaklanır.
Amaç, finansallaşmacı ve dışsalcı yaklaşımların tuzaklarından kaçınan daha üst-düzey bir sentez kurmaktır. Endnotes ve Chuang kolektiflerinin çalışmaları bu yaklaşımın çağdaş örnekleridir; Paul Mattick Sr., Simon Clarke ve Makoto Itoh ise önemli referans noktalarıdır. Bana göre de Mattick, en tutarlı ve görece en eksiksiz kriz teorisini sunmuş olan tek kişidir.
9) Toplumsal Yeniden Üretim Krizi Tezi (The Crisis of Social Reproduction)
Bu, kısmen hem dışsalcılar hem de içselciler tarafından benimsenen, sınırları biraz daha flu bir kategoridir; her iki yaklaşımın da farklı yönlerini vurgular. Bu yaklaşım, Kozo Uno’nun Kriz Teorisi’ni genişlettiği için “Neo-Unoculuk” olarak da adlandırılabilir.
Uno’nun teorisi, emek-gücünün bir meta olarak yeniden üretilebilmesi için gereken koşulların sürekli olarak güvence altına alınmasındaki zorluklara vurgu yapar ve bu durumun bir toplumsal yeniden-üretim krizine yol açtığını savunur. Bu yaklaşım, daha az bilinen Marksist-feminist düşünürlerin, örneğin Leopoldina Fortunati’nin çalışmalarından da beslenir. Her ne kadar toplumsal yeniden-üretim kavramına başvursa da, bu yaklaşımın toplumsal yeniden üretimi anlama biçimi, genellikle “toplumsal yeniden üretim teorisi” olarak adlandırılan ekolden daha geniştir; devletin oynadığı role özellikle vurgu yapar. Makoto Itoh ve Thomas Sekine bu teorinin bazı yönlerinin yaygınlaşmasında kritik roller oynamıştır.
Bu pozisyon bir ölçüde amorftur. Günümüzde özellikle Çin çalışmaları alanındaki sol eğilimli akademisyenler tarafından yoğun biçimde benimsenmektedir; zira Çin iş gücü piyasasındaki bazı güçlükleri son derece isabetli bir biçimde değerlendirmiştir. Örneğin Eli Friedman ve Dong Yige bu terimi düzenli olarak kullanır. Teorik düzeyde ise, Gavin Walker, Ken Kawashima ve Werner Bonefeld gibi isimler çağdaş örnekler olarak anılabilir. Aynı zamanda Endnotes gibi kolektiflerin çalışmalarında da bu yaklaşımın bazen rastlarız (özellikle “Logic of Gender” gibi metinlerde).
Benim pozisyonum ise bu akımların birkaçını bir araya getirerek daha tutarlı bir kriz teorisi yeniden inşa etmeye çalışır ve bazılarıyla da arasına bilinçli biçimde mesafe koyar. Liberal teorilere gelince: polycrisis ve finansallaşma yaklaşımları temelden hatalıdır ve sistematik biçimde reddedilmelidir. Bu teorilerin her yönü yanlıştır.
En iyi ihtimalle, yalnızca bazı yararlı empirik veriler sağlayabilirler. Buna rağmen, onlarla karşıtlık içinde daha tutarlı bir kriz teorisi formüle etmek yine de yararlıdır; çünkü bunlar muhtemelen kriz üzerine en yaygın ve en çok paylaşılan gündelik anlayışları temsil ediyor. Richard Koo gibi Yin–Yang düşünürleri ile Mekanik Malthusçular, bazı doğruluk çekirdekleri barındırıyor; ancak kapitalizmi bir toplumsal sistem olarak kavrayamadıkları için büyük resmi ıskalarlar. Marksist teoriler söz konusu olduğunda ise, dışsalcılar nihayetinde krizleri çöküş olarak kavrayan gündelik anlayışlara fazlasıyla yakınlar ve (çoğu zaman var olmayan) çeşitli kapitalist-olmayan dinamikleri romantize ederken, sermaye deviniminde el koymanın göreli ağırlığını abartırlar.
Buna karşın Jason W. Moore gibi düşünürler bu sorunları fark eder ve aşmaya çalışır — muhtemelen tam olarak başarılı olamasalar da. Onun çalışmaları, “doğal” sınırların aslında sermaye tarafından birlikte üretildiğini vurgulaması, el koyma ile sömürünün nasıl iç içe geçtiğini göstermesi bakımından son derece öğreticidir. Durgunlukçu ve bürokratist pozisyonlara gelirsek, açıklayıcılıkları kısmi niteliktedir ve bana çoğu zaman fazla “temiz” ya da şematik görünüyorlar; yine de meselenin bazı temel boyutlarını yakaladıkları açık. Toplumsal yeniden üretim krizi yaklaşımının ise son derece ilgi çekici olduğunu kabul etmekle beraber kuramsal olarak yeterince geliştirilmemiş olduğunu söylemem lazım. Benim kendi pozisyonum, esasen içselci yaklaşım ile toplumsal yeniden üretim krizi yaklaşımının bir bileşimi.
Bu bileşim, durgunlukçuların ve bürokratistlerin belgelediği eğilimleri hesaba katar ve Grossman ile Mattick’ten devralınan, kapitalist toplumun aşırı yıkım yoluyla kendini yenileyebilme kapasitesini hatırlatan bir uyarıyla onları tamamlıyor. Merkezî fikrim şu: Her ne kadar kârlılık ve rekabet dinamikleri çözülme eğiliminin önemli boyutları olsa da, Marx’ın kriz teorisi aslında Kapital’in III. cildinin taslaklarında yer almaz. Aynı şekilde, dolaşıma ilişkin sınırlamalar çoğu zaman krizin dolaysız nedenleri olsa da, krizi teorisini Kapital’in II. cildinin taslaklarında da bulamayız. Aksine, kriz teorisinin özü, Kapital’in I. cildinde bulunan “Kapitalist Birikimin Genel Yasası’ isimli bölümde yatıyor. Burada Marx, kapitalist toplumun nasıl genişleyen bir ölçekte artık-sermaye ve artık-emek (ya da artık nüfus) üreteceğini betimliyor. Hellworld’ün son bölümünde ana hatlarını çizdiğim kriz ve çözülme teorisinin çekirdeği tam olarak budur.
EÇ: Çağdaş proleter yaşamın parçalanmış ve mekânsal olarak dağılmış karakteri göz önüne alındığında, sence yeni bir enternasyonalizm biçimi mümkün müdür? Mevcut ekonomik milliyetçilik ve gerici popülizm eğilimleri dikkate alındığında, içinde bulunduğumuz koşullar aşırı sağ için daha elverişli bir zemin oluşturmuyor mu?
PN: Her tarihsel dönemde, aşırı sağın bir avantaja sahip olduğu izlenimi ortaya çıkar. Benzer biçimde, proleter yaşamın yeni bir dip noktaya ulaştığı ve bunun yeni türden demobilizasyon biçimleriyle uyumlandığı hissi de sürekli olarak tekrar eder. Elbette, hiçbir zaman eşit bir mücadele zemini söz konusu değil. Toplumsal istikrarsızlıkla karşı karşıya kaldıklarında, liberaller her zaman faşistlere taviz verme eğilimindedir. Yeni teknolojiler ve yaşamın yeni mekânsal rejimleri gerçekten de insanları siyasi mobilizasyonunu düşürüyor. Ancak bu olgunun kendisi yeni değil.
Aslında, milliyetçilik ve popülizm yeniden güç kazanıyor gibi görünse de bu durum istikrardan ziyade bir istikrarsızlığın bir göstergesi ve istikrarsızlık her zaman, sol siyaset için daha büyük bir potansiyelin kapılarının açıldığı anlamına gelir. Nitekim, mekânsal dağılmaya rağmen, 2020 yılında ABD’de son elli yılın en büyük ayaklanmasına tanık olduk. Benzer ayaklanmalar daha sonra dünyanın farklı bölgelerinde hükümetler devirdi. Görece toplumsal barış koşullarına kıyasla, kaos koşullarında komünist müdahale için çok daha fazla imkân vardır. Mesele bu tür durumlarda kaynak, cesaret ve tesadüflerin nasıl yana yana geleceğinden ibarettir.
Hatta bu argümanı bir adım daha ileri taşıyabilir ve aşırı sağın, aşırı soldan önce yükselmesinin bizzat kendisinin de tesadüfi bir avantaj olduğunu savunabiliriz. Bu, popülist güçlerin iktidarı ele geçireceği ve nihayetinde başarısız olacağı anlamına geldiğini düşünebiliriz. Politikalarını azami başarıyla uygulasalar bile, vaat ettikleri krizleri çözemeyecekler; büyümeyi yeniden tesis edemeyecek, o efsanevi orta sınıfı diriltemeyecekler. Sonuç olarak, yalnızca kendilerine yönelik nefreti körükleyecekler ve itibarsızlığa sürüklenme ihtimalleri artacak.
Gerçekte, bu popülist rejimlerin pek çoğu kendi Weimar cumhuriyetlerini yönetiyor olacak ve zamanı geldiğinde, en bariz panzehir ne aynı aşırı sağ korku siyasetinin sürdürülmesi ne de Biden–Harris tarzı zararsız, öğle yemeği sohbeti tadındaki liberalizme geri dönüş olacaktır. Aksine, bayrak sallayan, askerî-endüstriyel, gümrük tarifesi saplantılı pedofil kliklerin başarısızlığına yönelik kitlesel nefretle taşınan bir sol alternatif en güçlü seçenek hâline gelecektir — yeter ki bunu gerçek kılabilecek ölçeklenebilir, partizan örgütlenmeler inşa edebilelim.
EÇ: Ill Will dergisinde yayımlanan son metnin, “Parti Teorisi[7]”, ana argümanını geliştirmek üzere iki oldukça farklı düşünce geleneğinden besleniyor. Badiou, Lazarus ve Neocosmos gibi isimlerle ilişkilendirilen heterodoks Maoculuk ile Bordiga’dan gelen değişmezlik (invariance) vurgusu arasında kurduğun bağlantı dikkat çekici. Normalde birbirine karşıt kabul edilen bu tür gelenekler arasında bir dolayım kurulmak istendiğinde bu nasıl yapılmalı?
PN: Bunların gerçekten birbirlerine bu kadar karşıt olduklarından emin değilim. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, insanlar sıklıkla Bordiga’nın kendi yazılarını, onun ölümünden sonra ortaya çıkan ve kendilerini “Bordigist” olarak adlandıran tuhaf, kültvari sol-komünist tarikatlarla karıştırma eğilimindedir. İkincil olarak, insanlar heterodoks Maocu akımın bazı yönlerini de aslında olduklarından daha maceracı (adventurist) gösterecek biçimde abartıyor.
Badiou, komünist düşüncenin iradeci yönünü vurgularken, Bordiga değişmeyen kalıcı (invariance) boyutunu öne çıkarır. Ancak bu ikisini, komünist düşüncenin zorunlu iki kutbu olarak ya da tek bir merkeze sahip salınan bir sarkacın iki yönü olarak tasavvur edebiliriz. Canlı olan her teori, bu tür bir kutupluluğa ihtiyaç duyar.
Asıl mesele, bu iki yönü teoriyi ileriye taşıyacak biçimde dinamik olarak dengeleyebilmektir. İronik bir biçimde, Badiou bu ikisi arasında siyasal olarak daha az etkin olan figürdür ve kısa sürede büyük ölçüde akademik bir role indirgenmiştir; buna karşılık sıklıkla sessizliğe kapanmış olarak (quietist) olarak tasvir edilen Bordiga, Avrupa’daki devrimci faaliyetin zirveye ulaştığı bir dönemde, kıtanın en militan komünist partilerinden birinin kuruluşunda yer almış ve onu yönetmiştir. Bence bu durum, söz konusu düşünürlere dair yerleşik imgelerimizin göründüğü kadar isabetli olmadığını gösteren güçlü bir ipucu.
EÇ: Son olarak, geleceğe dönük projelerinizden söz edebilir misiniz? Ufukta görünen, hâlihazırda yürütmekte olduğunuz ya da planladığınız herhangi bir araştırma bulunuyor mu?
PN: Şu sıralar ne üzerinde çalıştığıma dair en güncel ve doğru bilgileri edinmek isteyenler, The Planetary Factory adlı Substack bültenimi takip edebilirler. Orada paylaştığım içeriklerin büyük bölümü ücretsiz ya da yalnızca kısa bir süreliğine ücretli erişime kapatılıyor; ücret konusundaki istisnayı, makalelerin erken taslakları ve ileride yayımlanacak diğer projelere ait ön çalışmalar oluşturuyor. Aşağıda bu yaklaşan projelerden bazılarının kısa bir özetini sunuyorum:
1) Son birkaç yılı yapay zekâ sektöründe serbest (gig) işler yaparak geçirdikten sonra, kontrolden çıkarak beklediğimden çok daha kapsamlı hâle gelen bir makaleyi şu anda bu sektör üzerine olacak oldukça kısa bir kitaba dönüştürüyorum. Bu çalışma, benim “yapay zekâ montajı ya da imalat süreci” olarak adlandırdığım olguya odaklanacak. Ücretli aboneler, bu projenin ilk bölümüne ait çok erken bir taslağı hâlihazırda Substack üzerinden görebilirler; ilerleyen dönemlerde yeni bölümler de yayımlanacak.
2) Daha önce de değindiğiniz “Parti Teorisi” başlıklı metin, örgütlenme sorunlarına odaklanan bir makale dizisinin ilk parçası. Dizinin ikinci yazısı, 2026 yılının ilkbahar sonu ya da yaz başı gibi Heatwave dergisinde yayımlanacak gibi duruyor. Ardından, zaman bulabilirsem, Hinterland ve Hellworld üçlemesinin son cildini yazmaya başlamayı umuyorum; bu kitapta da ağırlıklı olarak bu temalara odaklanmak istiyorum.
3) Ayrıca, ABD’nin güneyindeki sanayi eğilimlerine ilişkin yürüttüğüm devam eden bir araştırmam bulunuyor; bu çalışmada özellikle Asya genelinden gelen doğrudan yatırımların oynadığı role odaklanıyorum. Bu konuya dair bir yazı dizisini yakında Substack’te başlatacağım. Ele alınacak vaka çalışmalarından bazıları şunlar olacaktır: Tennessee eyalet hükümeti ile Korea Zinc arasındaki yakın tarihli anlaşma; Alabama’da otomotiv sanayisinin yükselişi; bölge genelinde son dönemde yaşanan sanayileşmenin ekolojik etkileri; ve Tennessee, Smyrna gibi yerlerde ortaya çıkan banliyö tipi sanayi kümelerinin yükselişi.
Ege Çoban’ın Phil Neel ile yaptığı bu röportajın İngilizcesi de önümüzdeki günlerde terrabayt’ta yayınlanacaktır.
[1] ABD’deki iki yıllık üniversiteler (community collage), üniversitenin daha uygun fiyatlı ve kısa süreli versiyonu gibidir. Genelde 2 yıl sürer, burada okuyanlar ya bir meslek öğrenip işe girer ya da buradan 4 yıllık üniversiteye geçiş yapar. Daha çok yerel öğrencilere, pratik ve ulaşılabilir bir eğitim sunmayı amaçlar.
[2] Pasifik Kuzeybatı, ABD’nin kuzeybatısında yer alan; genelde Washington ve Oregon eyaletlerini kapsayan bir bölgedir. Seattle ve Portland gibi şehirler bu bölgenin tipik büyük şehirleri olarak görülebilir. Son yıllarda çeşitli teknoloji şirketlerinin bölgeye yaptığı giriş bu şehirlerin iş-gücü pazarını değiştirmiş ve hafif bir ‘gentrification’ süreci başlatmıştır.
[3] Phil Neel’ın notu: Bu deneyimi burada yazmıştım: Phil A. Neel, “Sweet 15”, The Brooklyn Rail, Temmuz/Ağustos 2014. https://brooklynrail.org/2014/07/field-notes/sweet-15/
[4] Phil Neel’ın notu: Bu depo işlerinden bir tanesi hakkında burada yazdım – Phil A. Neel, “Quarter-Pounds of Flesh: Part One”, The Brooklyn Rail, Aralık/Ocak 2024-25. < https://brooklynrail.org/2024/12/field-notes/quarter-pounds-of-flesh/> ; Phil A. Neel, “Quarter-Pounds of Flesh: Part Two”, The Brooklyn Rail, Şubat 2025 https://brooklynrail.org/2025/02/field-notes/quarter-pounds-of-flesh-2/
[5] Türkçe çevirisi için bkz: Davis, ESKİ TANRILAR, YENİ BİLMECELER Marx’ın Kayıp Teorisi, Çev. Şükrü Alpagut, Yordam, 2018.
[6] Phil Neel’ın notu: Bu isim, Brooklyn Rail dergisinin Field Notes köşesine ve Paul Mattick Jr.’ın editörlüğünde çağdaş komünist teoride kendine özgü bir akım haline gelen, dergiye bağlı kitap serisine ve o seri için yazan düşünürlere atıfta bulunmaktadır. Ben de Field Notes’a düzenli olarak katkıda bulunduğum için (aslında Hinterland bu kitap serisi aracılığıyla yayınlandı), zaman zaman bu gruba dahil ediliyorum.
[7] “Parti Teorisi” metninin Türkçe çevirisi e-komite’nin internet sitesinde bulunabilir. Bkz: https://e-komite.com/2025/parti-teorisi-i-phil-neel/ – https://e-komite.com/2025/parti-teorisi-ii-phil-neel/

