Site icon Terrabayt

Einstein ve Bergson: Zamanın Doğasına Dair Yapılan En Büyük Tartışma

İnsanoğlu, bilinebilirler dünyasına açılan o saygın kapının yegâne anahtarı olan merakın varlığı ile yaşar. Her zaman öyle oldu. Hele bir de çehresini gökyüzüne çevirip ezeli mi yoksa limitli mi olduğunu henüz bilmediği evrenin yapıtaşını, maddeyi incelemeye başlayınca ilerde sayısız uzmanlığa dönüşecek disiplinler yaratacağı hummalı sürecin ilk adımını atmış oldu. Yalnız yarattığı disiplinleri icra ederken o çok değerli “maddenin” yanında bir o kadar önemli başka bir mefhumun da varlığını kabul etti. Bu kavram insanoğluna hem çok tanıdık hem de bir o kadar yabancıydı. Tanıdıktı, çünkü dünya üzerindeki her insanın sezdiği bir şeydi. Yabancıydı, çünkü insanoğlu 13. Büyük Zihin’le karşılaşmadan önce onun fiziksel tarifini yapamamıştı. Zaman dediğimiz bu mefhum hakkında dâhinin söyledikleri doğru muydu, yoksa zaman sadece hümanist bakış açısıyla mı anlaşılabilirdi?

Söz konusu profesyonellik olduğunda mütevazılığı elden bırakmayıp kendisine birinci değil 13. Büyük Zihin diyen Einstein, “mucize yıl” olarak addedilen 1905 yılında özel göreliliği, 1915 yılında önceki çalışmasını genişleterek genel göreliliği yazmış, zamanı matematiğin yardımıyla fiziksel bir kavram olarak tanımlamıştı. Einstein’a göre zaman dördüncü bir boyuttu ve aslında önceden beridir aşina olunan üç boyutun mekânsal yapısından farksızdı. Zaman fiziksel olarak vardı ve her şey zamanda ileri doğru gidiyordu.

Göreliliğin Deneysel İspatları, İkizler Paradoksu ve Zaman Genişlemesi

Yerçekimi kuvvetini tanımlamaya cesaret eden ilk bilim insanı Isaac Newton, Güneş gibi büyük gök cisimlerinin, Dünya gibi görece daha küçük gezegenleri belli matematiksel oranlarda etkileri altına alıp kendi çevrelerinde bir yörünge oluşturmaya zorladıklarını hesaplamıştı. Lakin Newton’un çalışması ne genel olarak çekim kuvvetinin nedenlerini açıklayabilecek kadar geniş, ne de Merkür gezegeninin sapmasını açıklayabilecek kadar yeterliydi. Newton’un teorisine göre Merkür günberi pozisyonundayken (yani Güneş’e en yakın şekilde konumlandığı sıralarda) sapması 600” olmalıydı. Lakin gökbilimci Simon Newcomb hesaplanan ve gözlemlenen değerler arasında 43” lik bir fark olduğunu keşfetti. İşte genel görelilik teorisi tam da buraya devreye girdi. Einstein’ın hesapları Merkür’ün yörüngesinde yaptığı bu küçük sapmayı tam olarak öngörmüş, Newcomb’un bahsettiği 43” lik farklı onaylamıştı. Tabii ki eleştireler gelmeye başladı. Çoğu Einstein hasmı fizikçinin günberiyi tahmin etmediğini öne sürüp sadece matematiksel açıdan 43” lik farka ulaşan herhangi bir teori ileri sürdüğünü iddia ediyor, Newcomb ise sapmanın Güneşin basıklaşması nedeni ile ortaya çıktığını söylüyordu. İçlerinde Merkür’ün gözlemlenemeyen yerçekimsel kuvvetlerle, hatta Vulkan adını verdikleri keşfedilmemiş bir gezegen tarafından çekildiğini bile söyleyenler vardı. Ama Einstein kendisinden oldukça emindi. Kendisine inanmayan ünlü matematikçi David Hilbert’e, “Merkür’ün günberisini nicel olarak hesaplamayı başardım”, diye yazmaktan çekinmedi.

Einstein’ın dördüncü boyut olarak zamanı tanımlaması Merkür günberisinin hesaplanması açısından önemliydi. Çünkü fizikçinin genel görelilik teorisine göre cisimler yapısını göremediğimiz uzay-zamanı bükmekteydi. Tıpkı gergin bir çarşafın merkezine bir metre çapında büyük bir bilye yerleştirdiğimizde sonradan aynı düzleme koyduğumuz daha ufak çapta bilyelerin merkeze doğru hareket etmeleri gibi Güneş de devasa boyutuyla uzay-zamanı büküyor, sistemdeki gezegenler de bu bükülme sonucu oluşan düzlemde hareket ediyorlardı. Einstein bu uzay-zaman bükülmesini, aşina olunan Öklit geometrisi değil de Riemann geometrisini kullanarak tanımlamıştı. Öklit geometrisi iki noktayı yalnızca bir tane doğrunun birleştirdiğini, bir doğrusal çizginin iki nokta arasındaki en kısa mesafe olduğunu ve bir nokta üzerinden bir doğruya paralel olan yalnızca bir doğrunun çizilebileceğini söylerken Öklit dışı olan Riemann geometrisinde iki nokta arasındaki en kısa mesafe kavisli olabiliyor, paralel doğrular kesişebiliyor ve üçgenlerin açıları toplamı her zaman aynı sayıyı vermiyordu.[1]

Zaten Einstein’ın teorisi 29 Mayıs 1919 yılında en büyük destekçilerinden Arthur Eddington’ın “Güneş Tutulması Seferi” sırasında çektiği fotoğraflarla deneysel olarak önceden kanıtlanmış ve fizikçinin ünü bütün dünyaya yayılmıştı. Einstein’ın teorisini inşa ederken kullandığı en büyük argüman ışık hızının sabitliğiydi. Ayrıca yapısının dalgamsı değil partiküler olduğunu düşünenlerdendi. Işığın, en küçük yapıtaşı olan fotonlardan oluştuğunu kabul eden Einstein’a göre çekim kuvveti ışığı da etkileyecekti. Fizikçinin teorisini kanıtlamak isteyen Eddington ve Frank Watson Dyson yola koyuldu ve 29 Mayıs günü Afrika ve Brezilya’dan eşzamanlı olarak tutulma sırasında Güneş’in arkasından gelen yıldız ışık ışınlarının sapmasını görüntüledi. Sonuç olarak Newton çökeltilmişti. Einstein’ın hesaplamaları sapmayı tam olarak öngörmüştü.

Einstein’ın teorisinin sonuçlarından biri de zamanın mucizevi doğasına dairdi. Zaman mekânsal bir boyut olduğundan dolayı yerçekimsel kuvvetlerden ve hızdan etkileniyordu. Güneş kadar büyük bir kütle uzay-zamanı devasa boyutlarda büktüğünden, bu gibi boyutlardaki bir gezegende geçen zaman Dünya gibi görece daha küçük gezegenlerde geçen zamandan her daim daha yavaş olacaktı. Bunun yanında herhangi bir cisim hızlandıkça o cisim için geçen zaman dışardaki sabit gözlemciye göre daha yavaş akacaktı. Bu fenomene zaman genişlemesi deniyordu.

Einstein’ın yakın dostu, fizikçi Paul Langevin bu fenomeni daha anlaşılır kılmak için 1911 baharında Henri Bergson da dahil olmak üzere büyük üne sahip felsefecilerin ve bilim insanlarının davet edildiği 4. Uluslararası Felsefe Kongresi’nde İkizler Paradoksu ’nu anlattı. Anlattığı hayali deney adeta Jules Verne’in romanlarından çıkma bir hikâye gibiydi. Deney birbirinin tam aynı, ikiz kardeşler arasında geçiyordu. İçlerinden biri Dünya’da sabit kalırken diğeri bindiği uzay gemisiyle ışık hızına yakın bir hızla seyahat edip Dünya’ya geri dönüyordu. Seyahat eden ikiz kısa süren yolculuğunun ardından Dünya’ya dönüp yeryüzündeki ikiziyle karşılaştığında onun kendisinden daha yaşlı olduğunu fark edecekti. Langevin’in bu sunumunu duyan Einstein onu hemen onayladı. Böylece zaman genişlemesinin sadece cansız varlıklar için değil yaşayan varlıklar için de geçerli olduğunu düşündüğü açıkça belli oldu.

Göreliliğin bir sonucu olan zaman genişlemesi yakın tarihimizde bir ispatı daha yapıldı. 1972 yılında atomik saatler taşıyan bir uçak ilk önce doğu yönüne daha sonra da batı yönüne uçuruldu. Uçağın her inişinden sonra bu saatler yeryüzündeki sabit saatle karşılaştırıldı. Doğu yönüne giden saatin yeryüzündeki saate göre 59 nanosaniye kaybettiği, batı yönüne gidenin ise 273 nanosaniye ileri gösterdiği gözlemlendi. Görelilik teorisi yeniden ispat edilmişti. Dünya batıdan doğuya doğru döndüğünden, uçak doğuya seyahat ederken yeryüzündeki saate göre büyük hız kazanmış ve zaman genişlemesi etkisini göstermişti. Uçak batıya giderken ise uçağın görece olarak hızı azalmış ve yeryüzünde bulunan saatin maruz kaldığı yerçekimsel kuvvetler daha baskın hale gelmişti. Bu yüzden batıya seyahat eden saat ileri gösteriyordu. Deneyden sonra saatlerden elde edilen bu veriler zaman teorisinin hesabına bire bir uyuyordu.

Günümüzde de uzaydan Dünya’ya ışık hızına yakın bir hızla düşen kozmik-ışıma müonları incelenmiş ve bu düzeyde bir hızla seyahat ettiklerinden ömürlerinin uzadığı gözlemlenmişti.[2]

Teorinin kaleme alındığı 20. Yüzyıl’da dahi bu kadar fazla bilimsel kanıtı varken teorinin önemli bir sonucu olan fiziksel zaman kavramını kim, nasıl eleştirebilirdi? Antik zamanlardan beridir doğa filozoflarının, bilim insanlarının kafasını kurcalayan zaman mefhumu artık tanımlanmamış mıydı? Belli ki özellikle birisi için bu sorunun cevabı hayırdı.

Einstein Bergson ile Tanışır

6 Nisan 1922’de Fransız Felsefe Derneği’nde (Société française de philosophie) dönemin en saygın filozofları ve bilim insanları toplanmıştı. Toplantının en seçkin konukları arasında kuşkusuz Einstein da vardı. Fakat dönem 20. Yüzyıl’dı, 21 değildi. Dünya aydınlanma dönemi görmüş, endüstri devrimi yaşamış ve bilim gittikçe daha da değer kazanmaya başlamıştı fakat siyasi, kültürel ve hatta bilim alanında bile felsefecilerin sözü altın değerindeydi. İşte 20. Yüzyıl’ın en büyük filozoflarından Fransız Henri Bergson’la Einstein böyle bir dönemde, bu toplantıda tanıştı. Bergson zaman felsefesiyle büyük kitleleri etkilemişti. Zamanı saatler değil anılar, beklentiler, önseziler ve sezinlemeler açısından anlatan bir zaman teorisiyle ünlenmişti.[3] Sezgicilik akımının başlıca temsilcisiydi. İnsanlar kitaplarını İncil yerine okumaya başlamış, yazlık evinin etrafında taraf etmeye hacca gidiyorlardı. New York’ta ilk trafik sıkışıklığı onun kente ilk kez ders vermeye geldiği için meydana gelmişti.

Böyle bir filozofla karşı karşıya geldiğinde Einstein’ı ilk zorlayan şey Fransızcası oldu. Hayatı boyunca sadece dil derslerinde zorlanmıştı fizikçi. Karşısında 1927 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kucaklayacak bir Fransız vardı. Ne var ki, zaman hususundaki tartışmaları sırasında filozofun hiçbir argümanını kabul etmedi. Sonradan konuşmak için kürsüye çıktığında, “filozofların bahsettiği zaman kavramının herhangi bir mevcudiyeti yoktur,” diyecekti.

Süre ve Yaşam Atılımı

6 Nisan’da büyük savaş başlamıştı. Eskiden çok iyi bir matematikçi olan Bergson Einstein’ın bilime metafizik aşılaması yaptığını iddia ediyor onu suçluyordu. Ona göre Einstein matematiksel olarak belli bir yere ulaşmıştı ama çalışması eksikti. Göreliliğe karşı argümanlarını dizdiği Süre ve Eşzamanlılık (Durée et Simultanéité) isimli kitapta fizikçiye acımasızca saldırdı. Bergson’a göre saatler zamanı ölçemezdi. Zaman ölçülebilecek bir şey değildi. Kaldı ki saatleri de insanlar yapmıştı.

Filozofa göre, “yaşanan an, geleceği kemiren geçmişti.” Sürekliliği olması gereken zaman tıpkı bir nehir gibiydi ve ona göre tek gerçeklik süreydi (durée). Bir saate uzun uzun bakar ama saniyeleri değil eşzamanlılıkları sayardı. Eşzamanlılıkları sadece sezgisel nitelikte saydığı için bir tren saat tam onu gösterdiğinde trenin istasyona varması gibi materyalist bir eşzamanlılık onun için oldukça saçmaydı.

Süre dışında felsefesinin bir diğer köşe taşı yaşam atılımıydı (élan vital). Evrenin en büyük gücünün yaşam olduğunu söylüyordu Bergson. Her şeyde bulunan yaşam maddeyi işliyor ve itici bir güçle onun içinde bir yol bulmaya çalışıyordu. Yaşamın miktarı, yoğunluğu bilinemezdi. Maddenin direnci atılımın gücünü aşınca yağmurlar, rüzgarlar oluşuyordu. Atılımlar her daim devam ederdi ve büyük patlamalı atılımlara Bergson yaşam atılımı (élan vital) diyordu. Sürekli olarak maddeyi işleyen bu yaratma güdüsü zamanla evrimi de oluşturmuştu.

Yaşam atılımı fiziksel kanunları durdurmuyor ama yavaşlatıyordu ve bu süreç tahmin edilemezdi. Filozofun en ünlü tariflerinden düdüklü tencere örneğinde, tencerenin yüzeyinde asılı kalan su damlacıklarının izahını fizikte tarif edilen kimi yerçekimsel kuvvetlere değil de yaşam atılımına atfediyordu.

Yaşamdaki çeşitlilik önceden tahmin edilemeyeceği gibi gelecek de katiyen tahmin edilmezdi ona göre. Zaman hususunda Einstein’dan keskin çizgilerle ayrıldığı bir başka hayati nokta da buydu. Çünkü Einstein’a göre zaman denilen mekânsal boyut, evrenin sonuna dek tıpkı bir film gibi önümüze serilmişti. Biz, faniler kısıtlı algılara sahip olduğumuz için bu hakikati kavrayamıyorduk. Fizikçiye göre algıladığımız şey bir yanılsamadan ibaretti. İnsani, biricik zamanının bu şekilde tanımlanması Bergson’un kalbini kırıyordu kuşkusuz. O yüzden olacak ki zamanı başı sonu belli olan bir film gibi düşünen fizikçiye sinematografi metoduyla saldırdı.

Bergson Sinematografi Metoduyla Einstein’ı Eleştirir

Günümüzde izlediğimiz hemen hemen tüm filmler 24 kare saniyedir. Yani sinemada ya da televizyonumuzda gördüğümüz hareketler fotoğrafların her saniye başı 24 kez belirmesiyle oluşmaktadır. 20. Yüzyıl’da televizyonlar ve monitörler daha yeni dünya sahnesine çıkmıştı ve hem eğlence sektöründe hem de bilim de kullanılıyordu.

Henri Bergson’a göre Einstein’ın evreni ile bir film arasındaki tek fark filmin ekranda beliriyor olmasıydı. Filozofa göre reel hareket asla taklit edilemezdi. Hiçbir kamera insan gözü kadar kabiliyetli değildi. Bir kafede oturmuş çevremizi izlerken herhangi bir kimseyi gördüğümüzde zihnimize kaydedilen görüntü verileri, üretilebilecek en iyi fotoğraf makinesinden milyonlarca kez ayrıntılı, canlı ve eşsizdi. Söz konusu kare saniyeler olduğunda Bergson dikkatleri karelerin arasında bulunan boşluklara çekiyordu. Bir film boyunca bu boşluklardan milyarlarcası vardı ve işte bu boşluklarda doğanın asıl canlılığı ve çeşitliliği yatıyordu.

Bu nedenlerden dolayı Bergson’a göre sinematografi statikti, dinamik değildi ve statik olan hiçbir şey yaşamı tam anlamıyla taklit edemiyordu. Ona göre Einstein’ın içinde mekânsal zaman olan evreni, yaşadığımız evren olamazdı.

Bergson’un Yaşanan Zamanı ve Biyolojik Zaman

Bergson’un Einstein’la zaman mefhumu hakkında tutuştuğu bu tartışma zarfında biyologlar Bergson’un safını alamaya başlamıştı. Fiziksel deneyler için kullanılan filmlerden oldukça farklı olan biyolojik filmler canlı organizmaların zamanı ile cansız maddelerin zamanı arasındaki farkı ortaya çıkarmıştı.

Fizikçiler filmlerinde kesin ve belirli olarak zamanlanmış ahenkli pozlama zamanları ve aralıkları kullanırken, biyologlar başka teknikler benimsemişti. Biyoloji filmleri standart olan 16 ya da daha az kare saniye kalıplarıyla çekiliyor ama 24 ila 72 saatlik periyotlar sırasında her 10, 15, 20 ve 30 saniyede bir değişim gösteren kültür aktivitesinin hızına göre hazırlanıyordu.[4] Bu filmleri kullanan ve çalışmalarında başarılı olan çoğu biyolog Bergson’un yaşanan zamanını (fiziksel olmayan) teyit etmişlerdi.

Bergson’un zamanının teyidini yapan en önemli kişilerden birisi Nobel ödüllü mikrobiyolog Alexis Carrel’dı. Carrel 1. Dünya Savaşı sırasında biyofizikçi ve aynı zamanda filozof olan öğrencisi Pierre Lecomte du Noüy ile birlikte biyolojik zaman kavramını geliştirdi ve ikili bunu Bergson’un zaferi olarak addetti.[5]

1. Dünya Savaşı sırasında araştırma hastanesine dönüştürülen Hôtel du Ron’da teğmen olan Carrel, Noüy ile birlikte yaraların zaman içerisinde iyileşmesini takip eden ve farklı antiseptiklerin, yaraların başlangıç boyutunun ve farklı deneklerin yaş ve sağlık durumlarının yara iyileşmesi üzerindeki etkilerini test eden bir projede çalışmaya başladı.[6]

Bu ikili çektikleri biyolojik filmlerde hücrelerin doğumuna, beslenmelerine, yaşam mücadelelerine ve nihayetinde ölümlerine şahit oluyorlardı. Noüy yaptığı gözlemler sonucu hücrelerin hareketlerinin ve yaşamlarının tıpkı gündelik yaşamımızda kalabalıkta şahit olunan yaşama benzettiğini söylemişti.[7] Hücreler öngörülemez şekilde hareket ediyordu. Noüy, hücre çoğalmasında olduğu gibi yaraların iyileşme sürecinde de organizma zamanlarının fizikteki gibi ahenkli olmadığını gözlemlemişti.

Carrel ve Noüy biyolojik zamanı tanımlamışlar ve Bergson’a hak ettiği krediyi vermişlerdi. Acaba zaman, özellikte de canlı yaşamdaki zaman mekânsal değil miydi?

Çözülemeyen Zaman

Einstein ile Bergson’un tartışması 1922’de başlamış, araya sayısız bilim insanı, filozof, sanatçı girmiş, konu üzerinde çalışmalar yaparak ya da sade gözlemci kimlikleriyle bu katılımcılar iki cepheden birinde konumlanmışlardı. Fizikçi ve filozof sadece metotlar ve çalışmalar üzerinden değil mikroplar, Brown devinimi, telgraf, telefon ve hatta hayaletler üzerinden bile tartıştı. Kuantumcular ve Kilise Bergson’un yanında dururken mantıksal pozitivistler Einstein’ın safında yer aldı. Lakin materyalizm ve idealizmin tutuştuğu bu mücadele insanoğlunun itici gücü, “merak” sayesinde hiç bitmeyecekti.


Ana Görsel: link

[1] Jimena Caneles, The Physicist and The Philosopher: Einstein, Bergson and The Debate That Changed Our Understanding of Time, Princeton University Press, Princeton ve Oxford, 2015, s. (78)

[2] Jimena Caneles, The Physicist and The Philosopher: Einstein, Bergson and The Debate That Changed Our Understanding of Time, Princeton University Press, Princeton ve Oxford, 2015, s. (32)

[3] Jimena Caneles, The Physicist and The Philosopher: Einstein, Bergson and The Debate That Changed Our Understanding of Time, Princeton University Press, Princeton ve Oxford, 2015, s. (3)

[4] Jimena Caneles, The Physicist and The Philosopher: Einstein, Bergson and The Debate That Changed Our Understanding of Time, Princeton University Press, Princeton ve Oxford, 2015, s. (298,299)

[5] Jimena Caneles, The Physicist and The Philosopher: Einstein, Bergson and The Debate That Changed Our Understanding of Time, Princeton University Press, Princeton ve Oxford, 2015, s. (299)

[6] Jimena Caneles, The Physicist and The Philosopher: Einstein, Bergson and The Debate That Changed Our Understanding of Time, Princeton University Press, Princeton ve Oxford, 2015, s. (299,300)

[7] Jimena Caneles, The Physicist and The Philosopher: Einstein, Bergson and The Debate That Changed Our Understanding of Time, Princeton University Press, Princeton ve Oxford, 2015, s. (300)

Exit mobile version