Site icon Terrabayt

Birleştirici Marksist

Fredric Jameson’ın vefatının üzerinden iki yıl geçtiğine inanmak zor. Bu vesileyle, onun başyapıtı olan Siyasal Bilinçdışı üzerine bir çalışma grubu düzenledim; bu metin, hakkında konuşmak istediğim ve Jameson’ın en önemli katkısı olarak gördüğüm bir eserdir. Jameson’la hiç yüz yüze tanışmadım ve hiç onun seminerine katılma fırsatım olmadı; ancak hayatının son aylarında, e-posta yoluyla ona Fransız Marksist Michel Clouscard’ın çalışmalarını tanıtmıştım ve Fransa’daki Clouscard çevresi, Jameson’a Clouscard’ın başlıca eserlerinden oluşan bir paket göndermişti. Jameson’un büyük ilgi ve merakla karşılık verdiği Clouscard’ın eserlerini ona gönderdikten sadece birkaç ay sonra, Jameson’ın vefat ettiğini öğrendim.

Jameson’ın derin siyasi ve kültürel dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde öne çıktığı ve akademideki yükselişinin Soğuk Savaş döneminin anti-komünizm ikliminden etkilendiği gerçeği asla göz ardı edilmemelidir. Bu dönemde akademi içinde bir Marksist olarak açıkça çalışmak, mesleki izolasyonu kabul etmek anlamına geliyordu ve bu durum, solcu akademisyenlerin büyük çoğunluğunun giderek liberalleşen bir Marksizm akımına uyum sağlamasına yol açtı. Jameson, en azından pratik bağlılıklarına bakıldığında, bir Yeni Sol (New Left) Marksisti idi. Herhangi bir komünist partiye bağlı değildi, Sovyetler Birliği’ne büyük ölçüde eleştirel yaklaşıyordu ve çalışmalarında, Marksist yöntemlerle uyum veya sentez içinde olmaları için hiçbir neden görünmeyen söylemleri dahil etme ve bunlara yer verme eğilimiyle tanımlanan çarpıcı bir ekümenik[1] [birleştirici/kapsayıcı] yöntem kullanıyordu.

Bu yazıda, Jameson’ın Yeni Sol pratiği nedeniyle onun Marksist bağlılıklarının liberal ya da salt akademik olduğunu söylemenin kaba bir çıkarım olacağını savunmak istiyorum. Burada, Jameson’ın daha geniş eleştirel beşeri bilimler alanında Marksizm için biçtiği rolü incelediğimizde —ki bu, onun tam bir titizlik ve Marksist bağlılıkla kesinlikle  tanımladığı ve saygınlık kazandırdığı bir çalışma alanıdır— onun projesinin Marksistlerin ilgisini, özellikle de akademik Marksizmi en iyi ihtimalle Marksizmin sterilize edilmiş bir versiyonu, en kötü ihtimalle ise Marksizmin irrasyonel bir şekilde bulanıklaştırılması olarak gören Marksistlerin (buraya kendimi de dahil ediyorum) takdirini hak ettiğini göreceğiz.

Sonuçta, Jameson’ın Marksizminin, bilim kurgu yazarı Philip K. Dick’in onu FBI’ya ihbar etmesine neden olacak kadar ciddi olduğunu hatırlamalıyız. Dick’in paranoyası, Jameson gibi komünist eleştirmenlerin ve yazarların bilim kurgu hakkındaki tüm görüşleri domine etmeye başlayacağına dair korkusundan kaynaklanıyordu; bu durum, geriye dönüp bakıldığında aslında oldukça komik, zira Jameson’ın “bilişsel haritalama” olarak adlandırdığı kavramda bir kırılma olarak Jamesoncı bir bakış açısıyla analiz edilebilir. Jameson’ın bilişsel haritalama kavramı, kapitalist toplumun giderek parçalanmış ve bölünmüş hale gelmesine atıfta bulunarak bütünlüğü kavramaya yönelik bir girişim olarak Lukácsçı edebiyat ve estetik anlayışının giderek imkânsız hale geldiğine işaret eder. Dolayısıyla Jameson’ın bilişsel haritalama teorisi, onun pek çok kavramı gibi, ikili bir işlev görür: ilk etapta bütünlüğün ilişkilerini kavramada edebiyat ve sanatın sınırlarını tanımlar, ancak bu kavram metinsel ya da salt akademik kaygıların ötesine uzanır. Bilişsel haritalamadaki gerileme, komplo teorilerinin geç kapitalizmde neden bu kadar yaygın hale geldiğini anlamamıza yardımcı olur. Komplo düşüncesinin yaygınlaşması, telafi edici bir olgudur; insanların içinde yaşadıkları toplumsal bütünlüğü kavrama kapasitesindeki gerilemeye karşı bir tepkidir. Ancak küreselleşmenin, çokuluslu şirketlerin ulus-devlet egemenliklerini aşındırarak ve pazarları açıp birleştirerek dünyayı daha homojen hale getirebileceği, son derece birbirine bağlı bir toplumsal düzen yaratıyor gibi göründüğü düşünülürse, bu bir paradoks gibi görünmüyor mu?

Roberto Calasso, muhteşem eseri Adlandırılamayan Şimdiki Zaman’da, günümüzde turizm ve seyahat üzerine yaptığı uzun bir düşünce yolculuğu aracılığıyla bilişsel haritalama sorununa değiniyor. Adlandırılamayan şimdiki zamanı tanımlamak için özellikle yararlı bir ifade sunuyor: “toplum”, tapanlar için tanrının ne olduğu haline gelmiştir. Calasso’nun “adlandırılamayan şimdisi”, bilişsel haritalamanın gerilemesiyle yakından ilgilidir, zira yazar, deneyimlerimizin giderek daha fazla bilişimizin tamamen dışında kaydedildiğini savunur; dünyayla ilgili deneyimlerimiz artık bilinç aracılığıyla içimizde gerçekleşmemektedir; bu, ayrık ve sürekli bir süreçtir. Bunu, Jameson’ın bilişsel haritalama teorisine benzer şekillerde küreselleşmeye doğru bir kayma içinde konumlandırır ve 20. yüzyılda toplumsal kontrolün geçmiş ve gelecek üzerinde bir kontrol olduğunu, oysa şimdi, 21. yüzyılda kontrolün şimdiki zaman üzerinde olduğunu savunur. Calasso, toplumsal kontrol sürecini verilerin manipülasyonu etrafında şekillenen bir süreç olarak görür; bu süreçte devlet, toplumsal kontrolü yönetmek için müdahale eden tek güç değildir. Artık olayları, nedenselliği tespit edebileceğimiz ayrı örnekler olarak deneyimlemiyoruz. Adlandırılamayan şimdiki zaman ve bilişsel haritalama sorununa uygun bir Jamesoncı yanıt, bunun kültürümüzde ortaya çıkışını tarihselleştirmek ve bu yoğun parçalanmaya yol açan üretim güçleri ve ilişkileri arasındaki çelişkili ilişkiyi izlemek olacaktır. Siyasal Bilinçdışı (1981) buna ulaşmanın bir yolunu sunar.

Ekümenik [Birleştirici] Marksist ve Fredric Jameson’ın Yöntemi

Jameson ile ilk kez Siyasal Bilinçdışı kitabıyla tanıştım. Bu kitabı, bir yaz öğleden sonrasında, bahçe düzenleme işinden sonra bulmuştum. Kitabın yaklaşık yirmi sayfasını okuduktan sonra, Jameson’ın referanslarının yoğunluğunun o dönemde tam olarak kavrayabileceğim sınırların ötesinde olduğunu fark etmeye başladım. Bunun üzerine, bu anıtsal metinle aynı düzeye gelebilmek için okumam gereken eserlerden oluşan bir kaynakça hazırlamaya koyuldum (gerçi buradaki “aynı düzey” de son derece göreli bir kavram). O zamanlar henüz yirmi yaşındaydım, bu yüzden kitabın ana hatlarını ve en önemli etki noktalarını kavrayabilmem imkânsızdı. Jameson’ın başyapıtıyla, yazarın hedefine yakın bir okuma ilişkisi kurmak için nelere ihtiyaç duyulduğunu belirleyebiliriz (ve bu liste, muhtemelen, benim dahil etmediğim başka düşünce akımlarını da içerebilir): Lukács’ın edebiyattaki gerçekçilik teorileri, Hegel ve Marx’a ilişkin yorumları ve özellikle de Tarih ve Sınıf Bilinci’ndeki şeyleşme kavramı; Althusser’in Marx İçin ve Kapital’i Okumak adlı eserlerindeki historisizm[2] ve tarihsel nedensellik eleştirisi; Fransız düşüncesindeki yapısalcı ve post-yapısalcı Nietzscheci dönüş, Barthes, Derrida, Deleuze, Foucault ve Saussure’ün yapısal dilbilim kavramı; Lacancı psikanalize ilişkin sağlam bir kavrayış; Sartre’ın Diyalektik Aklın Eleştirisi’ndeki Marksist dönüşü; Northrop Frye’ın edebi türler teorisi; Ernst Bloch’un ütopya anlayışı ve ideoloji teorisi ile daha genel olarak yirminci yüzyıl Marksizmindeki başlıca akımlar.

Eğer bununla işin bittiğini düşündüyseniz, kitabın edebiyatın hermenötiğini nasıl anlayacağımızı ele aldığı göz önünde bulundurulduğunda elbette yanılmış olursunuz. Bu nedenle, Siyasal Bilinçdışı’nı tam olarak kavrayabilmek için Avrupa gerçekçiliğinin başlıca edebi kanonuna da aşina olmanız gerekir: Balzac, Flaubert, Stendhal, Scott ve Proust’tan Joyce’a kadar uzanan modernist yazarlar, özellikle de Conrad ve Gissing. Bunlar, yaklaşık 20 yıl önce bu kitapla ilk kez karşılaştığımda bende olmayan önkoşullardı. Geçen yıl kitabı okumak ve üzerine bir dizi konferans ve rehberli tartışma düzenlemek, tam da bu önkoşulları yerine getirmiş olduğum bir noktaya nihayet ulaşmış olmam nedeniyle son derece tatmin ediciydi. Sonunda Jameson’ı, neredeyse eşit şartlarda okuyabildim.

Bu makalenin başında, Jameson’ın Marksizminin benzersiz ve kendine özgü olduğu tezini ortaya koymuştum; bunun bir göstergesini, kitabın Önsözünün ilk birkaç sayfasında bulabiliriz. Jameson burada, Marksist yöntemlerin, “görünüşte birbirine antagonist ya da indirgenemez eleştirel işlemleri kapsayan, onlara kendi içinde şüphesiz bir geçerlilik tanıyan ve böylece onları hem ortadan kaldıran hem de muhafaza eden ‘aşılmaz bir ufuk’ olduğunu” belirtir. Burada, görünüşte çelişkili sosyal eleştiri biçimlerine açık olan ekümenik [birleştici/kapsayıcı] yöntemin özünü buluyoruz; bu yöntemde Marksizm, tüm rakiplerini sindirip işleyerek (ortadan kaldırıp, muhafaza ederek) öncülük eden sistemdir. Bu yaklaşım, Jameson’ın şüphesiz ilk gerçek ustası Jean-Paul Sartre’dan öğrendiği Marksist yönteme bağlılığa benzemektedir, Sartre, Marksizmin aşılması imkânsız, ötesine geçilemeyen bir düşünce sistemi olarak kaldığını savunmuştu. Çoğu Anglo-Amerikan akademisyenin, Marksizmin 19. yüzyıldan çıktığında sudan çıkmış balık gibi olduğu yönündeki Foucault’nun iddiasına daha çok kapıldığı bir dönemde.

Mekanistik ve Bireyci Tarihsel Nedensellik Sorununa Bir Çözüm

Siyasal Bilinçdışı’nın muazzam yoğunluğu ve yenilikçi niteliği, eserin pek çok farklı açıdan incelenebileceği anlamına gelir; örneğin, Conrad’ı modernizmin kilit figürlerinden biri olarak ele alan orijinal bir okuma, Jameson’a, Conrad’ın emperyalizm tarafından giderek daha fazla yıpratılan bir toplumu nasıl tasvir ettiğini ve bunun, yazarın emperyalist dünya sisteminin genel durumunu betimleme ya da ona anlam kazandırma yeteneğini nasıl etkilediğini açıklamak için bir dizi ilginç kavram geliştirme imkânı sunar. Ya da Jameson’ın gerçekçilik ve gerçekçiliğin sonu üzerine yorumlarına odaklanılabilir.

 

Daniel Tutt: Bu diyagramı, metinde bulunan daha basit bir diyagramdan hareketle hazırladım. Siyasal Bilinçdışı’nın “Gerçekçilik ve Arzu: Balzac ve Özne Problemi” başlıklı bölümünü işlerken derslerimde bu diyagramdan yararlandım.

Jameson’ın Siyasal Bilinçdışı kitabındaki temel sorunu vurgulamak gerekirse, bunu şu şekilde tanımlayabilirim: Geç kapitalizm, gerçekçiliği şeyleştirmiş ve bu nedenle, anlatının artık heterojen hale gelmesiyle romantizm türünün yeniden ön plana çıkmasına neden olmuştur; zira özgürlük, gerçeklik ilkesinden kopmuştur; gerçeklik ilkesi artık baskıcıdır; gerçekçi temsil ise ‘rehin alınmıştır’. Toplumsalın bütünü, belirli bir yapının nedeninden yola çıkılarak kavranamaz, zira bu, dünyanın gerçeğinin daha derin ve daha temel bir anlatıya uygun olduğu şeklindeki mekanik nedensellik hatasına düşmek anlamına gelir. Bu anlam biçimini kabul ettiğimizde, belirli bir metinde “siyasal”ın ortaya çıktığı bu tarihsel nedensellik biçimini nasıl açıklayacağımızı da açıklamamız gerekir. Freud ve Lacan’ın ardından, “siyasal olan” metinde bastırılan, yani metinde gizlenen şeydir. Siyasal olana ulaşma sorunuyla bağlantılı olarak Jameson, anlam ve yoruma karşı çıkan bir anti-diyalektik yöntem formüle etmiş olan Derrida, Foucault, Baudrillard vb. Fransız teorisyenlerin ışığında metnin daha yüksek bir anlamına nasıl ulaşabileceğimizi sorar. Jameson, post-yapısalcıların ısrar ettiği gibi tüm anlamı geçersiz kılan değil, yeni bir “anti-transandant hermenötik” modeli talep eden, yeniden canlandırılmış bir edebi analiz yöntemini savunur.Dolayısıyla kitabın amacı, tarihe ve anlama olan bağlılığımızdan ödün vermeden metnin yüzeyini yeniden görünür kılacak bu anti-transandant hermenötiği keşfetmektir.

Peki, bu açıklama fazla sıkı olduysa, Jameson’un ekümenik [birleştici/kapsayıcı] yönteminin nasıl işlediğini göstermek amacıyla tarihsel nedensellik sorununa nasıl yaklaştığını inceleyelim. Siyasal olana ulaşmadan önce iki kavramdan yola çıkmalıyız: toplumsal ve tarihsel. Jameson, “toplumsal” kavramını, metin bağlamında ortaya çıkan toplumsal sınıflar arasındaki diyakronik mücadele olarak tanımlar; “tarihsel” ise, üretim biçimleri ve toplumsal formasyonlar dizisidir; dolayısıyla tarihsel kavram, nedensellik sorununu ve toplumun “totalitesi”ni ya da “bütünü”nü nasıl anladığımızı gündeme getirir; hatta tarihsel kavram, anlamın bir meta-sorununu ortaya koyar.

Verili bir metnin toplumsal dünyasının tarihsel hakikatini ortaya koyduğumuzda—örneğin Stendhal’ın Kırmızı ve Siyahı ya da Balzac’ın Sönmüş Hayalleri gibi gerçekçi romanlarda—bu metinlerde bize tarihsel olana ilişkin bir şey görünür hâle gelir; çünkü burada toplumsal olan (karakterler arasındaki sınıf antagonizmaları) ile tarihsel olan (bu sınıf ilişkilerinin romanın geçtiği toplumsal formasyonlar ve üretim tarzları tarafından nasıl belirlenip biçimlendirildiği) arasında bir birlik vardır. Ancak bu durum, siyasal olanın ne olduğuna ilişkin bize doğrudan açık bir yanıt sunmaz.

İşte burada, belirli bir metnin anlamını kavramak için uygun yollara ulaşmamıza yardımcı olan Althusser’in üç nedensellik biçimi arasındaki ünlü ayrımını, Jameson kendi yöntemine dahil eder. İlk nedensellik biçimi, parçaların dışsal bir nedenden basitçe çıkarılabildiği mekanik nedenselliktir. Klasik örnek, kültürün sadece ekonomik altyapıdaki dönüşümleri yansıttığı altyapı ve üstyapı modelidir. Önemli olan nokta, Jameson’ın mekanik nedenselliği hiçbir zaman tamamen reddetmemesidir, zira ekonomi-politikteki dönüşümlerin edebi üretimi doğrudan etkilediği durumlar vardır. Örneğin, yayıncılığın ticarileşmesi, hangi tür romanların yazılabileceğini değiştirir.

İkinci model, Hegel’den miras alınan ve onun “dışavurumcu nedensellik” olarak adlandırdığı kavramdır. Burada her bir tekil şey/olay, altında yatan bir özü ifade eder. Her edebi karakter, kurum ya da tarihsel olay, bütünün bir ifadesi haline gelir. Lukács’ın gerçekçilik teorisi, edebi karakterin bir toplumsal tip haline gelmesi ve romanın kendisinin toplumun bir alegorisi olarak işlev görmesi bakımından sıklıkla bu yönde ilerler. Tarih, her bir parça ortaya çıktığı bütünlüğü yansıttığı için okunabilir hale gelir. Lucien Goldmann’ın The Hidden God adlı eserindeki sınıf dünya görüşü[3] kavramı, Jameson tarafından –bence haksız bir şekilde– dışavurumcu nedenselliğin bir örneği olarak eleştirilir; zira proletarya ve burjuvazinin sınıf varlıkları, dolayımlama yoluyla değil, içsel bir özle olan homoloji yoluyla belirlenir. Bu, metinde Jameson’ın dışavurumcu nedensellik yorumunu hatalı bulduğum tek alan olabilir; zira bence Goldmann’ın genetik yapısalcılığının mantığını gözden kaçırır. Ancak bunu şimdilik bir kenara bırakırsak, dışavurumcu nedenselliğin öne sürdüğü şey, bireyin bütünün mantığını ifade edebilme yeteneğine sahip olduğu, yani bütünün içsel bir özüne indirgenebileceğidir. İşte Jameson için dışavurumcu nedenselliğin sorunu da burada yatmaktadır: bu kavram, gizli ve daha derin bir anlatı varsayar; bu da, altta yatan, daha temel bir anlatı olarak alegoriye dayandığı anlamına gelir. Bu durum, bazı Hegelci tarih okumalarında gördüğümüz gibi, ilahi bir tarihe yol açar ve belirli temel parçaların aşılmaz olarak varsayıldığı bir tarih teleolojisi üretir.

Jameson’ın İmkânsız Sentezi

Dışavurumcu nedensellikteki eksiklikler, Althusser’in mekanik ve dışavurumcu nedenselliğin ardından tarihsel nedenselliğin üçüncü biçimi olan yapısal nedensellik teorisiyle telafi edilir. Bu teori, görünüşlerin arkasında keşfedilmeyi bekleyen gizli bir özün olmadığını öne sürer. Toplumun, her şeyin yayıldığı gizli bir merkezi yoktur. Dolayısıyla tüm nedenler eksiktir ya da başka bir deyişle, nedenler yalnızca düzenledikleri ilişkiler aracılığıyla var olurlar. Althusser’e göre bu, tarihi bir alegori olarak okumaya yönelik her türlü girişimi geçersiz kılar. Jameson bu eleştiriyi kabul eder, ancak Lukács’tan da vazgeçmeyi reddeder. Onun burada yaptığı dikkat çekici ekümenik [birleştirici] hamle tam da budur: Dışavurumcu nedensellik ile yapısal nedensellik arasında bir tercih yapmak yerine, Althusser’in eleştirisinden sonra dolayımlanma kavramının kendisinin nasıl varlığını sürdürebileceğini sorar. Yapısal nedensellik hâlâ dolayımlamayı gerektirir, çünkü her toplumsal olgu, çok sayıda belirleme düzeyleri arasında tercüme yapılmalıdır. Aile hayatı, yalnızca psikoloji yoluyla açıklanamaz veya ekonomiye indirgenemez. Aile, kurumlar, sınıf ilişkileri, ideoloji, cinsellik, hukuk ve sayısız diğer belirleyicilerin kesişim noktasında var olur. Bu nedenle, hiçbir tekil olgu gizli bir toplumsal özü ifade etmez. Ancak hiçbir olgu da bağımsız olarak var olmaz.

Sonuç, Hegelci dışavurumculuk ile Althusserci biçimciliğin bir sentezidir. Bu, toplumu bir bütün olarak düşünme konusundaki Marksist hedefini, bu bütünü altta yatan bir öz olarak tahayyül etmekten koruyabilen bir tarihsel dolayımlama teorisidir. Bu da bizi doğrudan Jameson’ın bütünlük kavramına götürür. Lukács, Marksizm ile burjuva düşüncesi arasındaki belirleyici farkın ekonominin önceliğinde değil, bütünlüğe bakış açısında yattığını öne sürmesiyle ünlüdür; ancak eleştirmenler, bütünlüğün her çelişkinin nihai olarak çözüldüğü tamamlanmış bir sistemi ifade ettiğini varsaymaktadır. Diğerleri ise bunun, çeşitliliği tekliğe indirgemeye yönelik otoriter bir felsefi dürtüyü ifade ettiğini düşünür.

Jameson her iki yorumu da reddeder. Sartre’ın Diyalektik Aklın Eleştiri’sinden büyük ölçüde yararlanarak, bütünselleştirmenin tamamlanmış bir olgudan ziyade bir faaliyet olduğunu vurgular. Bütünlük, hiçbir zaman bir nesne olarak karşımıza çıkmaz. Yalnızca tamamlanmamış bir düşünce hareketi olarak var olur. Bütünlük, her parçasının merkezi bir özü uyumlu bir şekilde ifade ettiği organik bir bütünlük değildir; aynı zamanda, birbirinden izole parçalardan oluşan mekanik bir sistem de değildir. Jameson bunun yerine, bütünlüğü, diğer türlü parçalı olan deneyimler arasındaki ilişkileri sürekli olarak yeniden inşa etmeye çalışan yorumlama eylemleri yoluyla üretilen bir olgu olarak tanımlar.

Siyasal Bilinçdışı’nı bugün hâlâ böylesine dikkat çekici bir eser kılan da tam olarak budur: Jameson, bütünlük kavramını hem onu savunanlardan hem de eleştirenlerden kurtarır. Bunu ise post-yapısalcılığın kuramsal imkânlarından hem yararlanarak hem de ona karşı çıkarak gerçekleştirir. Jameson’ın gösterdiği şey, her bütünselleştirme reddinde başka bir bütünselleştirmenin üretildiğidir; yani parçaların kutlanması bile, parçalanmanın anlam kazanacağı toplumsal bütünlüğe ilişkin bir tasarımı gerektirir. Postmodernizmin ironisi ise tam da burada yatar: Büyük anlatıları reddederken, bu reddedişin kendisi yeni bir büyük anlatıya dönüşür.

Bununla birlikte, mekanistik Marksizme karşı Jameson, bütünlüğün kendisinin asla doğrudan temsilin nesnesi olamayacağını ısrarla savunur. Toplumun organik bir tasarımını üretmeye yönelik her girişim, nihayetinde ideolojik hale gelme riskini taşır; işte bu nedenle Althusserci “semptomatik okuma” vazgeçilmezliğini korur, zira her görünür birlik, dışladığını gizler. Dolayısıyla diyalektik, bütünselleştirme ile semptom arasında sürekli bir hareket haline gelir.

Jameson’un en büyük borcu hem Lukács’a hem de Althusser’e aittir. O, tarihsel bütünlük ile yapısal belirlenme arasındaki seçimi reddeder ve bunun yerine her ikisini de birbirinin aracılığıyla dönüştürür. Entelektüel kültürümüz uzmanlaşmayı ve teorik kampları ödüllendiriyor. Gelenekleri, rakip geleneklere karşı savunarak miras alıyoruz. Jameson ise gelenekleri, Marksizmin eleştirel hareketinin nihai sözü olarak konumlandığı ekümenik [birleştirici] bir diyaloga zorlayarak miras almıştır. Onun yöntemi hiçbir zaman uzlaşmayı kendi başına bir amaç haline getirmek değildi. Temel hareket noktası, kapitalizmin tek bir teorik perspektiften kavranamayacak kadar karmaşık olduğu yönündeki inancıydı.

Onu ekümenik [birleştirici] bir Marksist yapan da budur.


Daniel Tutt’un substack’inden Tahsin Aladağ çevirdi. Koray Kırmızısakal redaksiyonunu yaptı. Daniel Tutt’a yazıyı yayınlamıza izin verdiği için teşekkür ederi.

Ana Görsel

[1] Editörün notu: Yazının başlığı da The Ecumenical Marxist‘tir. Buradaki ecumenical kavramı, Hristiyanlıkta farklı mezhep ve kiliseleri ortak bir zeminde buluşturma çabasını ifade eder. Daniel Tutt bu terimi mecazi anlamda kullanarak, Jameson’ın farklı Marksist ve eleştirel kuramsal gelenekleri birbirini dışlayan yaklaşımlar olarak değil, Marksizmin ufku içinde birlikte düşünme girişimini tanımlamaktadır. Bu mecazi kullanımın Türkçede yerleşik bir karşılığı bulunmadığından, çeviride “birleştirici” karşılığını parantez içinde göstermeyi uygun gördük.

[2] Editörün notu: Althusser’in historicism kavramına yönelttiği eleştiriyi karşılamak üzere anlamlı bir Türkçe karşılık bulmanın güç olduğu kanaatindeyiz. Bu nedenle kavramı historisizm olarak bırakmayı tercih ettik. Her ne kadar historicism için Türkçede tarihselcilik ya da tarihsicilik karşılıkları kullanılsa da, bu terimler Althusser’in kavrama yüklediği özgül anlamı tam olarak yansıtmamaktadır. Althusser’e göre historisizm, siyasal, ekonomik ve ideolojik olguların tarihin ampirik verilerine indirgenerek açıklanabileceğini varsayan ideolojik bir yaklaşımdır.

[3] Editörün notu: “Sınıf dünya görüşü” kavramı, bireylerin öznel görüşlerini değil, belirli bir toplumsal sınıfın tarihsel konumundan kaynaklanan, kültürel üretimde ifadesini bulan kolektif bilinç yapısını ya da anlam ufkunu ifade eder.

Exit mobile version